Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 67 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 3, 4, 5, 6, 7  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 13.04.09, 09:27 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Zikre Dalmış Herşey

Veysi ERKEN


veysi.erken@gmail.com

30.03.2009


“Zikre dalmış her şey” diyordu sonsuzluğun sahibine, âlemlerin Rabbine kavuşmak isteyen adam.

Kaht-ı ricalin olduğu dönemde dik durdu.

Eğilmedi.

O;

“Mefkûremiz göklerde dalgalanan bir sancak, Allahın huzurunda eğiliriz biz ancak” diyen beşerlerdendi.

İnandığı gibi yaşamaya çalıştı fırıldakların dünyasında.

Onun için “iki saniye sonra ne olacağımıza dair bir garantimiz yok, kirlenmeye fırıldak olmaya değmez” demişti son konuşmasında.

Fırıldaklar mevki, makam, şan, şöhret, heva, heves ve şehveti ilahlaştırırken O, “ Dualar gibi yükseliyor ümitlerim” diyordu.

“Ruhumu dinlendirmek istiyorum” diyordu otuz üç yıllık arkadaşım, gönüldaşım ve başkanım.
Sen ruhunu dinlendirmeye başladın, sonsuzluğun sahibine kavuştun.
Sen ki, İlayı Kelimetullah diyordun. Uğrunda her şeye hazırım diyordun.
Hazırlığın hitama erdi.
Rabbine ve sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’e vasıl oldun.


Hz. Muhammed’in, Selahaddin-i Eyyubinin, Kılıçaslan’ın, Fatihin, Yavuzun ve milyarlarca evliyanın komşusu oldun inşallah.

Mekânın cennet olsun.

Dağlarda ısınan, Mamak zindanlarında, medrese-i yusufiyelerde üşüyen adam*.

Cennet ısınma yeridir.

Cennet huzur yeridir.

Cennet, Cenabı Allah’ın emri doğrultusunda hayatlarını sürdürenlerin ve cihad edenlerin vuslat yeridir.

Sen vasıl oldun.

Darısı “emri- bil maruf ve nehy anil munker”i hakkıyla yapanlara.

Selam ve Sabırla.


*ÜŞÜYORUM...

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim

Hafif bir rüzgâr gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum

Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey

Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken

Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum

Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum...


http://www.kriter.org/index.php?option= ... 3&Itemid=1

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 13.04.09, 11:59 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Biz Ağladık, Çok Ağladık!

Eyüp GÖKHAN ÖZEKİN


Son halk kahramanı oralarda bir yerlerdeydi. Roller değişmişti. Zor zamanlarda herkesin imdadına koşan Başkan zordaydı. Bu sefer ona borçlu olanlar koşmuştu. Dağlarda kimi çocukluğunu, kimi gençliğini ama herkes ömrünün en temiz, en samimi yıllarını arıyordu. İki gün iki gece, sarhoş gibi aradık. Bulamadık. Üşüdük. Ağladık.

Ankara'da ihtiyaç varmış. Ömrümüzün en temiz sayfalarını kalan arkadaşlara ve bembeyaz karlara bırakıp Ankara'ya döndük. Başkan'ı aramaya Ankara'da devam ettik. Parti Genel Merkezi, Başbakanlık kriz masası, Ocak, sokaklar derken haber geldi. Başkan bulundu. Bir devir kapandı. Ağladık.

Parti Genel Merkez'inde organizasyon komitesi kuruldu. Bu dev şehidi nasıl taşıyacağımızı bilmiyorduk. Bu hareket, bu millet çok şehit cenazesi kaldırmış ama hiç bu kadar ağırını görmemişti. Sürekli toplantılar, çalışmalar... Yazdık, çizdik, gittik, geldik ve ağladık.

Maraş'tan uçak havalanmıştı. Son halk kahramanı geliyordu. Havaalanında uçağın geldiği Arş-ı Sema'yı tekbirler titretiyordu. Binlerce insan tek yürek olmuş bekliyor ve tekbir getiriyordu. Ne garip... "Allah'u ekber Allah'u ekber, La ilahe illallah'u Allah'u ekber. Allah'u ekber velillahil hamd" derken daha önce hiç göz yaşı dökmemiştik. Ağladık. Türk bayrağına sarılı tabutu görünce ağladık, o taşıdığımız en ağır tabutun altına girince ağladık, cenaze aracına koyunca ağladık ve araç hareket edince yanımızda kim varsa ona sarılıp dakikalarca ağladık.

Morga gelmiştik. Binlerce insan oradaydı. Artık gözlerimiz kurumuştu, daha yaş çıkmaz sanıyorduk. Araba'dan tabut çıktı. Biz yine ağladık. Gazi Üniversitesi Hastanesi'nin morgunda, 17 numaraya koyduk Başkan'ı. Vay be başkan. Allah senden ebeden razı olsun.

Cenaze gününü yine toplantılarla, çalışmalarla bekledik. Neresi olacak, nasıl olacak, kimler nerede bulunacak. Afişlerde ne yazacak, ilanlar nasıl verilecek, kaç kişi gelecek, gelen nerede kalacak. Tüm bu ciddi işleri o kadar insan hep ağlayarak yaptı. En önemli konuların konuşulduğu anda bile kendimizi tutamayıp koyuveriyorduk.

Son gece gelmişti. Sabah cenazemiz vardı. Abdullah kardeşim aramış, ağlıyor, konuşamıyordu. Günlerdir çok alıştığımız, artık sıradanlaşmış durumlardan biriydi. Biri arıyor ve ağlıyordu.

Biraz sonra konuşmaya başladı. "Hep sana derdim ya bizi bu adamın peşine taktın, bir türlü başarılı olamadık diye. Arkadaş gurplarımızda, okullarımızda, hatta aile çevremizde hep marjinal kabul edildik. Hep boşa kürek çeken, başarısızlığa mahkum çocuklar diye bilindik. Şimdi anlıyorum ki meğer doğru adamın peşinden gitmişiz. Meğer başarmışız." Bunları duyunca ben de göz yaşlarımla eşlik ettim Abdullah'a. Evet başarmıştık. Doğru adamı sevmiş, doğru adamın peşinden gitmiş, ve milyonlarla gözyaşı denizinde buluşmuştuk.

Gözü yaşlı yüzbinler cenaze günü Ankara'da toplanmıştı. Bir parti Genel Başkan'ının değil, bir halk kahramanının cenazesiydi bu. O kadar farklı fikirlerden, farklı memleketlerden insan, bir müslüman cenazesinde buluşmuştu. Milletler, renkler, tipler, partiler patırtılar farklı, göz yaşları aynıydı. Meclis belki ilk kez tekbirlerle inliyordu. Kocatepe'de "Er kişi niyetine" diyenler, hiç bu kadar inanarak "ER KİŞİ" demişler midir bilmiyorum. O er kişiyi, o delikanlıyı, o Ankara'nın en güzel adamını Ankara'nın en güzel yerine götürdük sonra.

İstiklal Marşı'nın yazıldığı yerde, Mehmet Akif'in evinin, Taceddin dergahı'nın, avlusunda, ecdadın yanında toprak bir devi, bir devri, çocukluğumuzu, gençliğimizi kapatmıştı. Ülkücü hareketin en güzel delikanlısını, Türk milleti'nin en son kahramanını, Alem-i İslam'ın en fedakar liderini gömdük. Ağladık. Evlerimize döndük. Ağladık.

Bundan sonra ne olacak bilmiyorum. Biraz boşluktayız. Ama onun hakkını ödemek, manevi mirasına sahip çıkmak ve hayallerini gerçekleştirmek için en büyük davası olan ilay-ı kelimetullah yolunda çalışmak gerekiyor. Hep istediği gibi, arkasında bıraktığı herkes kendi alanında ahlaklı, nitelikli ve çalışkan olmalı. Muhsin beyin bıraktığı insanlar işte böyle insanlardır dedirtmeli. Bize çok şey öğretti. Allah ondan razı olsun.
Allah rahmet eylesin.
Allah bu dünyada olduğu gibi, bizi öte tarafta da onunla beraber eylesin.
Amin...

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 13.04.09, 14:37 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Zirvelerde Dolaşıyordu, Zirvelerde Kaldı!

Özcan YENİÇERİ


Ayakların altından vatanın çekildiği yıllardı. Rüzgâr sert esiyordu. Göz gözü görmüyordu: Bir millet en fırtınalı, puslu ve karanlık yılların yaşıyordu. Ülkenin ufkunu kızıl bir heyyula kaplamıştı. İstiklal Marşı yer yer susmuş, onun yerini Enternasyonal Marşı almıştı. Marx, Lenin ve Stalin resimli afişler; orak çekiçli bayraklar toplantıların hâkim figürüydü. Gençlik gırtlak gırtlağa, boğaz boğaza bir mücadele içine girmişti. Evlatlar kana bulanıyor, analar da ağlıyordu. Zor günlerdi o günler.

Vatan tehlikedeydi. İnsanlar sevdalarını yaşamıyor, erteliyordu. O zamanlar davaların sevda; sevdaların da dava edildiği yıllardı. İşte o günlerde dik başlı, mağrur ve kimliği olan bir neslin önünde yanık yüzlü bir Anadolu evladı olarak Muhsin Yazıcıoğlu ortaya çıkmıştı... O, Ülkü Ocakları’na Genel Başkan olduğu günlerde: “Eğer görevimi layıkıyla yerine getiremezsem Allah (cc) burada hemen şimdi canımı alsın!” demişti. Başını bir davaya adamıştı. Daha o zamanlar ülkücü gençliğin yüreğinde genel başkan olmanın da ötesinde bir başka yer işgal ediyordu: Bir anlam, azim, kararlılık ve duruş.

Bir inanç, değer, direniş ve yiğitlik sembolü olarak inandığı gibi yaşıyor, yaşadığı gibi de inanıyordu. Kendisine güvenenlerin itimadını hiçbir zaman sarsmamıştı. Arkasına bakmamayı, arkada da bırakmamayı yaşamında tek ölçüt olarak almıştı. Yeri geldi: Bayraklara sarılı tabutlar indirdi mezarlara, yeri geldi kürsülerde meydan okudu kalabalıklara. Yokluğa yoksulluğa, haksızlığa ve zulme baş kaldırdı. Dik yaşadı, dik durdu.

12 Eylül sonrası!
Gün geldi; gün döndü: Önce Sivas’a, sonra Ankara’ya, sonuçta da Türkiye’ye sığmayan bu yürek, diğer dava arkadaşlarıyla birlikte 12 Eylül’de iki buçuk metrekarelik bir hücreye tıkıldı. Ömrünün yedi buçuk yılını Mamak’ın güneş görmeyen hücrelerinde, kasvetli ve soğuk koğuşlarında üşüyerek geçirdi. Bir arada olmak istediği insanlardan uzak, bir arada bulunmak istemediği insanlarla da yan yana!.. Sonuçta zaman zulmü yendi. Yazıcıoğlu özgür kaldı.

12 Eylül sonrasında o da sararmış hatıraları ve donmuş değerleriyle her şeyi geride bıraktı. Siyaset idealizm kaldırmazdı. Kaldırmadı da... Muhsin Yazıcıoğlu da bu süreçten kendisini muaf tutmadı. Önce tahliye edildi. Sonra da kendisini tahliye etti. Ülkücülüğün başka bir şey, siyasetin ise bambaşka bir şey olduğunu öğrendi. Ülkücü kalarak siyaset yapmaya çalıştı, ancak olmadı. Sistemle anlaşmaya yanaşmadı. Her şeye rağmen durmadı, donmadı ve dönmedi. Hep öndeydi, zirvelerde yapayalnız dolaştı durdu. İdealleriyle dimdik ayakta kalmaya çalıştı. Zor adamdı, zorlu adamdı. Ancak bir gün hiç bilmediği ve binmediği bir araca bindi. O yine sımsıkı bir yerlere tutunmuş yerinde duruyordu. Bindiği araç fırtınalar arasında dönüp duruyordu. Dönek olmayan insanların dönen araçlara binmesinin bir mantığı da yoktu. Neyse o da ayrı bir konu. Sonunda bu dönen araç o direnen adamı zirvelerin zirvesine çekti. O zirve yine 12 Eylül öncesinin Türkiye’si gibi puslu, karlı, fırtınalı, soğuk ve göz gözü görmez bir haldeydi. Fırtınanın çocuğu fırtınayla ruhunu harmanlayıp kayboldu.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 13.04.09, 16:21 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
“Ey Sonsuzluğun Sahibi!”

Tarık Sezai Karatepe


Şamil’in torunu ten ü pak bir anadan koparılışın geldi aklına. Güz yağmuru alabildiğine hızlanıyor; kapına gelenler, uzak bir ayrılığa çağırıyordu seni.

“Bir gün!” diyordun, “Kavuşmak nasipse bir gün…!”

Kelepçe takılmış kollarına bakakaldın. Pranga vurulmuş ayaklarına…. Bir garip tutsaktın, ülkenin yarınında.

Altmışlık koğuşlarda aşina yüzler karşıladı seni. Bir de uzaktan uzağa diş gıcırtıları. Hele biri vardı ki, ranzasına oturmuş, avuç içlerini yumrukluyordu habire, avurtları kızarmış.

Sokuldun. “Gardaş ne hal, memnun olmadın herhal!”

“Çekil yanımdan, bir kaza çıkmasın elimden!”

“Niye ki?”

“Niyesi var mı, sensin can evimden vuran beni. Ocağıma incir ağacı diken sen!”

“Anlat hele!”

Yüzüne bakmaya cesareti yoktu anlaşılan. Meğer doldurmuşlar bizimkini. Yalan rüzgarı, gerçeğin anaforuna bıraktı kendini, bir anda. Bu topraklardan muhanet çıkmazdı.

……………………..

Pencerene Yusufcuk kondu. Metafizik duygular sardı bedenini. Sanki alıp götürecekmiş de, kanatlanıp Kaf dağının ardına bırakacakmış seni.

“Hokumet adamı”nın tok sesi çınlattı ortalığı. “Yat dedik!” İş bulamadığından gardiyan olmuş, bu yüzden ki ‘gard’ını almış bir gaddardı besbelli.

Copunu sallarken taze bir gurur kaplardı yüreğini. Sanal bir kuvvet, hissiz ellerini...

Ölgün lamba, son bir gayretle parlayıp sönünce “dünyaya kapalı, Allah’a açık” beton zemine yapıştırdın alnını. “Beton çok soğuk, üşüyorum!”

‘Neydi bu hal ve neyin nesi!’

Saatler mi geçti, yoksa koca bir an mı geceden kalan? Bilinmezdi. Durmuştu akrep, yelkovan.

“Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!”


Cebeci’den saba makamında yükselen eşsiz anlam, karanlığı yırtarcasına doldurdu içeriyi.

Gecenin bir yarısı maveraya dalan göz kapakların açılıverdi birden. Doğruldun. Adetin değildi. Ceddin Osman Bey, Edebali’nin odasında dimdik karşılamıştı ya fecr anını.

“Mushaf’ın bulunduğu odada uzatamam ayaklarımı!”

Altı yüz yirmi dört yılın bereketi bundandı, besbelli. Üç Kıta’nın hikmeti, İzlanda’nın Fethi...

‘Uykudan hayırlı olan’a hazırdın, huzur anıydı gözlediğin. Parmaklarının ucunda yürüyordun. Çerkez ananın, el emeği, göz nuru, alın teri… işlemeli, nakışlı seccadesini çıkardın başucundan.

Önce yüz sürdün. Kekik kokulu Şarkışla yaylalarının esintisiydi odana dolan. Hıçkırıklar arasında mıhladın alnını secde yerine.

Bir çift gözün izlediğinden habersizdin. Sola selam verdiğinde göz göze geldin.

“Ben de kılardım küçükken. Sonra akıntıya kapıldık aniden. Çok canlara kıydık. Yandık, yakıldık. Ağladığımız kadar ağlattık da!

Sonra bir akşam üzeri amcam, kırarcasına yumrukladı kapıyı. Basbas bağırıyordu bana: ‘Oğlumun katiliii!’

Meğer kahveyi tarayınca, derici atölyesinde çalışan emmioğlunu yorgunluk çayının başında yakalamamış mı kör kurşun?

Babam elleriyle teslim etti buraya.”

“Salma kendini! O, pişman olan kulunu görür. Bağışlat kendini. İşlediğin kötülük kadar iyilik! Çok mu zor!”

……………………

Üst kat… Dip odada tozlu raflar… En son alınalı üç ay olmuş kitaplık defteri.

“Zimmetli mi bunlar?”

“Olsa ne yazar, kim bakar kitapların yüzüne!”

Gün akşam olana dek çıkmazdın buradan. Sarı küf tutmuş yapraklar arasında zaman / mekan perdesini aralamıştın çoktan.

Yoldaki İşaretler, Çalışmanın A,B,C’si, Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, Temellerin Duruşması, Batılılaşma İhaneti….

Bir solukta okumuş, bir devrin muhasebesini yapmıştın.

İkbal’in levha sözü, beyninde şimşekler çaktırdı: ‘İnancını öyle yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin!’

O gün rengin atmış; ser veriyor, sır vermiyordun. Dilin lal olmuştu sanki. Yirmi altı yılın hesabını yaptın bir çırpıda. Yanlışlarla yüzleştin, doğrularla soluklandın.

…………………………

“Beni dinleyin!”

Altı ay var ki, düşmanında bile saygı uyandıran yüreği devleşmiş adam, göz pınarlarına hakim olamayarak bir çırpıda sıraladı ab-ı hayat dizelerini:

“Kurtuluş ne sağda, ne solda! Kurtuluş O’nda! Böyle düşünür, böyle inanırım. Başka yere çekmeyin. Ruhuma eziyet etmeyin.

Gün gelecek bir büyük birlikte toplanacağız. Nuh’un gemisine binelim hepimiz, kalmasın dışarda kimsemiz!”

…………………………

Üzerine kar boran yağan yedi zemheri geçti sonunda. Sevdayla pişen, çileyle yoğrulan yedi yıl.

Tahta bavulunla dışarıda buldun kendini.

“Oğlum!”

“Gül yüzüne doyamadığım anacığım. Kar yağıyor, üşüteceksin!”

“Olsun, yoluna gurban oğul. Bu günleri gördüm ya, ölsem de gam yemem!”

“O nasıl laf anacığım, artık ayrılık uzak bir kelime! Yadıma hasret düşen günler, aha şu kanatlı kapının ardında kaldı!”

…………………………

“Oğlum niye sıçradın birden!”

“Yok bir şey anacığım, ceryan verdiler sanki!”
“Ne ceryanı oğlum, o nasıl laf!”

“Hiç ana, geçer geçer, bu da geçer!”

…………………………..

Yusufiye’de pişen adam, o gün bir dünya haritası çekti önüne.

“Kurtulmalı alem, Siyon’dan, Sam’dan, yedi meşaleli şamdan… Rahmet yolları kesmeli, geçmemeli küfrün kolları Bosna’dan, Varna’dan…”

“Ayrılık vakti geldi, bundan böyle yüreğim evren kadar büyük. Uygur’dan Endülüs’e, Viyana’dan Gazze’ye uzanır kollarım.

Kelbecer’de Taşnak ihanetine karşı ben, Grozni’de Hacı Murat bana devreder bayrağı, Kandahar’da Kremlin artığının korkulu rüyası yine ben.

Irkımla yetinemem, bağlıyım Açe’ye giden mesaja, sadığım Moro’ya ulaşan vahye.

Namlusunu halka çeviren tanka selam durmam! Kendime, ‘İnananların iktidarını engelledi’ dedirtmem!”

……………………………

Kaybedilince anlaşılan değil, yaşarken de kıymeti bilinendi, sevgin. Rey’e tahvil edilince görülmezdi, lakin yadsınmaz bir gerçekti özlendiğin.

Anadolu duru, Anadolu pak, Anadolu hal-i huzur fevkinde buldu seni. Ram oldun Anadolu’ya.

Otuz Bir Mart… Ayarlanmış fasıkların cirit attığı yüz yılın dönemecinde, milyon kere milyon yürek selam durur safında.

Taceddin Dergahı’nda bir çift yürek kalkar, selamla, tevazuyla.
Sana kollarını açar Safahat’tan bir hazla:

“Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum
Başka bir şey diyemem, işte perişan yurdum!”


1 Nisan 2009

http://www.fikritakip.com/news.asp?pg=1&yazi=3329

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 13.04.09, 16:24 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Tacettin Dergâhı’na bir gül fidanı dikmek

İrfan Sönmez

01-04-2009

Türkiye’nin Alpereni Muhsin Yazıcıoğlu’nu yolcu ettik. Ankara tarihi günlerinden birini daha yaşadı. Yüzbinlerce insan, Türk siyasetinin gülümseyen yüzü, kişilik abidesi Muhsin Yazıcıoğlu’nu uğurladı.

Özal’ın cenazesine katılanlar BBP liderinin cenazesinin daha kalabalık olduğunu söylediler. Bu tabloya bakıp herkes dersler çıkarmalı.

Yazıcıoğlu, siyasi hayatı boyunca hiç kırmızı kart görmedi, mahkemelere düşmedi. Ağır ve haksız isnatlara maruz kaldığında bile efendilikten vazgeçmedi. En düşmanca tutumlara karşı bile tebessümle cevap verdi.

Dün cenazesinde toplanan yüzbinler bu üslubun ne kadar etkili olduğunu gösteriyordu. İnsanlar sadece milletinin vicdanı olan bir siyasetçiyi uğurlamadılar, aynı zaman da günah da çıkardılar. Ona oy vermeyen kitleler bir bakıma Muhsin Yazıcıoğlu’ndan özür dilediler.

Siyasette temizlik olmaz diyenler Yazıcıoğlu örneğine iyi bakmalıdırlar. Aslında her şey insanın inandıkları ve aldığı terbiye ile ilgilidir. Savunduklarınız karekterinizin bir parçası haline gelmemişse en küçük toslamada dağılır, çözülürsünüz. Dünün radikal takılanlarının bugün, çok radikal dönüşümlere uğraması bunun en bariz misalidir. Bir zamanlar önüne geleni tekfir edenler, şimdi hiçbir ölçü tanımadan ulufe peşinden koşuyorlar. Onların tekfir ettikleri ise hala bir yüce davanın bayrağını dalgalandırmaya çalışıyor.

İnsanlar fani, Allah-ü Teala Baki’dir. Yazıcıoğlu’da artık bedenen aramızdan ayrılmıştır. Yaşadığı hayata, verdiği mücadeleye uygun bir yere de defnedilmiştir. Bunlar tesadüf değil, herkes layık olduğu yere gider. Arkasında yürüyen yüz binler, edilen dualar, indirilen hatimler ne ve nelere layık olduğunun göstergesidir. Türkiye’nin Alperen’i artık ebedi istirahatgahında İstiklal marşını soluklanacaktır.

Bir Elazığ türküsü,

"Dağlar ağardı kardan
Haber gelmiyor yardan
Ya gel, ya mektup gönder
Kurtar beni bu dardan"

diyor.

Karların arasında günlerce onu bekleyip daraldık. O geldi ama artık bir başka ülkeye, gerçek vatana gitmek için geldi. Artık hiç birimize gidenler için kıyametten önce buluşma yok. İnşallah hepimiz affı ilahiye, mazhar olur, ahrette de Peygamberimizin sancağı altında buluşuruz.

Yazıcıoğlu’nun Helikopteri düştüğü günden defnedildiği güne kadar gerekli ilgiyi gösterenlere de ne kadar teşekkür edilse azdır. Başta Başbakan, hükümet gereken ilgiyi en üst düzeyde göstermiştir. Kısa bir zaman diliminde Taceddin dergâhı için Bakanlar Kurulu kararı çıkarılması bunun ispatıdır. Keza Cumhurbaşkanının samimi ilgisi, Genelkurmay’ın, Askerin cansiperane gayretleri binler teşekkürü hak etmiştir. Ama en büyük teşekkür, cenazeyi büyük bir olgunlukla kaldıran, tören boyunca kahrolsun, defolsun şeklinde tek bir slogan atmayan Alperenlere ve cenazede bulunan her kesimden insanımızadır.

Ondan geldik, dönüş yine onadır.

Başka söze hacet yok.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 14.04.09, 09:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Bir Ülkü Yıldızı Kaydı

Fahri ATASOY


Muhsin Yazıcıoğlu hepimizin gönlünde bir yıldızdı. En karanlık dönemlerde bile ışık ve güven veren bir ülkü yıldızı… Bütün ülkücülerin bir gözü hep onda oldu. 1970’li yılların sonunda komünist saldırılar altındayken, Mamak askeri cezaevindeyken, dışarıya çıktığında, hatta MÇP’den ayrıldığında ve BBP’ni kurduktan sonra inançla ve azimle verdiği mücadelede. En kızgın olanların bile göz ucu hep onda oldu.

Belki içimizden kızdık, dışımızdan eleştirdik ama onu hep sevdik. Çok sevdik ama sevgimizi sağlığında gösteremedik. Halbuki o herkese sevgiyle yaklaştı. Sevgisini her daim hissettirdi. Gözlerinin içinden hep bir samimiyet ve güven duygusu yansıttı. Yanına her gelen bunu hissederdi. Belki ne olduğunu anlayamazdı ama yanından çıktıktan sonra ona karşı farklı duygular hissederdi. Kaza haberi ve sonrasında ortaya çıkan sevgi seli zaten bunu gösteriyor.

Muhsin Yazıcıoğlu resmi söylemde bir siyaset adamı diye anılıyor. Ama ben bu tanımlamanın onu ifade etmekte çok yavan ve yetersiz kaldığını düşünüyorum. Onun hayatına baktığımızda zaten bunu rahatlıkla görüyoruz. Günümüz siyaset anlayışı ile uzaktan yakından bir benzerliği olmadı. Onun inandığı bir dava vardı ve bu davası için hayatını adamışlığı vardı. Dolayısıyla davasının gerektirdiği erdemli davranışları ne pahasına olursa olsun sürdürmekten geri durmadı. Tıpkı bir ülkücü gibi… Sanki Galip Erdem’in “ülkücü adayları” sıfatına layık olmak ister gibi… Son yolculuğunda artık hiç şüphe bırakmayacak şekilde “ülkücü” bir er kişi olduğunu adeta cümle aleme gösterdi.

Ülkücülüğü bugünün siyasi bir tavrı olarak görmediğini “alperen” anlayışında zaten ortaya koyuyordu. Onun kabul ettiği “Bugünün ülkücüleri dünün alperenleri, dünün alperenleri bugünün ülkücüleri” anlayışında bir ülkücülüktü. Türkün ülküsü dün neyse, bugün de oydu. Ülkücüsü de milletinin tarihten gelen davasına sahip çıkacaktı. O da öyle yaptı ve hayatını dünün alperenlerinin yaptığı gibi, milletinin bugünkü sıkıntılarını giderecek davasına adadı ve ülkücü olarak yaşadı. Siyaset bunun içinde küçük bir cüzdü. Belki de olması gereken bu kadardı ama bunu kimse anlayamadı.

Anlayamayanlar küçük hesaplara takılıp kaldılar. Kimisinin basireti günlük siyasetle bağlandı, kimisi şark kurnazı olarak değerlendirmeye kalktı. Basireti bağlanıp onu suçlayanlar muhtemeldir ki şu an üzgünlerdir. Gerçekten şahsi çıkar hesabı yapmadan dosdoğru bir hayat yaşayan, yolunda zig zag yapmayan, eğilip bükülmeyen, mücadele azminden zerre kadar bir şey kaybetmeyen bu dava adamının büyüklüğünü şimdi daha iyi anlayacaklarıdır. Çünkü bu insanlar samimidir. Fakat samimi olmayan kurnazlar yine kendi menfaatlerine kullanmaya devam edeceklerdir. “Son ülkücü” nitelendirmesiyle artık “ülkücülüğün” bittiğini ilan etmeye cüret edenler, acaba Muhsin Yazıcıoğlu’nun milletin gönlünde taht kurmuş olması ve gerçek bir ülkücü olarak son anına kadar dimdik durması karşısında zerre kadar utanırlar mı? Yoksa buradan da kendilerine pay mı çıkarmaya çalışırlar?

Ülkücülük gerçekten zor. Bedel gerektirir. Ahlak gerektirir. İstikrar gerektirir. İlkeli ve tutarlı olmayı gerektirir. Sevgi ve engin bir gönül gerektirir. Elinin tersiyle menfaatleri itebilmeyi gerektirir. Gerektiğinde canını, emeğini, parasını vermeyi gerektirir. En önemlisi milletini ve milletinin fertlerini sevmeyi, benimsemeyi, önemsemeyi gerektirir. Ülkücülük bir dava adamı olmayı gerektirir. Galip Erdem rahmetli tabi ki haklıdır. Herkes ülkücü olamaz. Bugünün şartlarında bu sınavı kaç kişi geçebilir bilinmez. Ama Muhsin Yazıcıoğlu ağabeyimizin bu sınavı hakkıyla verdiğine şahitlik ederiz.

Ruhu şad olsun.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Işığı gönüllerimizde eksik olmasın.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 14.04.09, 09:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Muhsin Yazıcıoğlu veya er kişi niyetine

Y. Bülent Bakiler

yavuzbulent.bakiler@tg.com.tr


Türkiye

29 -03-2009

Bir gün, Muhsin Yazıcıoğlu arkasından iplik iplik gözyaşı dökeceğim hiç aklıma gelmedi. Çünkü ben ondan yirmi yaş daha büyüktüm. Ama Rabbimiz, onu, benden önce sonsuzluk âlemine aldı.
Aynı şehrin çocuklarıydık. Aynı türkülerle büyüdük. Mayamız aynı hamurdandı. Ve daha önemlisi, aynı fikrin mensupları, aynı sevdanın mahkûmlarıydık.

Onu, delikanlı çağlarından itibaren tanıdım. Orta halli bir ailenin çocuğuydu. Ama çok zengin bir şahsiyete sahipti. Kim söylemişse çok doğru söylemiş, aklımda hep o doğru tespit var: “Namuslu bir adam, Allah’ın en soylu eserlerinden biridir!” denilmiş. O gerçekten de, Allah’ın soylu eserlerinden biriydi. “Emrolunduğu gibi dosdoğru olmaya çalışanlar” ordusundandı. Peygamber ahlâkıyla yaşayanlardandı. Vatanımızı, milletimizi, dilimizi, bayrağımızı, ordumuzu ve bütün mukaddeslerimizi sevmek, onun en büyük özelliklerindendi. Ama şu hazin tecelliye bakınız: Vatanımızın bütünlüğü, milletimizin birliği, dilimizin, dinimizin selâmeti için, 12 Eylül 1980 darbesiyle iktidara el koyanlar, onu da zindanlara atmışlardı. Her zaman her yerde söyledim işte burada da yazıyorum: Eğer insan vücudundaki sıcaklığı ölçen termometreler gibi, yüreğimizdeki sevgiyi, aşkı, samimiyeti, vatanseverliği, orduya, millete, bayrağa bağlılığı tesbit eden cihazlar da yapılabilmiş olsa idi, Muhsin Yazıcıoğlu’nun bütün bu konularda, Kenan Evren’den ve darbeci arkadaşlarından kıl kadar geride olmadığı kör gözleri bile açabilir en vicdansız insanları bile merhamete getirebilirdi. Ama 12 Eylül darbesini yapanlar, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdular, Muhsin Yazıcıoğlu’na ve arkadaşlarına da vatanı zindan ettiler. Onu 7.5 yıl cezaevlerinde çürütmeye çalıştılar. Bu sürenin 5.5 yılında, bir firavun öfkesiyle ona hücre cezası da çektirdiler. Yapılan bütün mahkemelerden Muhsin Yazıcıoğlu’nun beraat etmesinden utanmadılar, arlanmadılar, uslanmadılar.
Dün, Muhsin Yazıcıoğlu’nu 7.5 yıl, haksız yere cezaevlerinde tutanlar, bugün devletimizin, bir dağ başında, kara, tipiye, soğuğa rağmen, onu şu kadar helikopter, şu kadar asker, şu kadar halkla aramaya kalkmasını anlayacak zekaya, ahlâka, idrake sahip değillerdir.

Sivas’ın 30 yıllık siyasi havasını çok iyi biliyorum. Sivas siyasetinin içinde birlikte bulunduk. Tereddüt etmeden diyebilirim ki Sivas’ın seçip Meclise gönderdiği milletvekilleri arasında onun ayrı bir yeri vardı.

Doğruluktan ayrılmayan, hak bildiği yolda tek başına bile kalsa yürümekten vaz geçmeyen bir yiğit kişiydi.

Meclise Milliyetçi Hareket Partisi milletvekili olarak girdi. Bir gün partisinden istifa etti. TBMM’ye gittim ve neden ayrıldığını kendisine sordum. Meclisteki odasında baş başa oturup konuştuk. Sonra gördüm ki istifasında, onun bir zerre olsun yanlışı yoktur. Yapılması gerekeni yapmıştır. Sonra ondan dinlediklerimi eski bakanlarımızdan Necmettin Cevheri de bir vesileyle bana anlatmıştı. Türkeş yanlış yapmıştı.

Bundan 4-5 yıl önce, İstanbul’da, bir iftar sofrasında yan yana oturuyorduk. Kendisine dedim ki: “MHP ile ayrı durmanızdan üzüntü duyanlardanım. Birleşmenizde büyük fayda var. Bu konuda birkaç yazı yazmak istiyorum!” Sakın, yazmayın dedi ve ilave etti: “Çünkü Devlet Bahçeli birleşmemizi istemiyor. Faydası olmaz!” Çok şaşırdım. Ne diyeyim? Ne diyeyim?

Siyaset dünyamızdan bir er kişimiz daha ayrıldı.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 14.04.09, 09:14 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Muhsin Başkan’ın cenazesinde teselli bulmak

Y. Bülent Bakiler

yavuzbulent.bakiler@tg.com.tr

2009-04-05 - Türkiye


Muhsin Yazıcıoğlu için cenaze merasimi Ankara’da yapıldı. İstanbul’dan Ankara’ya gidemedim. Merasim İstanbul’da yapılsaydı da o kalabalıklara katılamazdım. Yüreğim büyük acılara artık dayanamıyor.

Ankara’ya gidemedim ama, hem TBMM bahçesinde yapılan merasimi, hem de Kocatepe Camii avlusunda kılınan cenaze namazını TV yayınlarında seyrettim. Gazeteleri dikkatle okudum. Öğrendim ki, TBMM bahçesinde yapılan merasimde, kalabalık bir grup, ilk defa Muhsin Yazıcıoğlu’nun aziz nâaşını tekbirlerle omuzlamış. Bana göre, bu çok, ama çok önemli bir hâdise.
1980 yılında, şair Ahmet Muhib Dranas, vefatından bir kaç ay önce, Yenişehir’de, bir ayak üstü sohbetimizde bana dert yanmıştı.

Demişti ki: “Bir Fransız yazarının bizim hakkımızdaki hükmü şöyle:

* Türkler, İsviçre Medeni Kanununa göre doğarlar, büyürler, nişanlanır evlenirler, ayrılırlar, miras sahibi olurlar.
* Türkler, bir suç işledikleri zaman İtalyan Ceza Hukukuna göre hüküm giyerler veya beraat ederler.
* Ticarete atıldıklarında, Fransız Ticaret Hukukundan faydalanırlar.
* Öldükleri zaman da İslâm Hukukuna göre defnedilirler.”

Dranas demişti ki: “Bu tespit kanıma dokundu! Artık bizim cenaze merasimlerimize bile Batı gelenekleri bulaşmaya başladı. Bazı ünlülerimizin cenazelerini, Şopen’in ölüm marşıyla kaldırıyoruz. Batılılar gibi, cenaze başında nutuk söylüyoruz. Batılılar gibi saygı duruşunda bulunuyoruz. Siyahlara bürünüyoruz. Bir tek istavroz çıkarmamız noksan kaldı. Yakışır mı bunlar bize?“

Yakışmıyor elbette diye cevap vermiştim. Şimdi bir de ölülerimiz için saygı duruşuna geçerken, Batı dünyasından bize, borazan öttürme adeti bulaştı. Bin kere, milyon kere ayıptır. Bütün bunlar, bir aşağılık duygusunun saçmalıklarıdır. Batılıların geleneklerine hiçbir şey demiyorum. Adamları saygıyla karşılıyorum. Ama o geleneklerden bize ne? Hani Atatürk; “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür!“ demişti? Bizim kültürümüzde var mı ölülerimizin ruhları önünde put gibi durmak, borazan üflemek?

Bir delinin kuyuya attığı bir taşı, kırk akıllı çıkaramıyor. Şimdi bir takım kimseler, benim bu yazdıklarımı okuyunca “laiklik, ilericilik, devrimcilik, çağdaşlık...” tamtamları çalacaklar. Laikliği, ilericiliği, çağdaşlığı borazan öttürmede, Şopen’in ölüm marşını çalmada arayanlara söyleyecek sözümüz yoktur. Çünkü anlayamazlar. Onlar, çağımızın bin yıl gerisinde kalan ham kafalardır.

Biz, ölülerimizi fatihalarla anan, tekbirlerle, tehlillerle omuzlayan bir milletiz. Muhsin Yazıcıoğlu’nun tabutu da, TBMM bahçesinde ilk defa tekbirlerle, tehlillerle kaldırılmış.

Ne güzel! Ne güzel! Ne güzel!

Biliyorum ki, bundan sonraki cenaze merasimlerinde bundan ders alınmayacaktır. Yine Batı gelenekleri üzerimize çöküp duracaktır. Ama biz de TBMM bahçesinde, bir kerecik bile olsa, bizim bir şehidimizin, bizim geleneklerimize göre kaldırılmasını hatırlayıp teselli bulacağız.

Nur içinde yatasın Muhsin Başkan!

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 14.04.09, 10:54 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
“Yazıcıoğlu Muhsin Ata” Menkıbesi

İki Alp-Eren: Satuk Buğra Han ve Muhsin Yazıcıoğlu
Türk Tarih Geleneğinde Devlet Ricâlinin Kutsallaş-tırıl-ması

Dr. Hayati BİCE *

Özbekistan’da yeni neşredilen hikmetlerle zenginleştirerek 5. kez yayınlanacak olan Divan-ı Hikmet için Yesevi hikmetlerini elden geçirirken çok ilginç bir isim dikkatimi çekti: Bu isim tarihe “İlk Müslüman Türk Hükümdarı” olarak geçen Abdülkerim Satuk Buğra Han idi. Bu ilginç isim kadar ilginç olan bir diğer husus, Hazret-i Pir-i Türkistan Yesevi’nin bu tarihi kişiliği “mürşid-i kamil” olarak anması olmalıydı.

Hazret-i Pir-i Türkistan Yesevi’nin -Divan-ı Hikmet kitabı yayınındaki sıra ile- 215. hikmetinde

“Sultan Satuk Buğra Han
Pîr-i muğan imes mi?” (**)


şeklindeki mısraında kendisinden epeyce -yaklaşık 200 yıl- önce dünyadan geçen bu tarihi Türk kahramanına atıfta bulunulmuştu.

Bu satırları okuyunca tarihi bilgilerime göre zahiri anlamda büyük işler yapmış olan “Sultan Satuk Buğra Han’ın acaba bugüne kadar gözden kaçmış ve kendisine “Pîr-i muğan” ( Yüce Pîr ) ünvanı verilmesini hak ettirecek derinlikte tasavvufi bir yönü var mıydı acaba?” sorusu gönlümde yankılandı.

Bu önemli soruya cevap bulabilmek için kaynakları tekrar gözden geçirdim.

Abdülkerîm Satuk Buğra Han Kimdir?

Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen ve 31 yıl hüküm sürdükten sonra 955 yılında dünyadan göçen Abdülkerîm Satuk Buğra Han’ın babası, Karahanlı han ailesinden Bazır Buğra Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulçak Kadir Han’ın himayesinde büyüdü. Abdülkerîm Satuk Buğra Han, günümüzden 1100 yıl kadar önce Türk soyundan yüzbinlerce kimsenin İslâm ile buluşmasına vesile olmuştur.

Satuk Buğra, henüz oniki yaşında bir çocukken, Türkistan’ın merkezi olan Mâverâünnehir ve Horasan bölgesine hâkim olan Sâmânoğulları Devleti şehzâdeleri arasında taht anlaşmazlığı çıktı. Sâmânî vârislerinden Ebû Nâsr bin Ahmed, Satuk Buğra’nın amcası ve Karahanlı hükümdarı olan Oğulçak Kadir Han’a sığındı. Oğulçak Kadir Han, Samanî şehzadesi Nâsr bin Ahmed’e iyi davranarak Doğu Türkistan’daki Artuş kasabasının yönetimini ona bıraktı. Nâsr bin Ahmed’in üstün çabaları ve bölgeye gelip-giden müslümân ticaret adamlarının oluşturduğu hareketlilik vesilesi ile Artuş kenti, kısa sürede Türkistan’ın önemli bir merkezi oldu. Bu sıralarda bilemediğimiz bir vesile ile Artuş’u ziyâret eden delikanlılık dönemine yeni giren Satuk Buğra da, Ebû Nâsr bin Ahmed ile tanışıp ondan -ve daha kuvvetli bir ihtimalle himayesindeki din âlimlerinden- İslâm esaslarını öğrenerek müslüman olmakla şereflendi ve “Abdülkerîm” ön adını aldı ve artık Abdülkerîm Satuk Buğra Han olarak anıldı.

Türkistan ve Mâverâünnehir’de hâkimiyet kuran ilk müslüman Türk devleti olan Karahanlı Hanedanı 840-1212 yılları arasındaki 372 yıl süresince bölgesinde egemen olmuştur.

840 senesinde Uygur Devleti’nin Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla, Orta Asya bozkırlarında kurulan Karahanlı Devleti’nin kurucusu Bilge Kül Kadîr Han’dır. Mâverâünnehir’in egemenliği için Karahanlı ve Sâmânoğulları Devleti mücâdele ettiler.

Bilge Kül Kadîr Han’ın ölümünden sonra devleti mirası olarak oğulları arasında paylaşıldı. Bilge Kül Kadîr Han’ın iki oğlundan Bazır Arslan Han, Balasagun’da “Büyük Kaan” olarak, kardeşi Oğulçak Kadir Han ise, Taraz’da “Orta Kaan” olarak hükümran oldu. Batı’daki Oğulçak Kadîr Han, Türtkistan egemenliği için Sâmânî Hükümdârı İsmail bin Ahmed ile sürekli mücâdele etti. Sâmânîler, 883 yılında Taraz’ı ele geçirince, Oğulçak Kadîr Han doğuya çekilerek sığındığı Kaşgar’ı merkez yapıp, Sâmânî egemenliğine giren eski yurtlarına akına başladı.

Abdülkerîm Satuk Buğra Han yirmi beş yaşına geldiğinde, müslüman olduğunu açıklayıp iktidarda olan amcası Oğulçak Kadir Han ile taht mücâdelesine başladı. İlk olarak “Fergana Savaşı”nı kazanıp “Atbaşı Kalesi”ni zabtetti. Daha sonra üç bin kişilik ordusuyla, Kaşgar üzerine yürüyüp taht merkezi Kaşgar’ı fethetti ve Oğulçak Kadîr Han hayatını kaybetti.

924 yılında Karahanlı Devleti’nin doğu bölümünde hâkim olan Bazır Arslan Han’ın, Abdülkerîm Satuk Buğra Han’a karşı Çinlilerden yardım alarak açtığı “Balasagun Savaşı”nda Satuk Buğra Han, gâlib geldi. Balasagun Savaşı zaferinden sonra Satuk Buğra Han, tüm Türkistan’ı İslam beldesi haline getirdi.

Abdülkerîm Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarla; kısa sürede Yağma, Çiğil, Oğuz gibi Türk boylarının yerleşik olduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi.

Abdülkerîm Satuk Buğra Han tüm Türkistan’da ülkesinde egemen olarak siyasi birliği gerçekleştirdi. Türkistan’ın kudretli hükümdarının dini olarak İslâm, Ebu’l-Hasan Muhammed gibi -ismi bilinen ve nice ismi bilinmeyen- İslâm âlimlerinin kılavuzluğu ile Türk yurtlarında hızla yayıldı.

955 yılında, Kaşgar civârında bulunan Artuş kasabasında vefât eden Abdülkerîm Satuk Buğra Han Artuş’da defnedildi. Kendisinden sonra Karahanlı tahtına, önce Mûsa Tunga, sonra da Baytaş Süleyman Arslan adlı oğulları hükümdârlık yaptı.

Oğulları da Sultan Abdülkerîm Satuk Buğra Han’ın izinden gittiler ve oğulları döneminde de pekçok âlim ve sufi İslam’ın tebliği için Türkistan’a gelip irşad çalışmaları yürüttüler.

Oğulçak Kadîr Han’ın Sâmânîlere düzenlenen akınlar ile uğraştığı sırada yeğeni Satuk Buğra Han, amcasına karşı giriştiği taht kavgasını müslümanlaşan Türklerden aldığı yardımlarla kazanarak Karahanlı devletinin tek hükümranı oldu ve onuncu asrın başlarında Karahanlı devletinin dini olarak İslâm’ı kabul ettiğini açıkladı.

Abdülkerîm Satuk Buğra Han’ın bu tarihi hayat sürecinde “eren”likten ziyade “alp” karakterinin önde olduğu aşikardır.

Bu nedenle Hazret-i Pir-i Türkistan Yesevi’nin Abdülkerîm Satuk Buğra Han’ı “Pîr-i muğan” ünvanına sahip bir ‘gönül fatihi’ olarak benimsemesinin köklerini Abdülkerîm Satuk Buğra Han Menkıbesi’nde aramak daha anlaşılır olacaktır.

Abdülkerîm Satuk Buğra Han Menkıbesi

-1000 yıl önce-


Peygamberimiz Hazreti Muhammed s.a.v.’e, Miraç esnasında, bazı ruhların makamları da gösterilir. Bu ruhlar arasında daha önce gelmiş olan bütün peygamberler yanı sıra bazı evliyaullahın makamları da vardır. Bu evliyaullah arasından birisi peygamberlerinki kadar görkemli bir makamda, kırk kişilik bir grupla beraber yer almaktadır. Rasulullah s.a.v., Cebrail Aleyhisselam’a o Zatın ve etrafındaki kırk yiğitin kimler olduğunu sorar. Cebrail de: “-Bu zat Peygamber değildir. Sizin ruhunuzu Ulu Tanrı’ya emanet ettiğiniz günden üçyüz yıl sonra yeryüzüne inecek ve sizin dininizi Türkistan'da yayacak bir sultandır.” der.

Cebrail Aleyhisselam’ın Türkistan’ın İslam ile şerefleneceğini işaret eden bu müjdeleyici yanıtı üzerine Rasulullah s.a.v. çok sevinir. Miraçtan dönüşü sonrasında, Türkistan’ı İslam’a açacak bu mübarek Sultan’ın ruhu için de gece gündüz dua etmeğe başlar. Bu arada, bu mübarek Zat’tan keremli ashâbına da bahsetmiş ve ashâb da bu zatın ruhunu görmeği istemişlerdi. Bu istek üzerine Rasulullah s.a.v. de dua ederek Miraç esnasında gördüğü Zat’ın ruhunun insanlar için görünür hale temessül edilmesini arzulamıştı. Rasulullah s.a.v.’in bu maksad ile duası bereketi ile bir gün ashâb ile otururlarken karşılarında aniden kırk silahlı atlı belirdi. Rasulullah s.a.v. ve ashâbına saygı ile selam verip yaklaştılar. Bu atlılar, başlarında Satuk Buğra Han' ın bulunduğu kırk yiğitin ruhları idi. Böylece ashâbın dileği de gerçekleşmiş oluyordu.

Bu temessül harikası üzerinden yıllar geçtikten sonra, Türkistan’da Kaşgar sultanı Bezir Buğra Han’ın bir oğlu dünyaya geldi. Adını Satuk Buğra Han koydular. Buğra Han' ın doğduğu gün büyük depremler oldu; su kaynakları kurudu. Bu olağandışı doğa olaylarını yorumlaması istenen falcılar Satuk Buğra Han' ın büyüdüğü zaman atalar dinini terkedip müslüman olacağını anlayınca Sultan’a oğlunu öldürtmesini salık verdiler. Fakat Satuk’un annesi falcıların yalan söylediğini haykırıp oğluna kol kanat gerdi. Sultan’a yalvararak bir gün gelir Satuk Buğra Han büyüdüğünde falcıların dediği çıkar ve oğlu müslüman olursa, o gün öldürülmesini rica etti. Böylece Satuk Buğra Han’ın öldürülmesini önlemiş oldu.

Satuk Buğra Han, oniki yaşına gelince kırk arkadaşı ile birlikte ava çıktı. Av için gittikleri ormanda önüne çıkan bir tavşanı kovalamağa başladı. Tavşanı kovalamağa dalarak arkadaşlarından ayrıldığını fark etmeden ormanın derinliklerinde kayboldu. Satuk Buğra Han, atı önünden kaçarken birden duran tavşanın, önünde şekil değiştirerek ihtiyar adam haline dönüştüğünü hayretli bakışları ile gördü. Bu aksakal zatın, Hızır Aleyhisselam olduğu Satuk Buğra Han’a ayan oldu ve kendisine verdiği öğütleri can kulağı ile dinledi. Hızır Aleyhisselam, Satuk Buğra Han’ı İslâm’a davet etti ve şehadet getirtip dinin bütün gereklerini ve İslâm’ın yayılması için yapacaklarını bir bir anlattı.

Bundan bir müddet sonra, eceli gelince Satuk Buğra Han'ın babası öldü ve Türk töresine göre Satuk Buğra Han' ın amcası Oğulçak Kadir Han yeni han oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra Satuk Buğra Han aldığı bir manevi işaret ile amcasını İslam’a davet etti. Amcası yeğeninin İslam’a bu davetini reddedince tahtı üzerinde oturduğu yer yarılıp ve yarılan yere Satuk Buğra Han' ın amcası gömülüp kayboldu. Amcasının bu şekilde ibretli bir ölüm ile ölmesi sonucunda yerine geçecek evlâdı olmadığı için Satuk Buğra Han' ın tahta oturtuldu. Ve Satuk Buğra Han Hızır Aleyhisselam’ın yıllar önce işaret ettiği gibi hükümdar oldu.

Sultan Satuk Buğra Han, düşmanlarına karşı açtığı bütün savaşları kazanıyordu. Savaşlarda ağzından çıkan alevli haykırışları ulaştığı düşmanlarını yakıyor; kılıcını düşmana çevirince kılıcı birden kırk arşın uzuyordu. İşte bu nedenle Sultan Satuk Buğra Han’ın kılıcının ünü sadece düşmanlarını sindirmekle kalmayıp, Türkistan’ın dört bucağını doldurmuş ve Çin ile Maçin’e kadar yayılmıştı. Bu şekilde bütün Türkistan’da egemenliğini yayan Sultan Satuk Buğra Han aldığı bir ilahi bir emre uyarak atayurdu Kaşgar'a döndükten kısa bir süre sonra, 955 yılında öldü.

“Yazıcıoğlu Muhsin Ata” Menkıbesi

-1000 yıl sonra-

25 Mart 2009 günü geçirdiği elîm kaza sonrası hayatını yitiren Muhsin Yazıcıoğlu’nun görkemli cenaze töreninde yaşananlar ve özellikle defnedilmesi sırasında ve/ya sonrası ülkemiz insanlarına egemen olan maşerî ruhi iklim, Satuk Buğra Han’ın ölümünden sonraki iki yüzyıl içerisinde bir mürşid-i kamil haline getirilmesine benzer bir sürecin yaşanabileceğini bana hissettirdi.

Hele de Muhsin Yazıcıoğlu’nun bedeninin Anadolu’nun manevi kaynağının köklerini saldığı bir mekân olan Taceddin Sultan dergahında ebediyete emanet edilmesi bu hislerimi daha da derinleştirdi...

Kim bilir belki de iki yüzyıl beklemeğe kalmadan “Yazıcıoğlu Muhsin Ata Menkıbesi” yankılanacaktır bu ülkenin manevî semalarında…

Ankara’da Kocatepe camiinin avlusunda dalgalanan-halkalanan yüzlerce binlik cemaati; Hacettepe Karacabey külliyesinin bir parçası olan Taceddin Sultan dergâhı avlusunu, çevre yolları “iğne atılsa yere düşmez” halde dolduran ülke insanlarını buğulu gözlerle izlerken –sanırım- birileri şu duygumu paylaşmış olmalıdır: Remzi Oğuz Arık’ın veciz ifadesi ile “coğrafyadan vatana” dönüşüm süreci hâlâ devam etmektedir.

Kim bilir belki –şimdiden- birileri “Yazıcıoğlu Muhsin Ata”yı rüyalarında görmeğe başlamış ya da kızlarının kısmetinin açılması için sevabı O’nun ruhuna armağan edilmek üzere adaklar adamağa başlamışlardır…

Bugün Muhsin Yazıcıoğlu’nun ardından yazılanları kaynak alarak nasıl bir ‘Yazıcıoğlu Muhsin Ata Menkıbesi’ oluşturulabilir? Bunu tahmin edebilmek için Abdülkerîm Satuk Buğra Han Menkıbesi’ni tekrar tekrar okumak gerek…

Doğrusu, okumağa –ve hattâ yazmağa da- değer…


_________________________________

(*) Dr. Hayati Bice, Araştırmacı-Yazar.

(**) “Sultan Satuk Buğra Han, “Büyük Pîr” değil midir?”

Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, ( Yayına Hazırlayan: Dr. Hayati Bice ) , Genişletilmiş Beşinci Baskı; Türkiye Diyanet Vakfı yayını, Ankara-2009.

“Pîr-i muğân” kelimesine Divan-ı Hikmet’te 49 yerde rastlanmaktadır. “Saygıdeğer” , “Yüce” Pîr ; “tasavvuf öncüsü” anlamında kullanılan bu terim bazı hikmetlerde Rasulullah s.a.v.’e işaretle kullanılmakla beraber genel olarak Ahmed Yesevi’nin silsilesindeki “önceki mürşidler”i nitelemektedir.


KAYNAK: http://www.haber10.com/makale/15127

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 15.04.09, 09:28 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Muhsin Yazıcıoğlu: Çelik İradeli, İpek Yürekli Adam

Prof. Dr. Orhan KAVUNCU

Muhsin Başkan’ı tanıdığım zaman Ankara’da Yıldırım Bayezid Yurdunda kalan Ülkü Ocaklı Gençlerin başkanıydı. Tam emin değilim ama 1973 sonu veya 1974 başı, belki bir sene önce, belki bir sene sonra, bir kış günüydü. Asistan olduğum Ziraat Fakültesinden bazı günler öğle aralarında hemen yakındaki yurt lokaline gider, bir şeyler atıştırır ve öğrencilerle sohbet ederdim. Yine öyle bir vakit yurdun lokaline girdiğimde gergin bir manzarayla karşılaştım. Veteriner Fakültesi öğrencisi olan iki arkadaş, Özcan’la Nedim, gittikçe sertleştiği anlaşılan bir tartışmanın içindeydiler. Özcan beni görünce, “hah işte Orhan ağabeye soralım. Ağabey haksız mıyım?” dedi. Neydi mesele, ne tartışıyorlardı bilemiyordum. Sadece taraflara bakarak bir tahmin yapmak gerekse, “Nedim haklı, Özcan haksız” diye düşünürdüm. Özcan atik davranmış ve beni o pozisyonda bırakmamıştı. İkisi de severdim. Fakat iş kaba kuvvete dökülecek gibiydi. Fiziken daha güçlü olan Özcan, beni de takmazsa, sonuç kötü olabilirdi. Ben nasıl davranacağımı belirlemek için duraklamış bir haldeyken, gruba yaklaşan bir delikanlı, “ne o Özcan ağabey, hayırdır bir şey mi var?” dedi. Özcan da “yok başkan, sohbet ediyoruz” dedi. Gerginlik sona ermiş, herkes rahatlamıştı. Sonradan öğrendim, yurt başkanı Muhsin Yazıcıoğlu idi o genç. Özcan gibi üzerinde otorite kurulması zor, üstelik kendisinden birkaç sınıf ileride olan birisi üzerinde de otorite kurduğu anlaşılıyordu.

* * *

Daha sonra 24 Aralık 1995 seçimleri dolayısıyla bana milletvekili adayı olmamı teklif ettiği zaman, “Başkan, istifa edince 2–3 ay maaş alamayacağım. Evi nasıl beslerim bu zamanda?” diye ilk tepkimi ifade edince, “hoca canın sağ olsun, düşündüğün şeye bak. Allah ne verdiyse, cebimizde ne varsa bölüşürüz” demişti. El hak, öyle bir adamdı. Ona gidip bir şey isteyen kimseyi boş çevirmemeye çalışırdı. Kendi tedarikli değilse yakınında olan mesai arkadaşlarından borç alıp ihtiyaç sahibine verdiğini birlikte çalıştığı hemen herkes bilir. Çaresiz kaldığı zaman da çok üzülürdü. İstenen, böyle üç beş kuruş maddi yardım, ya da tayin, nakil, doktor, ilaç vs olabilirdi. Hatta iktidar veya muhalefet partisinin, yabancı bir ülkenin ülkemizdeki misyonunun, bir devlet kurumunun veya bir sivil toplum örgütünün, memleket ve dünya meselelerine ilişkin bir talebi de olabilirdi. Eğer talep, memleket menfaatine ise, BBP’nin duruşuna ters bile olsa, karşılamaya çalışır, memleket menfaatine uygun değilse, nezaketle ama gerçek bir üzüntüyle reddederdi.

Yalım Erez, 28 Şubat sürecinden sonra kurulan Ana sol-D hükümeti istifa edince yeni hükümeti kurmakla görevlendirilir. Bununla ilgili olarak destek istemeye geldiğinde, Muhsin Başkan’ın nezaketini, bir insanın isteğini yerine getirmemekten kaynaklanan üzüntüsünü ve asil reddediş gerekçesini hatırlıyorum: “TOBB Başkanıyken Prof. Dr. Doğu Ergil’e yaptırdığınız Doğu Raporunun önsözündeki kimi ifadeleri hala benimsiyorsan biz sana içinde olarak veya dışında kalarak destek olmayız.” Yalım Erez de, vakur bir şekilde, yanlış da olsa o görüşlerin kendisine ait olduğunu söylemişti.

* * *

Onda, imrendiğim, “keşke ben de böyle olabilsem” dediğim birçok davranış biçimi vardı. İşte onlardan bir kesit:

Bütün bir hayatı, metanet ve sabırla yaşadı. Gençlere bir sohbetinde, “inci bulmak isteyen derine dalmayı göze alır” demişti. Bazı gergin bekleyiş durumlarında, parmak ısırma yarışına benzetirdi sabırla beklemek zorunda oluşumuzu. Hasan Çağlayan’a öğrencilik yıllarında “ne kadar dayanıklısın bakalım” diye uyguladığı sınama da aynı kararlığın tezahürü ve denemesiydi.

Çok çalışkan ve dayanıklıydı. 1998’de Şubat ayında Avustralya’ya gitmişti. 21 saati havada geçen 25 saatlik bir dönüş yolculuğundan sonra uçaktan indiği gibi Kırıkkale’ye gitmiş, oradan dönüşte yine hiç uyumadan Adana’ya gelmiş ve Adana BBP İl Teşkilâtının konuğu olarak Adana’ya gelmiş olan Sayın Rauf Denktaş’la buluşmuştu. Günde 2–3 saatlik uykuyla bir hafta – 10 gün çalıştığını bilirim.

Karar vermek gereken durumlarda çok titizdi, tedbirliydi. Her şeyi en ince teferruatına kadar gözden geçirmek gereğini, “şeytan teferruatta gizlidir” diyerek anlatırdı.

Aşırı duygusallığın yön verebileceği, soğukkanlı bir şekilde konuyu ele almanın ihmal edilebileceği durumlarda “arkadaşlar biz vatanımızı, milletimizi çok seviyoruz. Ona bu aşırı sevgimizle de zarar verebileceğimizi unutmayalım. Çocuğunu çok sevdiği için bağrına sıkıca basıp, nefessiz bırakıp, farkına varmadan boğarak öldüren bir baba gibi olmayalım.”

Karşısındakini incitmeden itiraz etmenin, kırmadan tartışmanın en tipik örneklerini yaşadım Muhsin başkanla. Gençlere yönelik bir eğitim programını açarken, “Türk Milliyetçiliği tek davamızdır filân dediklerine kulak asmayın, uzmanlık alanında söylediklerini anlamaya çalışın” gibi bazı şeyler söylemişti. Çok üzülmüş, hatta hareketten kopmayı düşünecek kadar kırılmıştım. Akşam kendisini aradım ve bu anlayışını benimsemediğimi, kırgınlığımı da yansıtacak kesin ifadelerle söyledim. Dedi ki, “hocam senin bu Türk milletini çok sevdiğini biliyorum; ben de uğrunda ölecek kadar çok seviyorum. Ama bu millete hizmetten daha büyük bir davan yok mu?” Tabii bir şekilde “var; Allah’ın rızasını kazanmak. Millete hizmeti de bunun için yapmalıyız” dedim. Cevabı “O zaman benim sözüme niye itiraz ediyorsun? Ben de onu söylemiştim, ama demek ki meramımı ifade edememişim. Ne söylediğin değil, karşı tarafın ne anladığı önemlidir, diye işte bunun için söylemişler” olmuştu.

Sonraki yıllarda O’nun bu milleti, sınırlarımızın ötesine taşan bir sevgiyle sevdiğine şahit oldum. Elçibey’le görüşmesi, Kırım yolculuğumuz, Doğu Türkistan meselesini TBMM’ye taşıması, Hasan Çağlayan’la Kosova gezisi, Çeçen meselesine sahip çıkışı gibi daha bir çok faaliyeti, O’nun Türk Dünyası’na sevdasının açık delilleriydi.

* * *

Alçak gönüllüydü. Bilmediğini öğrenmeye, yanlışını düzeltmeye çok müsait bir tabiatı vardı. İki konudaki uyarıma hak verdi ve hayatının sonuna kadar uydu. Birisi Orta Asya değil Türkistan idi. Diğeri de “Hepimizin bir kilimin desenleriyiz” sloganını açıklarken kullandığı “Türk, Kürt, Laz, Çerkez” yerine, “Türkmen, Yörük, Kürt, Tatar, Laz, Çerkez” denilmesi gereğiydi. “Çünkü Türk bunlardan biri değil, bunların tamamıdır” deyince “yani Anadolu kiliminin desenleri bunlar. Türk de işte o kilimdir diyorsun” demişti.

Hapishane hatıralarından anlattıkları da hep mütevazı ve genellikle olumlu şeylerdi:

Koğuşta nafile oruç tutan ülkücüler, bir gün ikişer ikişer görüş bölümüne alınırlar. İçeri girdikten sonra ancak güzel yemekleri fark ederler ve 2 kişi dışında oruç olduklarını unutarak bir güzel yerler.

Çay konusunda arkadaşları arasında bir tartışma yüzünden, tahliye oluncaya kadar çay içmemiştir.

Koğuşta yeşile hasret kalmışlar ve salataların maydanozlarını, tavana yakın daracık pencerelerin önüne ekmişlerdir.

* * *

Türkiye ona yandı. Üzülmediğini söyleyen ve Muhsin Yazıcıoğlu hakkında kötü şeyler söyleyen, ideolojik fanatik bazı solcular da vardı. Yazdıkları tam bir hezeyandı. 1993’teki Sivas Madımak Oteli yangınını ve diğer olayları Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sivas’a gidip bizzat yönettiğini söyleyen bu çevreler, hezeyanları bir tarafa ya müfteri ya da algılama malulü idiler. Sadece bir örnek, Sivas olaylarından kurtulan bir insaf sahibinin ifadesi:

"Madımak Otelinin bitişiğindeki BBP'den uzanan ellerin kurtardığı insanlar olmasaydı yangında ölenlerin sayısı 60-70'e çıkacaktı."

Bu gerçeği saklayan, çarpıtan tanıklar da vardır şüphesiz. Arif Sağ da BBP'nin kurtardıkları arasındadır. İdeolojik fanatizmle karşı tarafın doğru bir iş yapmayacağına iman etmiş olanlar, oradan gelen doğru bir iş görünce onu çarpıtırlar.

Bir de hayatını kaybeden 33 kişinin kimliklerini hiç sorgulamadan hepsini nasıl "solcu, alevi, aydın" olarak lanse ediyorsunuz? Eğer öyle olsaydı BBP, Sivas'ta bu kadar başarılı olabilir miydi? Şimdi Sivas Belediye Başkanı seçilen Doğan Ürgüp'ün, Sivas Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı olduğunu ve bu dernekler arasında birçok alevi derneği olduğunu biliyor musunuz? BBP'nin Sivas'ta aldığı %50'nin üzerindeki oyun içinde alevi oylarının önemli bir payı olduğunu göremiyor musunuz? Sivaslı aleviler, BBP'yi Madımak olaylarından dolayı suçlu bulsa bu desteği verir miydi?

Muhsin Başkan için söylenenlere gelince, 12 Eylülden sonra yattığı hücreyi paylaştığı solcu liderlerden Nasuh Mitap'tan sorun içeride nasıl işkence gördüklerini ve işkenceden sonra birbirlerine yardım ettiklerini... Ve sağcı da olsa solcu da olsa insaf ehli şunu sorgulasın: Askeri yönetim, kullandığı birisini 5,5 yılı hücre olmak üzere 6,5 yıl içeride türlü çeşitli işkencelerle yatırıp sonra da beraat ettirir mi?

* * *

Muhsin Yazıcıoğlu'na ve helikopterde bulunan diğer beş kişiye Allah'tan rahmet diliyorum. Çağlayan Cerit’te “Allah” dedi; Yerköy’de “Allah” demek için yola çıktı. Yani Allah yolunda öldü; O şehittir.

Onun arkasından kötü söyleyenlere de, "keşke Muhsin başkan'ı tanısaydınız" diyorum. Çünkü onu tanıyanların, hakkında kötü düşünebileceğine ihtimal vermiyorum.

Dündar Taşer rahmetlinin ülkücüleri tanımlamak için söylediği: “onlar ipeğe sarılmış çeliktir” ifadesini biraz değiştirerek Muhsin Başkan’a yakıştırıyorum: “Muhsin Başkan’ın iradesi çelik gibi, şefkati ipek gibiydi.”

O yiğit adamı çok özleyeceğim. Daha fazla sohbet etmediğime pişman olarak onu hep arayacağım. Tek tesellim 28 Martta Türk Ocaklı Gençler adına Halim Çıtak tarafından verilen sözdür: “Alperenler tükenmeyecek, için rahat olsun.”

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 67 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 3, 4, 5, 6, 7  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye