Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 67 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 3, 4, 5, 6, 7
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 16.04.09, 09:18 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Sayın Başkan, Değerli Arkadaş, Vefalı Dost, Muhsin Kardeşimiz…

"Sen Muhsin’sin..."

Abdullah KILIÇ


Senin aziz ruhunu incitmeyecek birkaç söz etmek zaruretindeyim.
Böyle zamanlarda insan kalem tuttuğuna nadim oluyor.
Günlerdir buz kesmiş vaziyette kara kara düşünüyorum. Halimi izhardan acizim. Hislerim bile donmuş vaziyette…
Süt dökmüş kedi gibiyim…

Sen zor bir yolu seçtin, kararını hazirûna anlatırken biz de bunun olamayacağına seni iknaya çabalıyorduk. Kararın kesindi; “vefanın gereği budur” dedin yürüdün…
Sen Muhsin’din…
Sonra üçte bire inmiş bedenin, henüz derman ermemiş gönül yaralarınla demir çarık, demir asa Anadolu’nun yollarına koyuldun.
Eksikleri tamamlamaya, yaraları sarmaya, dertlere deva olmaya kendini adadın. Seninle yola çıkanlardan da senden de Allah razı olsun…
Siz Muhsin’diniz…

Devran döndü; olmaza dayandınız.
İzzet-i ikballe çekildiniz, “Büyük Birlik” bayrağını açtınız. Sustunuz…
Siz Muhsin’diniz…
Karşılaştıklarımızda; gözlerimizin içine baktın. Bazen bir bıçak gibi güldün, bazen bora gibi savurdun…
Lakin bizden cevap gelmedi, yılmadın, dönmedin, darılmadın zira yolun doğruydu. Gücünün kaynağı berraktı.
Sen Muhsin’din…

Bizim anlayışımıza terk ettin. Biz ise anlamadık, anlamak istemedik… Gücenmedin, sevgini eksiltmedin, selamını kesmedin.
Çünkü Sen Muhsin’din…

Yoluna çıkan karlı dağın böğrüne saplandığında uyandık…
Lakin "eyvah"lar la… "vah-vah"larla çaresizlikler içinde…
Sen Muhsin’din; nasıl yaşanıp, nasıl ölüneceğini tarif ediverdin…
Davanı yere göğe şerh edip geçip gidiverdin…

“Beyler yine mi olmadı?” dercesine…
Henüz karlı dağlar seni bize vermemişti. Bir gazete sütunundan dilime tercüman olan şu ifadeleri okudum:
“Başkanım, çıkıp geliverecekmişsin gibi bekliyorum… Gel… Söz veriyorum yirmi dört saat kapından ayrılmayacağım”
Ben de… Ben de… Diye iki büklüm ağladım…
Lakin şiirin semalarda dolaşmaya başlayınca bunun bir Alperen vedası ve beyannamesi olduğunu anladım.

Biz halen "hay-huy"lardayız… Yaramız taze ve derin… Sen bizi anlarsın.
Sen Muhsin’sin…

Sana kastedilmiş olunduğuna inanmıyorum. Fakat kazadan sonra gösterilen beceriksizlik, basiretsizlik, iptidailik yüreğimi tırmalıyor, beynimi kavuruyor.
Sen milletimiz için nasıl yaşanıp nasıl ölüneceğini gösterdin. Ancak ne acıdır ki; bizler bir helikopter kazasından sonra uygulanacak prosedürden mahrum olarak kendimizi taştan taşa çaldık.

Muhsin Başkan, Aziz Dost, Vefakâr Arkadaş; senin mücadelene layık olmak için, ruhunu şad etmek için sözden öte işler gerektiğinin şuurundayım. Ömrüm yettikçe gücüm çattıkça hizmete amade olacağım.

Allah Seni Peygamberimize komşu etsin, ruhun şad olsun.

08.04.2009 / İstanbul

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 20.04.09, 08:53 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Muhsin Yazıcıoğlu için

Abdurrahim Karakoç

29-03-2009 - Vakit

O, gerçek bir “başkan” idi...
Partizanlık sebebiyle uzağında duranlar bile, saygılı şekilde, samimi olarak “Muhsin Başkan” derlerdi...

Hakkında: “Yanlış yapıyor... İyi bir adam değildir” diyene rastlamadım.

Ayağa dolaşan ıvır/zıvır başkanlardan olmadı asla...
Takva sahibiydi, tevazu sahibiydi, sabır ve teenni sahibiydi...
Kendisi gönüllerde taht kurdu amma, kurduğu parti rağbet görmedi...
Çünkü o, yalan vaadlerle halkı aldatmadı... Tatlandırılmış yalan şerbeti içirmedi kimseye... Aksine kendi çektiği çilelerin saf iklimine çağırdı herkesi...

BBP’yi beraber kurmuştuk... Bir gün kendisine: “Başkanım muvaffak olamazsın” dedim...
Sebebini sordu ve açıkladım:
Senin iki yüzün de Yunus Emre... Keşke bir yüzün Yavuz Sultan Selim olsa...
Sadece tebessüm etti...


Helikopter kazası, karlı ve hırçın bir dağ zirvesinde takdiri ilahi buluşmasıdır...
Daha ilk günü ben, maalesef yaşamadığı kanaatına vardım... Telefonla soranlara da söyledim...
Devlet her bakımdan gerekeni fazlası ile yaptı... Provokatif sözlere itibar edilmemeli...
Aklımı kurcalayan bir soru var... Cevap bulacağımı sanmıyorum:
Pilot karayolunun geçtiği engebesiz vadiyi neden bıraktı da karlı dağların zirvesine kırdı rotayı? Bana hiç mantıklı gelmiyor...
Eğer köylülerin merakı olmasaydı helikoptere ve naaşlara ulaşmak aylar alırdı... Çünkü Döngel ile arama yapılan yerler arasında öyle bir mesafe var ki, görmeyene anlatamam...

Yazıcıoğlu ve arkadaşlarına Allah’tan rahmet diler, sevenlerine de başsağlığı temennisinde bulunurum...
Her iki hadisede benzerlikler gördüğüm için Dadaloğlu’nun şiirini buraya alıyorum...

Elde değil, elem çöktü gönlüme
Akar çeşmim yaşı çağlar ne deyim...
Sağ selamet ayrıldığım Binboğa
Sual eder bana dağlar ne deyim?
-
Gelin arkadaşlar yanıma gelin
Beni diri koyman, bir kılıç çalın
Dokuzyüz çadırda sekizyüz gelin
Ağ çözer de kara bağlar ne deyim?
-
Deh bre deh bre dehle kır atım
Yarsufat’ta kaldı kürküm-pusatım
Babalar ölmüş de yavrular yetim
Babam nerde diye ağlar ne deyim?
-
Elde gezer koçyiğitin kınası
Kara geldi ikiyüz beş senesi
Karadut’ta Boz Halil’in anası
Çıkar yollarımı bağlar ne deyim?
-
Dadaloğlu yoramadım düşleri
Şehidime dikemedim taşları
Yarsufat’ta olup biten işleri
Sorsa bana kalan sağlar ne deyim?

Evet aynen öyledir... Ceritli aşiretine yenik düşen Avşar aşiretinin ruh halini anlatan Dadaloğlu, belki de bilmeden Muhsin Yazıcıoğlu için de söylemiştir şiirini...

Daha çok yazılar, şiirler yazılacaktır Muhsin Başkan adına...

Bana gelenleri ilerde kısmet olursa değerlendireceğim... Dostluğun gereğidir vefa göstermek... Hele de Muhsin Başkan olunca...

Tekrar tekrar ifade ediyorum:
Muhsin Yazıcıoğlu bu ülkenin yetiştirdiği ender insanlardan birisi idi.
Allah rahmet etmiştir kesinlikle...
Aile fertlerine, yakınlarına başsağlığı dilerim...

Yazıcıoğlu hakkında, inşallah, bilinmeyen yönleriyle uzun bir yazı yazacağım HABER AJANDA dergisinde... Derginin Nisan sayısı Yazıcıoğlu’na tahsis edilmiştir...

===========

Biri Dost’a kavuşur, biri hasret delisi
Hakk der çağırır biri, biri hayret delisi
Ya Rab sevdiklerini bizlere arkadaş et
Yapma iki cihanda garip/gurbet delisi...

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 20.04.09, 13:34 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Kadri “SENG-İ MUSALL”da bilinen bir güzel insan: Muhsin YAZICIOĞLU

Dr. Mehmet GÜNEŞ


3 Nisan 2009

Yine dayanılmaz bir elem gönüllerimizi kanattı… Yine katlanılması zor bir ıstırap rûhumuzu bunalttı… Yine gözlerimize derin bir hüznün melâli çivilendi ve bakışlarımıza koyu gölgeler demir attı…
Yine büyük bir acı yüreğimizin tam ortasına düştü… Yine hissiyâtımız târiflere sığmayan mâtemler bölüştü… Ve 48 saatlik çaresiz bir bekleyişin ardından, umut kandillerimizi söndüren “o acı haber”le birlikte, gözlerdeki yaş sele dönüştü…
Bu âni ve “zamansız ölüm” karşısında, gönlümüzü saran kasvetli duygular, inleyen bir ney gibi kalbimizi dağladı… Ciğerimiz alev alev yanarken; “Âh” diyen, “Allah” diyen, “El-hükmi lillâh” diyen gönüldaşlarımız ellerini yüzüne kapatıp, hıçkıra hıçkıra ağladı...
Keş Dağı’nın zirvesinden Hakk’a yürüyüp, herkesin yüreğine ateş düşüren “Muhsin Başkan” ve arkadaşlarının bütün Türkiye’ye yaşattığı hüzün yüklü bu atmosfer, bizlere Yunus Emre’nin;

“Bu dünyada bir nesneye,
Yanar içim, göynür özüm;
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi…”

dizelerini hatırlatıyor ve son mısrâları terennüm ederken de bulutlu gözlerimizden sicim gibi bir yağmur iniyordu…
Ama ne yaparsın ki, vâkî olan İlâhî takdîr... Emir Yüce Rabb’imizden geliyor... Elbette ki, mü’min bir kul olarak kazâ ve kadere îmanın tevekkül iklimine teslim oluyor; takdîrin, tedbirden önce Levh-i Mahfûz’da yazıldığına ve “Kaderin üstünde bir kader” olduğuna îman ediyoruz… Kanayan gönlümüze, “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” mısraını merhem etmeye çalışıyoruz… Aslında, inanan insanlar için ölümün; son nokta değil, yalnız bir noktalı virgül olduğunu da çok iyi biliyoruz… Bütün bunları bilmemize rağmen, ölümü sevdiklerimize yakıştıramıyoruz... Dilimiz varmıyor “öldü” demeye... Ölüm, hayatın öbür yüzü olsa da, bunu kabullenmek çok zor geliyor bize... Parti binasının önünde -çok nâif de olsa bir ümit taşımak adına- açıklama yapıp; “Genel Başkan’ımızı, orada bulunan bir arkadaşımız görüp de teşhis etmeden öldüğüne inanmayacağız.” diyen Hasan Çağlayan’ı dinlerken, hep bu duygularla hemhâl oluyoruz... Milletimiz ve bütün bir ülkücü câmiâ da televizyonlardan verilecek müjdeli bir haberi bekliyor, ama ne yazık ki, son demde gözyaşları ve hıçkırıklar arasında yine hicrân, yine firak ve yine koyu bir mâtem bölüşüyoruz...

İşte kelimelerin târife muktedir ol/a/madığı böyle bir hüzün sağanağı içinde Muhsin Başkan’ı yâd ederken; “mâsum Anadolu’nun” bu yiğit evlâdının; “Allah yolu”na adanmış hayatı, çileyle yoğrulmuş hâtıraları, Türk-İslâm Dünyası’nı kuşatan hayâlleri, kutsî ideâlleri ve siyâsî mücâdeleleri zihnimden âdeta bir film şeridi gibi geçiyor... Ahmet Yesevî’nin nefesiyle tüttürülen “Ocak”lar, “Seksen öncesi”nin toz-duman ortamında yaşananlar, “Eylül” darbesi yemiş ideâlist insanlar, Yusûfiyelerde verilen ağır imtihanlar, “Seksen sonrası”ından günümüze “ Nizâm-ı Âlem Ülküsü” için yapılanlar ve “yatağına kırgın akan” ya da akıtılanlar hayâlhânemde peş peşe resm-i geçit yapıyor… Bir anda, 12 Eylül Dönemi’nin karanlık günleri; çileli, işkenceli, mahkemeli (?!) devirleri ve o ideâlist “kayıp nesil”lerin hâtıraları gözlerimin önünde yeniden canlanıyor… Ve zaten; “Mamak gâzisi” olan ve bir “hükmî şehit” olarak vefât eden Muhsin Yazıcıoğlu’nun “Sıcak yatakta ölmek acep olmaz mı çile” fehvâsınca, mukaddes bir dâvânın mücâdelesini yaparken metrelerce karla kaplı buz gibi soğuk zirvelerden Hakk’a yürümesi; Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” hadîs-i şerifini bir kere daha hatırlamamıza ve Mahşer’deki mükâfatını düşünerek teselli bulmamıza vesîle oluyor... Ve Bahaettin Karakoç’un:

“Bahar böyle mi öpecekti yüreğinden,
Yağmur böyle mi yağacaktı saçlarına?
Böyle mi donup kalacaktı gözlerindeki gülücükler,
Ezgiler nasıl kilitlendi dudaklarına?
Gece vakti vay!

Saat nasıl durdu, can nasıl karıştı kuşlara
Ve son perde nasıl bitti?
Genç bir meşe gibi sağlamdın, dost ve sevilgen
Toprak mı çağırdı, dostlar mı itti?
Yıldızın aktı vay!”

dizeleri dilimize düşüyor…

Böylesine elim bir kazanın ardından, -bidâyette ifâde etmeye çalıştığım- iç içe girmiş farklı duyguları yaşayıp, büyük bir hüznü yudumlarken; “dinde dindaşım, kanda kandaşım, yolda yoldaşım” olan efsâneleşmiş bir “Ocak Genel Başkanı”nı, kadim bir gönül dostunu, bir dâvâ, bir hac arkadaşını, akıncılar çağından yolu günümüze düşmüş bir serdengeçtiyi ve sıra dışı bir lideri kaleme alabilmenin zorluklarını kendi içimde yaşıyorum... Tanıyan herkesin gönlünde büyük bir muhabbet hâlesi oluşturan; yalnız ülkücüleri değil, bütün Türk Milleti’ni gözü yaşlı bırakan “Muhsin Başkan”ı yazabilmenin ve bu “güzel insan”ı hakkıyla anlatabilmenin ne kadar zor bir iş olduğunu -O’nun hakkında bu kırık dökük cümleleri kaleme alırken- bir kere daha bizâtihî idrâk ediyorum...
“Muhsin Başkan”ı anlatmaya başlamadan önce şunu özellikle belirtmek istiyorum ki, bu yazı, bir müteveffânın ardından âdet olduğu üzere onu övmek için kaleme alınmış “Bir Muhsin Yazıcıoğlu Methiyesi” aslâ değildir… Hatta O’nu anlamak, anlatmak, daha yakından tanımak ve örnek almak adına yazılmış olan bu yazıda, mübalağa zannedilebilir endişesiyle “Muhsin Başkan”ın bazı husûsiyetlerine de olması gerekenden daha az yer verilmiştir… Model bulmakta güçlük çektiği için, kendisine yabancı sanatçıları (!?) ya da “sanal dizi karakterlerini” örnek alan günümüz gençliği, Muhsin Yazıcıoğlu gibi bir şahsiyeti “model insan” olarak tanıyabildiği -ya da tanıtabildiğimiz- ölçüde millî, İslâmî ve insanî değerlerle hemhâl olacak, aslî kimliğini bulacak;“Lâle” ye müştak, “Gül”e meftûn, vatanına bağlı, bayrağına sevdâlı bu güzel insanı örnek alacak ve O’na benzemeye çalışacaktır…

* * *

Muhsin Yazıcıoğlu; sıradan bir insan gibi görünmesine rağmen, sıradışı pek çok özelliğin sahibiydi... O; şahsında cem ettiği cümle fazîletlerin içini tam olarak ve kâmilen dolduran, önce “adam gibi bir adam”, sonra “bir dâvâ adamı” ve “bir gönül eri” olan, Allah (c.c.) ve Resûlullah(s.a.v.)’a bütün kalbiyle bağlanan, inandığı gibi yaşayan ve millî çizgiden hiç ayrılmayan bir güzel insandı… O’nun “adam gibi bir adam” olduğu hususunda siyâsî muarızları dâhil herkes hemfikirdi… 12 Eylül’ün Mamak Zindanları ve C-5’ler dile gelip, Muhsin Başkan’ın en ağır işkenceler ve insanlık dışı muameleler karşısında gösterdiği direnci, omurgalı duruşu, ketumluğu, ferâgat ve fedakârlığı anlatsaydı, onu yakından tanımayanlar da; O’nun nasıl sağlam karakterli bir insan, nasıl vakur bir ideâlist, nasıl emânete aslâ ihânet etmeyen bir dâvâ adamı, nasıl bir gâzi-derviş ve nasıl “çetin yollar aşmış” bir Alperen olduğunu, “darlıkta belli olan erliğin” nasıl bir izzet, metânet ve cesâretle ortaya çıktığını ve “Gül”e mümâsil bir ahlâkın nasıl olması gerektiğini çok daha iyi öğrenirdi…
Çünkü O; Cenâb-ı Allah’ın çizdiği yoldan ayrılmamayı en büyük hayat gâyesi bilen, herşeyi Kur’ân ve Sünnet ölçüleriyle belirleyen, Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın ahlâkıyla ahlâklanan, “Emrolunduğu gibi dosdoğru olmak” için âhiret merkezli yaşayan, bir ömür “istikâmet sahibi” olan; Türk Milleti’ne sevdâlı ve “ülkü denen nazlı gelin”e âşık bir güzel insandı… O; vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu kâfiyesi olmak isteyen, ihtişâmlı bir mâziyi muhteşem bir âtiye taşımak için mücâdele eden, kandilleri sönmeye yüz tutan bir medeniyetin“Ay-Yıldız”lı bir ışıkla yeniden hayat bulacağına inanan ve “Gül Şavkı”nda “geleceğin Osmanlısını” muştulayan; alnı ak, başı dik, gözü pek, sevdâsı Hak olan ve her zaman istikbâle ümitle bakan civanmert bir Alperendi… Bu duygu ve düşüncelerini dizelere de döken Muhsin Başkan “Benzerlik” adlı şiirinde;

“Meyveye dönüştü nar çiçekleri,
Bahara işaret kar çiçekleri,
Ufukta boy verir nur çiçekleri,
Ülkümün güneşi doğuyor gibi…”

diyerek istikbâlden ümitvâr olduğunu bir şâir duyarlılığıyla dile getirmişti…

O; Üstad Necip Fâzıl tarafından; “Dışı pırıl pırıl Türk, içi alev alev İslâm; içi dışına hâkim, dışı içine köle” diye târif edilen, vatan ve millet yolunda her türlü çileyi cana minnet bilen ülkücü gençliğin efsânevî lideriydi… O, “Ölçü İslâm Olmalı” adlı bir yazısında; “İslâm, hayatın her safhasında ‘mutlak belirleyici’ rolünü almalı ve istikâmet tayin edici bir ibre olma vasfını kazanmalıdır.” diyerek çok net bir ölçü ortaya koyan, hiçbir zaman Kur’an ve Sünnet ikliminden ayrılmayan, hayata hep bu zâviyeden baktığından dolayı; Allah (c.c.) için seven, Allah (c.c.) için öven, Allah (c.c.) için buğz eden; Allah (c.c.) için, taşlı-dikenli yollara, işkenceli-hücreli zindanlara, karlı-fırtınalı dağlara düşen; Allah (c.c.) için gülen, Allah (c.c.) için solan ve Allah (c.c.) için ölen muttakî bir dâvâ adamıydı...Çünkü O; milliyetçiliği İslâm’a hizmet yolunda bir düşünce ve aksiyon hareketi diye niteleyen; İslâm parantezindeki Türk Milliyetçiliği’nin husûsî adını “İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü” olarak adlandıran; “Ülkücülük; ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizâmını hâkim kılmak için kendine metot olarak Allah (c.c.) ve Resûlü(s.a.v.)’nü ölçü alan bir îmân hareketinin adıdır” diyenlerdendi... Aynı zamanda O; “Yaslı, yaralı Türklerin” dinmeyen sızısını, bitmeyen derdini, azalmayan çilesini yüreğinde duyan, nabzı Türk Dünyası’nda vuran, yüreği bütün Osmanlı coğrafyasını kucaklayan, güçlü bir Türkiye ve Türk-İslâm Dünyası hayâlini kuran, bu aziz millete olan takdir ve muhabbet hislerini dile getirirken;

“Ben Türküm, Türk esir olmaz…
Ben Türküm, Türk devletsiz olmaz…
Ben Türküm, Türk bayraksız olmaz…
Ben Türküm, Türk ezansız olmaz…
Ben Türküm, Türk hürriyetsiz olmaz…”

diye haykıran; îmanla ideâlin, inançla asâletin, gönülle aklın, ruhla bedenin terkibini yapan bir Osmanlı çelebisiydi…
O; insanımızın derûnunda -küllenmiş olsa da- bütün saflığıyla yatan İslâm îmanının, İ’lây-ı Kelimetullah Sancağı’nı “Bayrak, düştüğü yerden kaldırılır” fehvâsınca Anadolu’da yeniden ayağa kaldıracağına inanan, “Yitik, kaybedildiği yerde aranır” anlayışını dile getiren, tarih şuuruyla, millî kültür anlayışıyla, ilmî bir bakış açısıyla hâdiseleri değerlendiren, medeniyet tasavvuru olan millî bir hareketin mutlaka gerekliliğini savunan ve mübârek ecdâdımız Osmanlı’nın muazzez mirâsına yeniden sahip çıkmamızın şartın ötesinde bir mecbûriyet olduğuna yürekten îman edenlerdendi…
O, varlık sebebimiz ve hayat gâyemiz olan Müslümanlığımızla, hayatın gerçeği olan Türklüğümüzü; dînî, millî ve ilmî bir çerçevede mezceden “Türk-İslâm Ülküsü”nü fikriyâtımızın anayasası olarak görürdü… O, Türk olmayı İslâm’a hizmetle anlamlı kılan, milliyetçiliği İslâm’a hizmet yolunda bir düşünce sistemi olarak gören Büyük Birlik Hareketi’nin Genel Başkanı ve “hor, öksüz ve büyük” bir dâvânın da davâcısıydı… O, ülkücülüğün siyâsî bir hareket olmanın ötesinde, bir ahlâkî duruş, bir ideâlist tavır olarak idrâk edilmesi gerektiğini savunurdu… O; ölümü hayatın merkezine koymanın, âhiret menzilli bir hayat yaşayarak nefsin belini kırmanın, Allah (c.c.) ve Resûlullah (s.a.v.) yolunda ter dökmenin, milletin birlik ve dirliği için gayret göstermenin önemini sık sık vurgulardı…

O; “Sevgiyle bakıp, ‘Gül’ gibi gören, gönüllere ‘Gül’ sevdası fideleyen” cümle Allah Dostları’na yürekten sevdâlıydı… Bir şiirinde;

“Gül, gül ki gül yüzünde
Binlerce güller açsın…
Gül bahçesi, “Gül” yüzünden
Sevgi topla demet, demet…
Sevgide güller açsın,
Güller sevgi dağıtsın;
Sevgiyle bakıyor;
“Gül” gibi görüyorsan
Sen bahtiyarsın...”

diyen Muhsin Başkan; Hakîkat sırrına ermek için dervişâne bir anlayışa sahipti ve “Gül” kokulu bir “Menzil”e bağlıydı… “Yaratılanı Yaradan’dan ötürü” sevdiği, “Gül” kokulu rahle-i tedrîsinden geçtiği için; O’nun gönlü uçsuz-bucaksız bir sevgi bahçesiydi... Muhsin Başkan; dıştan sert görünse de; ciddiyet ve delikanlılık ona çok yakışsa da, O; vakarlığıyla mütenâsip bir kalbî yumuşaklığa, fıtrî bir hassâsiyete ve bir şâir duyarlılığına sahipti... Mamak Cezaevi’nde yatarken, çay içme meselesi yüzünden bir arkadaşının kalbini kırdığını fark edince, o kasvetli zindanların “üç vazgeçilmezi”nden birisi olan -diğer ikisi sigara ve tesbihtir- çayı, 4,5 yıl hiç içmeyerek nefsini terbiye edecek kadar muttaki, disiplinli ve hassastı... Çünkü O, hem kendi kendisiyle, hem milletiyle, hem cümle Muhammed ümmetiyle, hem de bütün insanlarla barışık yaşayan “Yavuz” tavırlı, “Yunus” gönüllü bir gâzi-dervişti...

Artık günümüzde karşılıklarını yitirmeye başlayan, lügâtlerin tozlu sayfaları arasında kalan ve hatta bâzıları “tedâvül”den kaldırılmaya çalışılan bizim medeniyetimize ait kelime, kavram ve meziyetler, Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatında ve davranışlarında hep vârolmuştu… Ahlâk, erdem ve fazîlet; ihlâs, takvâ ve ibâdet; tevâzu, tevekkül ve teslîmiyet; vefa, dostluk ve muhabbet; merhamet, şefkât ve emniyet; sabır, sadâkât ve samîmiyet; sağduyu, kararlılık ve metânet; yiğitlik, vakar ve cesâret… gibi değer ve davranış biçimleri Muhsin Başkan’ın hayatında, hep kesâfet kesbetmişti… Meselâ O, “seksen sonrası”nda Selçuklu Sosyal Güvenlik ve Yardımlaşma Vakfı’nda görev yapmış, Galip Erdem Ağabeyimiz’den sonra vakfın 3. Genel Başkan’ı olmuştu… Muhsin Başkan; bu vakıf vâsıtasıyla; ihtiyaç sahibi insanımızın, Eylül Darbesi yemiş kardeşlerimizin, cezaevinde bulunan ya da tahliye olan ülküdaşlarımızın ve ailelerinin her derdiyle, her meselesiyle cân-ı gönülden ilgilenmiş ve hayatının sonuna kadar da mazlûm ve mağdurlar için elinden ne geliyorsa yapmıştı… Çünkü O; ismiyle müsemmâ bir insandı, yani “iyilik sahibiydi, ihsan eden”di…

O, varlığıyla herkese güven vermiş, en zor zamanlarda dâvâ arkadaşlarının yanında olmayı, kederli ve sevinçli günlerinde onlarla bir arada bulunmayı ihmâl edilmemesi gereken bir vazife bilmiş, dostlarını hiç unutmamış, sosyal statüsüne bakmadan her ülkücünün dâvetine icâbet etmiş ve her vesîleyle onları arayıp sormuştu… O; ne dâvâsına, ne de ülküdaşlarına hiçbir zaman ihânet etmemiş; dâvâsını aslâ satmamış, statüko merkezli bir milliyetçilik düşüncesi yerine İslâm mihverli, millet eksenli ve demokrat duruşlu bir ülkücülük anlayışını tercih etmişti… Muhsin Başkan; hiçbir zaman arkadaşlarını yarı yolda bırakmamış, kader birliği yaptığı insanlara hiç vefâsızlık etmemiş, hiç kimsenin arkasından kötü söz söylememiş, her zaman ve her şartta onlara sadâkât göstermişti… İşte çarpıcı bir misâl: 2002 yılında DYP ile “seçim işbirliği yapma” hususûnda görüşmeler sürdürülürken, sayı ve yerler üzerinde anlaşma sağlanmış, seçilebilecek yerlerden yirmiye yakın mebus kontenjanı alınmış olmasına rağmen, DYP’liler tarafından “iki kişinin” isminin listelerde kesinlikle yer almaması şart koşulunca; Muhsin Başkan, artık sadece imzaya kalmış olan ittifak müzâkerelerinden çekilmiş ve arkadaşlarına sadâkâtsizlik etmektense meclis dışında kalmayı tercih etmişti… Çünkü O; Allah Resûlü(s.a.v.)’nün her sünnetine büyük bir aşkla bağlı olduğu gibi, “Vefâ îmandandır” hadîsine de titizlikle ittiba etmiş çok vefâkâr bir insandı…

Muhsin Başkan, bu toprakların yetiştirdiği en namuslu, en ideâlist, en ilkeli, en dürüst ve en mütevâzı siyâsîlerden birisiydi… O, makam-mevkî derdine hiç düşmemiş, paraya-pula hiç tamah etmemiş, şana-şöhrete hiç değer vermemiş; “akçalı işlere” hiçbir zaman meyletmemişti… O; vurguncu, soyguncu, hortumcu sömürü düzeniyle ve onun düzenbazlarıyla hiç uzlaşmamış, onlarla devamlı mücâdele etmiş, dünya malına ehemmiyet vermezken, Beytü’l-mala gözünün içi gibi bakmış, tüyü bitmemiş yetim hakkını korunmak için elinden ne gelirse yapmış, savunduğu değerleri aslâ pazarlık konusu yapmamış ve yaptırmamıştı... O, dürüst politikayı sadece “kâl”iyle değil, her “hâl”iyle ortaya koymuştu... Zaten dâvâ ve gönül adamlığı “kâl”den çok “hâl”i gerektirirdi… Dâvâ adamlarının; yazdıklarıyla yaşadıklarının, fikirleriyle zikirlerinin, söyledikleriyle davranışlarının birbirini nakzetmemesi lâzımdı… O, kâliyle hâlini birleştiren, söylediklerini yaptıklarıyla güzelleştiren bir “hâl” ehliydi... O, günümüz siyâsetinin “geçer akçesi” olan; “Helâl, haram ver Allah’ım / Bizimkiler yer Allah’ım” anlayışının en büyük muhalifiydi... Gayri ahlâkî yollarla zengin olup saraylar dikmektense, helâlinden kazanıp fakirâne yaşamayı yeğlerdi/yeğledi... O, haram üzerine kurulan binaların çok çabuk çökeceğine îman edenlerdendi... O’nun en büyük özelliklerinden birisi, samîmiyetin zirvesini temsil etmesi ve “hâl” ehli olmasıydı... Zâten ruh hamurkârlarımız da her zaman “hâl”e ehemmiyet verir ve bu mevzûda; “Artık bu milletin lâfa karnı doydu; bir kazan “kâl” olacağına, bir kaşık “hâl” olsun bize yeter.” derlerdi… Muhsin Başkan da, “kâl”den çok “lisân-ı hâl” ile kendisini ifâde eder, “gardaş” diye söze başlar; muhatabına, gözlerinin içi gülerek, içten ve sımsıcak bir bakışla nazar eder, candan bir atmosfer oluşturur ve O’nu hiç tanımayan ya da ön yargılı olan kişileri bile kısa sürede samîmiyetine inandırırdı… Bir sol aydının televizyonda söylediği; “Yazıcıoğlu’nun siyâsî görüşünü kendime yakın hissetmesem de, O’nun dürüstlüğünü, samîmiyetini ve yurtseverliğini takdir ediyorum…” cümlesi bile O’nun nasıl bir insan olduğunu açıkça ortaya koyuyordu…

Muhsin Başkan; siyâsî hayatı boyunca; hem fikri, hem zikri, hem de fiilleri îtibâriyle, yani her hâliyle dürüst politikanın ne demek olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini herkese gösterdi... O, günlük politikanın menfaat hesaplarına kesinlikle prim vermediği gibi, siyâsetin mahâret zannedilen o meşhur ‘Ankara ayak oyunları’na da hiçbir şartta tenezzül etmedi… O; kamu kaynaklarının talan edilmesine, siyâset adamlarının devlet imkânlarından yararlanıp ahlâkî olmayan metotlarla servet sahibi olmasına, irtikap, hırsızlık ve rüşvet olaylarında “bizdendir” diyerek çifte standart uygulanmasına şiddetle karşı çıkan ve en sert tepkiyi veren siyâsetçiydi… Bununla birlikte, hep belli bir nezâket seviyesinde tenkitlerini dile getirdiği, iftira ve çirkin ithamlara tenezzül etmediği için, beyefendiliği ve nezih üslûbu herkes tarafından takdir edilen bir liderdi… O, hitâbet sanatını konuşturarak laf ebeliği yapma, cilâlı sözler söyleyerek milleti aldatma, gerçek dışı beyanlar ve ucuz kahramanlıklarla oyuna oy katma, karşılıklı seviyesiz tartışmalara girerek milleti kamplaştırma gibi atraksiyonlara aslâ tevessül etmezdi/etmedi... O; hiçbir kirliliğe, yolsuzluğa, karanlık işe karışmadı, O’na atılan çamur ve iftiralar tutmadı ve Muhsin Yazıcıoğlu ismi her zaman tertemiz kaldı... O, siyâsî rakiplerinin bile saygı duyduğu, sevdiği, güvendiği ve takdir hislerini dile getirdiği bir siyâsetçiydi… Zâten, “temiz ve ilkeli siyâset” denilince herkesin ilk aklına gelen isim Muhsin Yazıcıoğlu olduğu için; O, 2001 yılında “Yolsuzlukla Mücâdele Edenler Ödülü”yle taltif edilmiş, 2006’da “Temiz Siyâsetçi Ödülü”ne lâyık görülmüş, 2008’de ise “Yılın Siyâset Adamı” ödülü de yine O’na verilmişti...

Çünkü O; Allah (c.c.) hatırından üstün bir hatır, vatan ve millet menfaatinden yüksek bir menfaat tanımayanlardandı… O; koltuk kazanmak için değil, Allah(c.c.)’ın ve Resûlullah(s.a.v.)’ın sevgisini kazanmak, milletin gönlünü kazanmak, doğruluktan ayrılmamak ve hesap günü kazançlı çıkmak için siyâset yapmıştı… O; fâni lezzetlerden vazgeçmeden, Bâkî Olan’ın rızasının kazanılamayacağını hakkıyla bilenlerdendi… O’nun için önemli olan iktidar vizesi değil, Yüce Rabb’imizin rızasıydı… O; hiçbir zaman dünyevî ikbâl peşinde koşmayanlardandı... O; hiçbir şartta şahsının ya da partisinin menfaatlerini ön plâna çıkarmayanlardandı… O, basit dünyevî hesaplar, ihtiraslar ve çıkarlar için başkalaşım geçirip, ideâllerini rafa kaldırmayanlardandı... O; kalbini ve beynini hiç bir zaman midesinin emrine vermeyenlerdendi... O, hep inanç değerlerinin kendisine emrettiği mükellefiyetleri her şeyin üstünde tutanlardandı… O; ahlâkî değerler bakımından ters yüz edilmiş olan politika sahnesinde, prensiplerinden hiçbir zaman tâviz vermeyen ilkeli tavrı, dimdik duruşu ve “yay gibi bükülmeyen, ok gibi dosdoğru çizgisi”yle en çok yadırgananlardandı… Çünkü O; sıradan bir siyâsetçi ve hesap adamı değildi... O, gerçek bir dâvâ ve gönül adamıydı…

O; her zaman ve her şartta “hakkı tutup” kaldıran, bu toprağın değerleriyle hemhâl olan, mertliği ve cesaretiyle tanınan, zâlimlerin karşısında hiç eğilmediği gibi, hiçbir zaman bizim başımızı da öne eğdirmeyen, vakur, idealist, mütevekkil, alçakgönüllü, korkusuz bir vatan evlâdı, gani gönüllü bir derviş, “Bir Güzel Ülkü”ye sevdâlanan ve hep bizim türkülerimizi söyleyen yiğit bir Anadolu delikanlısıydı… O; Anadolu’ydu, Anadoluluydu, Anadolu kadar saf, Anadolu kadar temiz ve Anadolu kadar güzeldi…

O hep millî davâların dâvâcısıydı... O; hiçbir şartta güç odaklarının ve haramzâde sermayenin yanında yer almadı… O; karanlık odakların ve vurguncu finans çevrelerinin yardım tekliflerini hiçbir zaman kabul etmedi ve hiç kimseye diyet borcu olmadı... Bu sebeple O’nun ve evlatlarının; gayri meşrû edinilmiş malları, haram üzerine binâ edilmiş mülkleri, alın teri değmemiş bol sıfırlı banka hesapları yoktu… O, baştan sona bütün siyâsî hayatında; hep yokluk, hep imkânsızlık, hep çile ve hep zorluk yaşadı… Siyasetteki “çile”nin ne demek olduğunu, hortumcu holdinglere yaslanan ya da hazineden trilyonlar alan “tuzu kuru” politikacılar elbette anlayamazlar… Çünkü onlar, şatafatlı genel merkezlerinde kış mevsiminde yazı yaşarken, ne hazindir ki Muhsin Başkan ve arkadaşları, çoğu zaman parasızlıktan parti binasının kaloriferlerini bile yak/a/madıkları için odalarında paltoyla oturmak mecbûriyetinde kalıyordu… Yaptığı son konuşmada da belirttiği gibi, siyâsî faaliyetlerini arkadaşlarıyla birlikte “çocuklarının nafakalarından kestikleri paralarla” sürdürmeye çalışıyor ve 2009 seçimleri için ilk defa kiralanan “o helikopteri” bile “acı-zulüm” tuttuk diyordu…

Muhsin Yazıcıoğlu; siyâsetin, hiçbir maddî menfaat elde etmeden, sırf inanç ve ideâller için yapılması gerektiğini fiilleriyle ortaya koydu… Meclis’te 7 milletvekiliyle “anahtar” durumunda olmasına, her istediğini elde edecek konumda bulunmasına rağmen, RP-DYP Koalisyonu’nu hiçbir pazarlık yapmadan, hiçbir talepte bulunmadan destekledi… O, her zaman dürüst oldu, dürüst davrandı ve dürüst kaldı… Böylece O; Türk siyâsi tarihinde örnek alınacak bir duruşa imza attı… Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları, siyâsetin; dürüst, ilkeli, menfaat gözetmeden yapılabileceğini ve “hiç bir şey almadan da, inançları doğrultusunda bir hükümete destek verilebileceğini” herkese gösterdi... O, siyâsete bir seviye ve erdem getirdi… Çünkü Refah-Yol Hükümeti’ne güvenoyu verirken Meclis’te yaptığı konuşmada; “Sadece ‘Müslümanların iktidarını engellediler’ demesinler diye size kerhen destek veriyoruz.” meâlindeki açıklaması bile onun ne kadar ilkeli davrandığının tarihî bir göstergesiydi…

Muhsin Başkan; zinde güçlerle iyi geçinmek ve statükoyla uzlaşmak adına millî irâdeye kat’iyen gölge düşürmedi… Ne inanç hürriyetinden, ne vatanın bölünmez bütünlüğünden, ne millî kültürden, ne demokrasiden, ne insan haklarından, ne de hukukun üstünlüğünden aslâ tâviz vermedi… O; “Millete çevrilen namluya selam durmam!” diyerek 28 Şubat post modern darbesine karşı en cesur ve en haysiyetli duruşu sergileyen, milletin hissiyâtını erkekçe dile getiren, halkın irâdesine ve inançlarına saygı gösterilmesi gerektiğini hiç kimseden sözünü çekmeden ve çekinmeden söyleyen, böylece demokrasinin daha fazla yaralanmasını önleyen büyük bir mücâdele adamı ve gerçek bir demokrattı… O; süslü laflar etmek yerine, icraatlarını konuşturur, herkesin sustuğu yerde en gür erkek sesi O’ndan çıkardı… O, zor zamanların adamıydı… O, 28 Şubat Dönemi’nde; “Türkiye İran olmayacak, Cezayir olmayacak, ama Suriye olmasına da biz aslâ izin vermeyeceğiz!” diye korkusuzca haykıran; inandığı yolda dimdik yürüyen, kırılmayı göze alan, fakat hiç bir zaman bükülmeyen yiğitlik âbidesiydi... AKP iktidarına muhâlifti; fakat bu iktidar aleyhindeki askerî müdahale teşebbüsüne, millete yönelik yıldırma hareketlerine en sert tepkiyi yine O gösterdi ve millî irâdenin yanında olduğunu çok net bir biçimde bir daha ortaya koydu…

Çünkü O, tâvizsiz, dik duruşlu bir mücâdele adamıydı… O’nun tâviz vermediği, esnek olmadığı, müsâmaha etmediği hususlar; inanç, îman, millî mefkûre, insan hak ve hürriyetleri ve vatanın bölünmez bütünlüğüydü… Çünkü O, inançları için yaşayan, inanç değerlerinin ve millî ülkülerin yaşatılması için mücadele veren, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” anlayışını baştâcı eden ve dayatmalara sonuna kadar direnen bir serdengeçtiydi... O, cunta rüzgârlarının en sert estiği, ihtilâl mahkemelerinin ölüm kustuğu ve Şubatların 29 çekmediği dönemler dâhil, hiçbir zaman ve hiçbir dönemde aksiyoner ve demokrat çizgisini değiştirmedi… Çünkü “Muhsin Başkan”; Hakk’a giden bütün yolları kapatıp, “Girilmez” levhaları dikenlere, bilcümle küfür labirentlerine açılan dehlizleri “Mecbûrî istikâmet” oklarıyla donatanlara karşı en şahsiyetli ve en dik duruşu gösteren siyâsetçiydi… O, demokrasiyi darbelerle darp eden birilerine, birileri gibi hiçbir zaman alt perdeden kelâm etmedi… Konuşmanın tehlikeli olduğu dönemlerde, ne zaman bu milletin hissîyâtını dile getirecek gözü pek bir adam aransa, ekranlarda ve meydanlarda hep O vardı… Kritik ve tehlikeli dönemlerde konuşmaya pek cesâret edemeyen “bizim mahallenin muhafazakâr medyası”, ne hikmetse daha önce hiç yer vermediği “Muhsin Başkan”ı zor dönemlerde hergün ekranlarına taşıdı… O’da Allah’tan başka hiçbir güçten çekinmeden, hiç kimseden sözünü çekmeden ve hiçbir zaman recüliyyet eksikliği göstermeden, inandıklarını yiğitçe dile getirdi, bu milletin inançlarını erkekçe savundu… Çünkü O, bu ülkenin hiç kısıl/a/mayan sesi, bu milletin en sivil, en demokrat ve en millî damarlarından birisi ve hiçbir zaman ne inancından, ne milliyetinden, ne haysiyetinden, ne de dik duruşundan tâviz vermeyen gerçek bir Alperendi… Çünkü O, “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” marşını söyleyerek yetişen, her türlü ihânetin kol gezdiği dönemlerde canı pahasına gözünü daldan budaktan sakınmadan mücadele eden tâvizsiz bir ülkücüydü…
Muhsin Başkan Mamak Zindanları’nda;

“Bir elime güneş’i,
Bir elime ay’ı verseler;
İşte sana bu dünya,
Sonsuz nimet deseler...
Vallahi vazgeçmem
Bana verilen şu Hak Dâvâ’dan,
Ya bu yolda can verip
Ya ‘Hedef’e varmadan...”

diye duygularını dizelere dökerken; inanç dünyasını, iç âlemini, hayat felsefesini, mücâdele azmini, hudutsuz ideâlizmini, dâvâsına bağlılığını, özlemlerinin kutsiyetini, hedefinin ulviyetini de ortaya koyuyor ve tebliğini hayatıyla temsil eden büyük bir dâvâ adamı olarak “Dikeni Gül Eylemek” adına neler yapabileceğini şiir diliyle de haykırıyordu… Çünkü O; hiçbir zaman ve hiçbir şartta; ne mevsimlik ideâlist, ne seyyar kıbleli muhafazakâr, ne sentetik milliyetçi, ne cihatsız mücâhit, ne fason dâvâ adamı, ne tatlı su demokratı, ne fırdöndü liberal, ne de tabansız politikacı aslâ olmadı...
Çünkü O; “Seksen öncesi” “Muhsin Başkan” ismiyle bütün ülkücülerin gönlünde taht kurmuş, 12 Eylül Zindanları’ndaki duruşu ve içerden çıktıktan sonraki yaptıklarıyla adeta efsâneleşmişti… Çünkü O; îdam sehpalarının altından gülerek geçmiş, Medrese-i Yusûfiye’de çileyle pişmiş, îmanı daha da kâvîleşmiş, ruh dünyası tasavvûfî güzelliklerle iyice zenginleşmiş, zindanların demir parmaklıklarına ve hücrelerin beton duvarlarına “Peygamber çiçekleri” fidelemişti… O; Mamak’ta fikrî gelişimini sağlıklı sorgulamalarla tekâmül ettirmiş; yakın tarihin muhâsebesini ve geçmişteki hatâlarımızın murâkabesini ciddî bir şekilde yapmış; bunlardan çok önemli dersler çıkarmış; hâdiselere ideolojik olarak değil, millî, İslâmî ve insâni değerler penceresinden bakmış; karakteriyle, değer yargılarıyla, mücâdele azmiyle, hayata bakışıyla, yaşadıkları ve yaşattıklarıyla tam bir ülkü devi olmuştu...
O, “seksen öncesi”ndeki ülkücülerin; “Eylül’ün Kırdığı Gül”lerin; vatana can, bayrağa kan verenlerin; “...bir ekmeği bölüşen, bir battaniyeyi, bir endişeyi, bir ümidi, bir ülküyü paylaşan, ölümle hayat arasındaki ince çizgide hayatla ve ölümle cilveleşen...” yiğitlerin; “Kevser akan, “Gül” kokan” şehitlerin; yâni Türk’ün yürek sesi, Türkiye’nin beşik kertmesi, ideâlizmin son efsânesi olan ‘Mazlum ve mahzun bir neslin’ yâni “Onlar”ın numûne-i imtisâliydi...

O, gençliğini yaşamadan en güzel yıllarını hapishanelerde geçirmiş; izbe zindanların, rutubetli hücrelerin, karanlık koğuşların, gergin voltaların, tezgâhlara açık maltaların bütün zorluklarını görmüştü… O, ağır işkencelerden, sorgulamalardan ve eziyetlerden geçmişti ve çok büyük çileler çekmişti... O, mahkûmiyetin, mağduriyetin, mazlûmiyetin her türlüsünü yaşamış, ama duruşunu ve vakarını hiç bozmamıştı… Muhsin Başkan, “öpmek istediği el” tarafından darp edilenlerin yaşadığı işkenceleri ve şokları da “Gül ve Sabır” şiirinde;

“ Karanlık bak ufuklar,
Gözler ışığa hasret…
Gözde kırmızı tülbent
Düşün diren ve sabret…

Bağlı tavanda kollar,
Vücut sıcağa hasret…
Titre ceryan gereği,
Direnç gelin çiçeği…

Bitti beden direnci,
Bir baygın ana hasret…
Ruh bedenin gerçeği,
Direnç iman ölçeği…

Gençliğim?” dedim,
“Ver!” dediler.
“İstikbalim?” dedim,
“Yok!” dediler.
“Kanım?” dedim,
“Dök!” dediler.
“Canım?” dedim,
“Milletin” dediler.
Sevdim !...
“Suçtur !” dediler.
Ve
Çığlıkla yarıldı karanlık,
Sevgimi
Çarmıha gerdiler...”

diye dizelere dökmüştü… O, 12 Eylül öncesi ve sonrasının muhasebesini yaparken; “Bir zamanlar okullara sığmadık, mahallelere sığmadık, şehirlere sığmadık, Türkiye’ye sığmadık… Birbirimizi sığdırmadık… Ama arkasından sağcısıyla-solcusuyla iki buçuk metrekarelik hücrelere sığdık… Dışarıda birlikte yaşayamayanlar hücrelerde birlikte yaşamaya mecbur oldular… Dışarıda yaşamanın yolunu bulamayanlar hücrede birlikte yaşamanın kültürünü geliştirebildiler. Onun için yeni gençliğe benim tavsiyem, nüansları derinleştirerek farklılığa dönüştürmek ve onları bir çatışma sebebi yapmak yerine, nüanslarımızı zenginlik sayarak, fikirlerimizi, yaşama tarzlarımızı birbirimize dayatmadan, birlikte yaşamanın yolunu bulmak zorundayız.” demişti... Bu sebeple Muhsin Başkan gençleri anarşiden ve derin tezgâhlardan uzak tutmak için çok büyük gayret göstermiş, onlara; “Fikrî tartışmalarda her zaman yer almak, fakat fiilî çatışmalardan kesinlikle uzak durmak” gerektiğini söylemiş ve bu kanaatini de her vesîleyle tekrar edip vurgulamıştı… Ve zâten bizim nesil, “asgarî müştereklerde” buluşamayanların, “askerî müştereklerde” bir araya derdest edilerek getirildiklerini bizâtihî yaşayarak çok iyi öğrenmişti...

Bütün bu tarihî tecrübeleri fazlasıyla yaşayan Muhsin Başkan;12 Eylül vurgunuyla kırık bir saza dönen gönlündeki fırtınaları, Medrese-i Yusûfiye’de yaşananları, bir şâir duyarlılığıyla dizelere dökmüş; inanç değerlerini, duygularını, düşüncelerini, ülkülerini, bu toprağın bütün renk ve kokularını şiirlerine taşımış, metafizik bir ürpertiyle duyduğu âşina seslerden ve zindan karanlığında dokuduğu ışıklı nağmelerden oluşan Mamak Şiirleri’ni “Dikeni Gül Eylemek” adlı bir kitapta toplamıştı… Çekmediği eziyet kalmamış, suçsuz yere 9 yıla yakın cezaevinde yatmış, bunun 5,5 yılını tecrit hücresinde geçirmiş, ama bir gün bile ceza almadan berat etmişti… “Ben kırk kere İsmail / Babam İbrahim değil” dese de, kendisine bunca zulmü revâ gören cuntacılara buğz etmiş olsa da, bu devlet bizim devletimiz demiş ve AB İnsan Hakları Mahkemesi’ne Türkiye’yi şikâyet etmeyi zül kâbul etmiş, bırakın bu işe tevessülü, bu düşünceyi hatırından bile geçirmemişti… O, böylece; emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın, astığı bayrağın hakkını vermişti… Ama jakoben anlayıştaki “hâkim devlet”i sorgulamış, milletin olmadığı yerde devletten bahsedilemez demiş, aslî unsur olan millet, ona ittibâ etmesi gerekenin de devlet olduğunu beyân etmiş, yani “hâdim devlet”i savunmuştu…

Netice olarak şunu söylememiz gerekir ki, Muhsin Yazıcıoğlu; Allah(c.c.)’tan başka hiç kimseden korkmayan, yiğitliği ve cesâreti dillere destan olan, yüreği serapâ îman ve insan sevgisiyle dolup taşan, mukaddesâtına ve milliyetine aslâ söz söyletmeyen, milletin birlik ve bütünlüğünden hiç tâviz vermeyen, bölücülüğe aslâ müsâmaha etmeyen, farklıklarımızı zenginlik ve “bir kilimin desenleri” olarak gören, bidâyetten beri ifâde etmeye çalıştığımız pek çok fazîlet ve erdemi şahsında cem eden “bir güzel insan”dı… O; kalemi, kelâmı ve selâmı Kıble’ye dönük olan, İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü savunan, gönlü bütün Türk Dünyası’nı kucaklayan, kalbi Türkiye için çarpan sıra dışı bir siyâsetçi, çizgisinde kat’iyen kırıklık olmayan bir dâvâ adamı, tasavvufun güzellikleriyle kemâl bulan Yesevîzâde bir gönül eri, bir îman, bir ahlâk, bir ülkü, bir ilke ve bir aksiyon âbidesiydi...

Anadolu insanı; Muhsin Başkan’ın değer yargılarında, hassâsiyetlerinde, ahlâkında, vakarlı duruşunda, tavır ve davranışlarında hep kendisini ve inançlarını görmüştü… Muhsin Yazıcıoğlu da onlar arasında hiçbir ayrım yapmamıştı/yapmazdı… Çünkü O’nun “yüreği rozetinden çok büyük”tü... Muhsin Başkan; anlatmaya çalıştığımız bütün bu özellikleri dolayısıyla milletimiz tarafından çok sevilmiş, insanımız O’nun her hâlinde kendinden bir şeyler bulmuştu… Bu sebeple olsa gerek, her parti mensubunun en çok sevdiği ve güvendiği, Anadolu’da hemen herkesin; “Dürüst, îmanlı, iyi bir insan; doğruları hiç kimseden çekinmeden söyleyen yiğit bir adam” dediği tek lider Muhsin Yazıcıoğlu’du... Bu hâli bilen Muhsin Başkan da; “Beni sevenler, beni iyi bilenler oy verseydi Büyük Birlik iktidar olurdu” demişti…

Fakat bu aziz millet; Muhsin Yazıcıoğlu’nu çok sevmesine, gönlünde O’na çok özel bir yer verip takdir etmesine, O’nu ve arkadaşlarını hep Meclis’te görmek istemesine rağmen, “barajı aşamazlar” düşüncesiyle, seçimlerde kerhen de olsa oylarını başka partilere verdi… O da bundan dolayı -çoğu siyâsetçiler gibi- halkı hor görmedi, onlara hakâret etmedi ve sırtını dönmedi… Bir milliyetçi olarak kendine oy verse de, vermese de Türk Milleti’ne kızmadı, küsmedi, darılmadı ve onları incitecek en ufak bir söz söylemedi… O; her zaman milletini çok sevdi, ölümü hayatın merkezine koyarak devamlı âhiret menzilli yaşadı, istikâmetini hiç değiştirmedi ve hep dosdoğru oldu… Bir konuşmasında; “Şimdi bakın yoldan geldik, yola gideceğiz. Hiç birimizin garantisi yok. Şurada ayakta duranın da, oturanın da garantisi yok. Yani, ruh bir saniyeliktir. ‘Küf’ dedi mi gitti. Bunun da nerede geleceği, nasıl geleceği, ne şekilde yakalayacağı belli değil. Bir saniyenize bile hâkim değilsiniz. Bir saniyesine bile hâkim olamadığınız, hükmedemediğiniz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur. Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz yürüyeceğiz. Dik duracağız, doğru gideceğiz. Allah’ın izniyle hayatım boyunca hep böyle gittim. Allah’ın izniyle, olsak da milletle olacağız. Olmasak da, milletle olmayacağız. Yarın âhirette Allah, bize ‘Niye iktidar olmadın’ diye sormayacak. Sorsa da ‘Vermediniz’ diyeceğiz.” sözleriyle; istikâmet ve ölçü sahibi olduğunu, kader-i İlâhî’ye tevekkül ve teslimiyetin zirvesinde bulunduğunu ortaya koydu… O, düşünce ve ideâllerinin sağlamasını oyla ölçmeyecek kadar yüksek bir inanca sahipti… Çünkü O’nun; inancından ve teşkilatçılığından gelen kalitesi ve siyâsî kıymeti, “ölçmeyle” değil, ancak “tartmayla” değerlendirilebilecek bir “özgül ağırlık”taydı…

Bunun böyle olduğu da vefâtı sırasında çok açık bir biçimde görülmüş, büyük bir sevgi ve saygı seline muhâtap olmuş, herkes O’nun için duâ etmiş, sağlığında olmasa bile vefâtında “en büyük mitingini” yapmış ve Türk Milleti’ni bir “Büyük Birlik” şemsiyesi altında toplamıştı… Zaten “Büyük Birlik”; O’nun gönülden istediği kutlu bir dâvâ, ulvî bir ideâl ve mukaddes bir hayâldi… “Büyük Birlik Dâvâsı”, günlük politikaya mâtuf siyâsi bir amaç değil; millî, İslâmî ve insânî değerleri baş tacı eden, Türk-İslâm Âlemi’nin birlik, bütünlük ve tesânüdünü esas alan; vatana, millete, bayrağa ve İstiklâl Marşı’na sevdâlı olan bu aziz milletin “tek dişi kalmış canavar” karşısında vâroluşunu sağlayan mukaddes bir dâvâydı… “Büyük Birlik” ideâli, aslında millet olarak devamlı hasret çektiğimiz, bütün kalbimizle arzuladığımız ve ellerimizi her semâya kaldırdığımızda Yüce Rabb’imizden niyâz ettiğimiz müşterek ve millî bir duâydı...

* * *
Muhsin Yazıcıoğlu’nun genç yaşta hayata veda ederek, karlı dağların zirvesinde Rabb-i Râhîm’ine kavuşması, bu aziz milletin büyük bir acı yaşamasına, O’nun kadr ü kıymetini anlamasına ve gönlünde taşıdığı bu engin muhabbeti ortaya çıkarmasına vesîle oldu... Yâni O’nun değeri yaşıyorken bilinemedi, kıymeti yanı başımızdayken fark edilemedi, mütevâzı görüntüsünün altında ne kadar çok haslete sahip olduğu hissedilemedi, ama yokluğunda “eyvaaah” dedirtti, herkesin yüreğinden bir parçayı alıp götürdü ve değeri kaybedilirken anlaşıldı… Gerçekten de baştan beri ifâde etmeye çalıştığımız gibi Muhsin Yazıcıoğlu; İslâm mihverli, millet merkezli, sivil ve demokrat bir düşünceye sahip olan, pek çok özellik ve fazîleti şahsında cem etmiş bulunan, Türk Milleti’nin son dönemde yetiştirdiği örnek gösterilecek güzel insanlardan birisiydi… Bir dâvâ, bir îmân, bir aksiyon ve bir gönül adamı olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun milletin gönlünde ne büyük bir sevgi hâlesi oluşturduğu cenâze merasimiyle çok açık bir biçimde ortaya çıktı... Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefâtı, milletin O’na olan vefâ borcunu hatırlattı… Sağlığına nasip olmayan bir “Büyük Birlik” vefâtıyla hayata geçti… Bu tespitimizin ispatı da, Muhsin Yazıcıoğlu’nun cenâzesine gösterilen ve çok az insana nasîp olan o muhteşem teveccühtü...

Bütün bu söylediklerimizi özetleyecek olursak; evet Türk Milleti, Muhsin Yazıcıoğlu’na oy vermemişti; fakat O’na kalbinde çok özel bir yer vermişti… Belki O, “sandığın sultanı olamamıştı, ama gönüllerin sultanı” olmuştu…

Türk Milleti Muhsin Yazıcıoğlu’nun kıymetini sandıkta bilmese de “seng-i musallâ”da çok iyi bilmiş, O’na çok büyük bir muhabbet göstermiş, bir milyondan fazla insanın katıldığı cenâze merâsimi sırasında tekbirlerini, salâvâtlarını, dualarını ve Fâtihalarını gözyaşıyla yıkamış ve çok büyük bir sevgi seliyle toprağa vermiştir… Cenâzesine her meşrepten, her meslekten, her siyâsî görüşten insan katılmış, hiç tahmin edilmeyecek kimseler bile O’nun için gözyaşı dökmüştür... Bu aziz millet; Muhsin Yazıcıoğlu için muhteşem bir tören yapmış, kelimelere sığmayan güzelliklerle tezyin edilen çok samimi ve derûnî bir merasimle O’nu bâki âleme uğurlamıştır...

Ankara Kocatepe Camiî’nde cenâze namazını kıldıran DİB Ali Bardakoğlu’nun da dediği gibi “Muhsin Bey, herkes tarafından sevilen, sayılan, bu millet için gayret gösteren, istikâmet ve vakar sahibi bir insan olarak ‘Sonsuzluğun Sahibi’ne yöneldi”... Ve Kocatepe Camiî’nin avlusunu, çevredeki meydanı, civardaki bütün cadde ve sokakları hınca hınç dolduran mâşeri bir kalabalığın katıldığı cenâze namazında herkes gözyaşları arasında; O’na rahmet diledi, “hüsn-ü şahâdet” etti, “helâllik verdi” ve daha da önemlisi “O’ndan helâllik istedi”... Ayrıca Türkiye’nin her yerinde, Almanya ve Hollanda başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde büyük katılımlarla gıyâbi cenâze namazları kılındığı gibi, Bosna-Hersek’te, Kosova’da, Arnavutluk’ta Buhara’da, Semerkant’ta, Kırım’da, Kerkük’te ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde... Mevlîdler okundu, binlerce Hatm-i Şerif ve milyonlarca Kelime-i Tevhîd bağışlandı...

Ölümünden sonra olsa da gösterilen bu kadirşinaslık;
“Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân, sâf sâf”
dizelerini yâdımıza düşürdü... Kemâlpaşazâde’nin, ikindi güneşi gibi ömrü kısa, fakat gölgesi uzun olan Yavuz Sultan Selim Han için söylediği; “Zılli memdûd olur, zamâni kasîr.” mısrâını hatırlattı... Ve Hayyam’ın; “Efsâne söylediler, uykuya daldılar” dizesini terennüm ettirdi... Çünkü Muhsin Yazıcıoğlu; “Herkes ölür, ama her insan gerçek hayatı yaşayamaz.” kelâm-ı kibarındaki “gerçek hayatı” yaşadı, ömrünü inancına ve ülküsüne adadı... O; “Gökkubbede hoş bir sadâ” değil, binlerce hoş sadâ bıraktı…

Takvimler 25 Mart 2009 gününü gösterirken son mitingini yaptı ve millete son sözlerini söyleyerek; “Adaylarımızı size, siz de Allah’a emânet ediyorum… Allahaısmarladık” dedi, göklere yükselerek uçmağa vardı ve “Sonsuzluğun Sahibi”ne ulaştı... Muhsin Başkan hep zirveydi, zirvedeydi, zirvelerde mücâdele etti ve Türk Milleti’ni öksüz bırakarak zirvelerden Hakk’a yürüdü…

O, “Üşüyorum” derken, bu aziz milletin yüreği daha çok yandı… Muhsin Başkan’ın cenâzesine eski-yeni cümle dâvâ arkadaşları iştirâk etti ve bozkurtların yüreğindeki “gönüldaşlık” koru, “ülküdaşlık” hukuku yeniden alevlendi… Farklı siyâsî partilerde politika yapan, ya da siyâsetin dışında kalmış olan “gönülleri birleşen, uzaklarda dertleşen” genç-yaşlı bütün dâvâ arkadaşları; gözlerindeki yaş, gönüllerindeki sızı ile kucaklaştı, -birbirlerine göstermemeye çalışsa da- hep birlikte “Muhsin Başkan” için ağladı…

Bu “Güzel İnsan”ın hayatı gibi ölümü de, milletimize bambaşka güzellikler yaşattı… Muhsin Yazıcıoğlu’nun geçirdiği elim kaza; seçimler dolayısıyla çok yükselmiş olan siyâsî tansiyonu bir anda düşürdü, liderler arasındaki sert tartışmaları bitirdi, kamplaşmaları ortadan kaldırdı, partilere mitinglerini iptal ettirdi, partililerin öfkeleri yatıştı, ülkeye bir sevgi ve hoşgörü havası hâkim olarak seçim öncesi yaşanması muhtemel olayları ve provokasyonları önledi… Muhsin Başkan; vuslata ermek için Hakk’a yürüyüp bu dünyadan gurûb ederken, âdeta Ramazanlarda yaşadığımız ruhanî bir huzur atmosferinin ülkemizi sarmasına ve Türkiye’de bir barış güneşinin doğmasına sebep oldu… Ülkede yeni bir sevgi hâlesi oluştu… Muhsin Başkan’a duyulan muhabbet, herkesin gönlünde rengârenk sevgi çiçeklerinin açmasına ve Türkiye’nin bir sevgi bahçesine dönüşmesine yol açtı… Yaşarken istikrârın sembolüydü, vefâtıyla da, gönüllerimize rahmet ve güzellikler bahşetti...
Muhsin Yazıcoğlu’nun vefâtı; milletimizin, Türk Dünyası’nın ve İslâm Âlemi’nin O’nu ne kadar da çok sevdiğini ortaya çıkardı… Toplumun her kesimi O’na böylesi büyük bir muhabbet duyuyorsa, avamdan havasa, köylüden kentliye, sağcıdan solcuya, ulemâdan sülehâya, şuarâdan evliyâya herkes Muhsin Yazıcıoğlu’nu böylesine seviyorsa, Cenâb-ı Hak da; kullarına sevdirdiği Muhsin kulunu, inanıyoruz ki çok sevmiştir... Çünkü Yüce Rabb’imiz “sevdiği kulunu kullarına da sevdirir.”... Ve -bu fakirin düşüncesine göre- Cenâb-ı Hak da; ötelere müştak bir hayat yaşayan, ömür boyu “sırât-ı mustakim”den ayrılmayan, bu dünyada dayanılmaz çileler çeken, “Gül” kokulu bir hayat süren ve;
“Huzur dolu içimde,
Ben sonsuzluğu düşünüyorum,
Ey Sonsuzluğun Sahibi
Sana ulaşmak istiyorum” diyen Muhsin Yazıcıoğlu’nu; üç gün karlı dağlarda bırakarak, insanlara daha çok sevdirdi ve O’nun için daha çok duâ ettirdi… İnancımız odur ki, “günahsız dille” yapılan bu duâlar ve tertemiz yüreklerden yükselen mağfiret niyazları vesîlesiyle Yüce Rabb’imiz de, “İrcıî” fermânına icâbet eden Muhsin kulunu rahmet ve mağfiretiyle perde-pûş eyler… Zâten Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de konuyla alâkalı bir hadîs-i şeriflerinde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah(c.c.)’ı ve Resûlullâh(s.a.v.)’ı çok severse, Yüce Rabb’imiz de bu sevgiyi karşılıksız bırakmaz ve herkesin sevmesini Cebrâil ve melekleri vâsıtasıyla temin eder…” Hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, sözüne çok sâdık olduğu için; milletin kalbinde Muhsin Yazıcıoğlu’na karşı büyük bir sevgi çerâğı uyandırdı, büyük bir sevgi volkanı oluşturarak O’nu sevdiğini izhâr etti…

Ne yapalım ki Muhsin Başkan da “Bu dünyadan gider olduk/Kalanlara selâm olsun” diyerek âhireti dünyaya tercih etti... Fâni dünyada bir yudum su içmektense, Cennet Bahçeleri’ndeki Kevser dolu şadırvanlardan kana kana içmeyi arzulayarak Rahmet-i Rahmân’a kavuştu... Vatan-ı aslîsine vâsıl odu... O, Hakk’a kavuşmanın nûruyla bayram ederken, bizleri hasretin acısıyla mahzûn bıraktı... Çünkü O, bir daha âhirette buluşuncaya kadar hep hayır dualarla yâd edeceğimiz gerçek bir Alperen ve samîmi bir Allah Dostu’ydu...

Ve her şeyin Allah(c.c.)’tan geldiğine, bütün yolların da Allah(c.c.)’a çıktığına bütün kalbiyle îman eden Muhsin Yazıcıoğlu toprağa verilmek üzere; Tâceddin Dergâhı’na getirildi… Tâceddin Dergâhı, Allah Dostları’nın -dergâhın yanındaki türbede Tâceddin-i Velî Hazretleri’nin, câmi haziresinde ise bazı mâneviyat büyüklerinin- medfun olduğu, İstiklâl Marşı’nın kaleme alındığı yer olan Mehmet Âkif Ersoy Evi’nin de içinde bulunduğu mübârek bir mekândı… “Dergah, Mehmet Âkif, İstiklâl Marşı ve Muhsin Yazıcıoğlu” ne kadar da güzel bir birliktelik oluşturmuştu… “Dergâh”taki dervişler çilesini kırk günde tamamlarken, Muhsin Yazıcıoğlu Medrese-i Yusûfiye’de 5,5 yıl hücre çilesi çekmiş, her ânını zikir, ibâdet ve tefekkürle geçirmiş, bu esnada Kur’ân-ı Kerim’i de 350 defa hatmetmiş bir gâzi-dervişti… “Mehmet Âkif”, Muhsin Başkan’ın hayran olduğu, her yıl 12 Mart’ta büyük bir coşkuyla anmaya gittiği ve gönlünde çok özel bir yer verdiği ahlâk âbidesi bir millî şâirdi… “İstiklâl Marşı”, Türk Milleti’nin mâşerî vicdanının tecessüm ettiği muhteşem bir manzûmeydi… Zaten İstiklâl Marşı, Muhsin Yazıcıoğlu’nun mücâdele azminin, değer yargılarının, düşünce dünyasının ve hayata bakışının özetiydi… “Muhsin Yazıcıoğlu”, İstiklâl Marşı’nın ruhunun bütün hücrelerinde duyan ve yüreğiyle yaşayan bir insandı… Bu îtibarla “Kendisine mezar hazırlamayan”, fakat “kendisini mezara hazırlayan” ve “Âsım’ın nesli”nden olan Muhsin Yazıcıoğlu için seçilen mezar yeri çok isâbetli olmuş, hem şahsına, hem hayat felsefesine, hem misyonuna çok yakışmış, hem de evliyânın mâneviyatıyla komşuluk yapma, onların rûhaniyetinden istifâde ve istimdât etme imkânına kavuşmuştu… Mezar yeri seçimindeki bu isabet ve tevâfuk; milletimize Âkif’i ve Muhsin Yazıcıoğlu’nu bir arada ziyâret etme ve Fâtiha gönderme imkânını bahşedecek, unut/tur/ulan Taceddin Dergâhı yeniden milletimizin zihninde ve gönlünde mâkes bulacak, yapılan duâları dergâhın rûhâniyeti saracak ve İstiklâl Marşı’nın TBMM’nce kabul edildiği gün olan 12 Mart’ta yapılan törenler daha bir canlılık kazanacaktı…
Defin için cenaze beklenirken, Taceddin Dergâhı’nın çevresi ve civârındaki bütün yollar, çok büyük bir kalabalık tarafından hınca hınç doldurulmuştu… Cenâze törenine iştirak eden insan selinin bir ucu Taceddin Dergâhı’nda, diğer ucu Kocatepe Camiî’ndeydi… Bu esnada Câmi Hazîresi’nin önünde devamlı Kur’an tilâvet ediliyor, yollardaki izdiham sebebiyle cenâze arabası çok yavaş ilerleyebiliyordu…

Nihâyet ikindi vakti cenâze aracı Taceddin Dergâhı’na gelebildi… Bu sırada tabutun üzerine O’na çok yakışan iki bayrak örtülüydü… Birisi Kelime-i Tevhid’in remzi ve istiklâlimizin sembolü olan Albayrağımız, diğeri ise esir Türk illerini simgeleyen Doğu Türkistan’ın Gökbayrağıydı… Muhsin Yazıcıoğlu, Ay-yıldızlı bir sevdâyı ve esir Türklerin ıstırabını bir ömür yüreğinde taşıdığı gibi, Albayrakla, Gökbayrağı tabutunda da taşımıştı…

Güzel yaşayan, güzelliklerle anılan, çok güzel bir yere defnedilen ve güzelliklerle aramızdan ayrılan bu güzel insanın nâşı; bir insan selinin tekbirleri ve duâlarıyla kabre konulurken büyük bir Türk bayrağı mezarın üzerine gerildi… Bu sırada gençlerin elinde dalgalanan; Osmanlı Sancağı, Azerbaycan, Doğu Türkistan, Kırım, Irak Türkmen Cephesi, Çeçenistan ve Eski Türk Devletleri’nin bayrakları da merhûma selâm durdu… Muhsin Yazıcıoğlu defnedilirken; Mekke-i Mükerreme’den, Medîne-i Münevvere’den, Sivas’tan ve Türkiye’nin çeşitli illerinden getirilen toprakların konulduğu mezara zemzem ve gülsuyu döküldü…

Kâinatın Solmayan Gülü’ne hudutsuz bir muhabbet duyan, “Gül” gibi yaşamaya çalışan ve “Lâle”ye müştâk bir aşkı “Gül” sevdâsıyla yaşatan Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nu Tâceddin Dergâhı’nda toprağa verirken, Mehmet Âkif’in;

“Ey şehîd oğlu şehîd isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber…”

mısraları dilimize düşüyor, dudaklarımızdan dökülen duâlar ve gözlerimizden akan yaşlar birbirine karışıyordu…

Ve bu “Güzel insan”a vedâ ederken, dudaklarımızdan ıslak bir beyit dökülüyordu:

“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler…”

* * *

Hatm-i Kelâm:
Defin sonrası Muhsin Yazıcıoğlu’nun mezarını -büyük bir izdiham olduğu için- binbir güçlükle ziyâret ediyor, Fatihâlar gönderiyoruz… Ve hep birlikte Muhsin Başkan’ın; kabrinin nûr, rûhunun şâd, makâmının âli ve mekânının Cennet olması, kabrinin “Gül” kokularıyla dolması için bütün kalbimizle Cenâb-ı Hakk’a duâ ediyoruz...

Türkiye’nin, Türk Dünyası’nın ve İslâm Âlemi’nin başı sağ olsun...

Allah (c.c.) kandım diyene kadar rahmet eylesin...

Ve sözün bittiği yerde İlâhî kelâm başlıyor:

“..Küllü nefsin zâigatül mevt..”
..İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn..”

“El Fâtiha...”

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Yiğitler ayakta ölür
MesajGönderilme zamanı: 24.04.09, 09:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Yiğitler ayakta ölür

Abdullah Büyük
abuyuk@vakit.com.tr

03-04-2009 - Vakit



Hayatı değerlendiren, farklılaştıran şeyler, ömür içinde yapılan güzel işler ve hayırlı hizmetler, ibadetler ve ulaşılmak istenen büyük hedefler ve ideallerdir.

Hayatlar; değerini, yoluna baş ve emek konulan yüksek gaye ve davalardan aldığı gibi ölüme de şeref ve seçkinlik kazandıran vesile; yolunda nefeslerin tükendiği, malların harcandığı, canların verildiği mukaddes davalardır. Allah yolunda geçmeyen bir ömrün, Allah yolunda feda edilmeyen bir canın, malın ne kıymeti olabilir ki?

İşte hayatını davasına adayan, davası için her çeşit çileye talip olan, her türlü fedakârlığı yapan bir Alperen’i, bir güzel başkanı, kişiliği, karakteri, siyaset üslubu ve ilkeli duruşu ile örnek bir şahsiyeti, aynı zamanda hemşehrimiz ve dostumuz olan bir yiğidimizi kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Baki olan Allah’tır, insan ise fani...

Önemli olan fani dünyada ebedi âlemi kazandıracak çalışmalar yapmaktır. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu beyefendi, hayatı boyunca alçaltıcı tutkulara ödün vermemiş, hep dürüst, dengeli ve prensiplerine bağlı bir Müslüman olarak yaşamış, duruşunu, tavrını, efendiliğini hiç bozmamış müstesna insanlardan biriydi. Kendisine yapılan haksızlıklar karşısında pes etmemiş, mazlum duruma düşmüş ama asla zalimlere meyletmemiş, zulme alkış tutmamış, siyasetin bol zikzaklı yollarında sapmamış, eğilip bükülmemiş örnek şahsiyetlerimizden biriydi.

Gençliği fırtınalarla geçmiş bu insan, Medrese-i Yusufiye’de kendi muhasebesini yaparak, gençliğin tüm taşkınlıklarından arınarak derviş görüşlü ve gönüllü bir mücadele adamı olarak yaşamını sürdürdü. Çok sevdiği ve takip ettiği Mehmet Akif, Necip Fazıl, Erol Güngör gibi daha nice fikir ve gönül adamlarının eserlerinden ve örnek hayatlarından etkilenerek yoluna devam etti.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu bey, milliyetçi kesimlerin İslâmîleşme sürecine girmesinde belirleyici bir rol oynadı. Alperen ocaklarını kurarak bilhassa sekülerleşmenin, dünyevileşmenin çok yoğun yaşandığı bir dönemde şuurlu, irfan ehli, dinamik, samimi ve fedakâr bir gençlik yetiştirdi.
Siyasi hayatında da hep ideallerini öne aldı. Tribünlere oynamadı, hep sahada oldu. Siyaseti, idealleri uğruna yaptı ve siyaset yaparken de temiz kaldı. Türkiye, onun pek çok yiğitliğine şahit oldu. Çok sancılı dönemlerde hep dik durdu, dürüst kaldı. Onun 28 Şubat gibi sancılı dönemlerde, “Millete yönelen namluya selam durmam!” sözü, siyasi literatüre girdi.

Milletin birliği ve ümmetin dirliği, mazlumların dirilişi için verdiği mücadelesinde ne kadar samimiymiş ki Allah o hizmeti, Muhsin Bey’e gördürdü. Bazı insanların ölümü, hayatından daha fazla hizmete vesile olurmuş. Onun vefatı da öyle oldu. Milyonlarca insan onun için dua etti, ediyor, gözyaşı döktü, döküyor. Yüz binler onun cenaze namazını kıldı. Tekbirlerle cenazesi defnedildi. Âdeta milletimiz onun etrafında hale oldu.

Hz. Mevlana ne güzel söyler: “Allah yolunda olduktan sonra, ölümün şeklinin ne önemi var! Ha urganda, ha yorganda...”

O, ölümü ayakta karşıladı. Kendisine yakışır bir şekilde davası yolunda vefat etti. Çünkü o, Allah’ın çağrısına uyarak dünyanın sonu gelmez yatırımlarını bırakıp en kârlı ticaretin peşine düştü.

O, bizim gibiydi. Bizden biriydi. O, serdengeçti bir alperendi. Arkasında amel defterini kapatmayacak gençler, hizmetler bırakarak gitti, Rabbine kavuştu.

Her canlı ölümü tadacaktır.
Geldiğimize inandığımıza göre, gideceğimize de inanmalıyız.
Eli boş dönüşü engelleyerek, amel defterimizi açık bıraktıracak hizmetler yapmalı, eserler bırakmalıyız.

El hükmü lillah...
İnna lillah ve inna ileyhi raciun.


Geride kalanlara sabr-ı cemil niyaz eder, Allah’tan bol rahmet dileriz.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılan Yazılar
MesajGönderilme zamanı: 30.04.09, 08:31 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 15.12.08, 02:19
Mesajlar: 275
Merhum Yazıcıoğlu'ndan arda kalanlar …

Arzu Erdoğral

27-04-2009


Sevgili haber vaktim okurları kısa bir aranın ardından tekrar sizler ile birlikteyim.

Sizlerden uzak kaldığım süre zarfında hepimizi yakından ilgilendirmesi gereken birçok olay yaşandı.

Ergenekon ile ilgili yeni dalgalardan tutunda, Obama’nın sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili kıvırtan açıklamalarına kadar gündemde yoğun tartışmalar vardı.

Yaşanan öyle bir olay daha vardı ki, hepimizin yüreğini yaktı.

Dava adamı, güzel insan Muhsin Yazıcıoğlu’nu ve beraberinde kilerini elim bir helikopter kazasında kaybettik.

Bu kazanın ardından kaleme aldığım ilkyazımda, sizler ile birlikte rahmetli Yazıcıoğlu’nu bir kez daha anmak istedim.

Tabi bu acı olay ile ilgili duygularımı aktarmak oldukça zor oluyor. Günlerdir bu konu ile ilgili yazmaya bir türlü başlayamadım…

Anladım ki insanın değer verdiği bir kişiyi yitirmesinin ardından kelimeleri bir araya getirmesi kolay olmuyormuş.

Eminim ki bu konuda yazı kaleme alan birçok meslektaşım da aynı duygular içerisinde kalmışlardır.

***

Yazıcıoğlu’nun yaşamını yitirdiği kazanın ardından geriye kalan ve kesinlik ile aydınlatılması gereken soru işaretleri bir yana söylenecek tüm sözlerin onu anlatmakta yetersiz kalacağının da farkındayım.

Ancak onun ahlakının ve fikirlerinin topluma aktarılmak sureti ile yaşatılması gerekliliğinin hepimiz için önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu neden ile örnek kişiliğini ön planda tutarak kendisi ile yaptığım bazı röportajlardan derlediğim görüşlerinin (Sivil anayasa, PKK, Ortadoğu v.s) bazılarını “yazı dizisi” olarak sizler ile paylaşmak istiyorum.

Tabi benim anlatacakların olsa olsa denizde bir damla sudur.

Bu neden ile BBP teşkilatının onun ahlakını ve tüm konulardaki fikirlerini içeren geniş bir çalışma yapıp, bu çalışmaların kalıcı olması için de kitaplaştırmasını çok arzu ediyorum…

Şimdi gelelim denizden “bir damla suyu” sizler ile paylaşmaya…

***

Rahmetli Yazıcıoğlu ile vefatından yaklaşık bir ay önce ki görüşmemde, yerel seçimler ile ilgili olarak konuşmuş ve bu sütunlarda “Yerel seçimlerde BBP, nerelerde iddialı?” adlı bir yazı kaleme almıştım…

Şimdi bu yazıdan bazı satırları onun güzel ahlakını tekrar hatırlamak, bir siyasinin aday seçiminde ki kriterlerinde nelere değer verdiğini görmek, seçimlerde partiler arasında ki adaletsizliği gözler önüne sermek, siyasilerin vatandaşları ırk, inanç, yaşayış gibi özelliklerine göre değerlendirmemesi gerekliliğine vurgu yapmak açısından tekrar sizler ile paylaşmak istiyorum.

2009-02-09 tarihli yazıdan bazı bölümler ve düşüncelerinden çıkarılması gereken önemli başlıklar…

ÖRNEK KİŞİLİĞİ…

Siyaset zor ve zahmetli bir sanat...
Çoğu zaman acımasız ve insafsız bir arena...
Böyle bir arenada düz yoldan sapmamak için ahlaki değerleri ön planda tutmayı ilke edinen lider sayısı da çok değil...

13 yıllık meslek hayatımda, öyle siyasiler tanıdım ki...
Seçim meydanlarında palavra atmakta ustalaşmış, yüzü kızarmadan yalan söyleyebilen, iktidar olduğunda ya da biraz palazlanınca 360 derece dönüş yapabilen, halkın sorunlarına kör ve sağır olan...

Bu tiplerin tam aksi istikametinde olup, sayıları azda olsa savunduğu değerlere hiçbir zaman ihanet etmemiş siyasilerde tanıdım...

Onlardan biri de BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu...

Yazıcıoğlu’nun, onu tanıdığım ilk günden beri hiç değişmeden bugünlere geldiğine şahit olmuş bir insan olarak rahatlık ile dürüst, mütevazı, samimi, vefalı ve insan canlısı bir siyasetçi olduğunu söyleyebilirim...

Belki onun 28 Şubat sürecindeki dik duruşu olmasaydı bugün bambaşka bir Türkiye ile karşı karşıya olabilirdik...

***

ÜLKESİNİN VE MİLLETİNİN ÇIKARLARI İÇİN HAREKET EDEN BİR SİYASETÇİ…

22 Temmuz seçimlerinde BBP ile SP’in barajı aşarak meclise girmesini faydalı gördüğüm için çok arzu etmiştim...
Ama olmadı...
Yazıcıoğlu bağımsız Sivas milletvekili olarak meclise girdi...
Tek başına muhalefetin yapamadıklarını yaptı...
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, sivil anayasa çalışmalarında, başörtüsünü yasağının kalkması için yapılan ama maalesef CHP ve DSP engeline takılan değişiklikte ve daha birçok konuda dik duruşunu hiç değiştirmedi...
Ülke çıkarlarını günlük siyaset için harcamadı...
Gerek medyada, gerek halk nezdinde onun için hep iyi bir siyasetçi denildi...
Bu güzel yakıştırmaların yanı sıra beni en çok rahatsız eden nokta, “madem bir siyasetçi böylesine taktir ediliyor, o zaman neden bu ülkede olması gereken yerde değil” düşüncesi oldu....
Bu düşünceler içerisinde yerel seçim atmosferini düşündüm...
Bunun üzerine BBP’nin seçimlere nasıl hazırladığını merak ederek Sayın Yazıcıoğlu’nun görüşlerini almak istedim..


BİR SİYASİNİN DİKKAT ÇEKEN ADAY KRİTERLERİ…

* BBP lideri Yazıcıoğlu’na ilk sorum aday seçiminde ki kriterleri ve hangi yerlerde iddialı olduklarıydı.
Seçimlerinde adayın şaibesiz, bilgili, yetenekli, ekip çalışmasını kavramış olması bizim için önemli diyen Yazıcıoğlu, Sivas, Hatay Merkez, Kahramanmaraş (Elbistan, Göksun, Çağlayancerit), İzmit (Karamürsel, Darıca), Ankara Çubuk, İstanbul (Kağıthane, Sultanbeyli) ve Tekirdağ Çerkezköy’de iddialı olduklarını söyledi.

* BBP’nin hangi bölgelerde iddialı olduğunu öğrendikten sonra, Yazıcıoğlu’na oylar bölünmesin maksadı ile hareket edilmesi ile ilgili düşüncelerini de sordum.

OYUNU KULLANAN SEÇMENE TAVSİYELER…

Yazıcıoğlu, demokrasi de, çok partili sistem içerisinde kimin oyları böleceğine değil, kimin haklı olduğuna bakmak lazım. Korkulara dayandırılarak siyaset yapılmasını biz doğru bulmuyoruz. Korku ile hareket edildiği zaman bu kişilerin yönetim anlayışları önemli olmuyor. Bu seçimlerde de halkımız bilmeli ki beş ayrı birbirinden bağımsız yer için oy kullanacaklar. Bizim vatandaşlarımızdan istediğim aday gösterdiğimiz her il, ilçe ve belde de bizi desteklemesi, Türkiye genelinde öncelik ile İl Genel Meclisi için bize oy vermesi, aday göstermediğimiz yerlerde de kritik bir durum olmasın diye düşünür ise örneğin Ankara, adaya göre oy kullanmasını tavsiye ediyoruz...

SEÇİM BÜTÇELERİNDE Kİ ADALETSİZLİK…

* Son olarak, seçim yarışında siyasi partilerin seçim bütçeleri ile ilgili adaletsizliği ve açılımlarını, bu balamda kendilerinin de bir açılımı olup olmadığını sordum Yazıcıoğlu’na....

29 Mart'ta yapılacak yerel seçimlerde biz hazineden bir kuruş bile almıyoruz kendi imkanlarımız ile seçime hazırlanıyoruz diyen BBP lideri, “AKP, Hazine'den 100 trilyon( kapatma davası kararı ile ceza alınmasaydı 156 trilyon), CHP, 70 trilyon, MHP ise 40 trilyon yardım alıyor. Bunun ile birlikte AKP iktidar olduğu için, “seçilemezsem de devlet kurumlarında bir yer elde ederim, ihale alabilirim düşüncesi ile” bu partiye aday adaylarında bir yığılma oluyor. Buradan da ciddi paralar partiye akmış oluyor”.
Konuşmasının devamında, "Beraber yarış yaptığımız rakiplerimizin giderlerini biz karşılıyoruz. Biz vergi ödüyoruz onlar kasasına koyuyor. Bunun adaleti var mı? Bunun adaleti de ahlakı da yok. Adalet ve ahlak olsa, emekli, dul, işçi, memur, şehit yakınları sefalet içinde yaşarken devletin kaynaklarını hoyratça kullanmazlar" diyerek sitemini de dile getiren Yazıcıoğlu, BBP'de tüm adayların masraflarını kendilerinin karşıladığını vurgulayarak, bazı bölgelerde aday göstermemelerinin tek nedeninin ekonomik sıkıntılar olduğunu da dile getirdi.

(HER DÜŞÜNCEYE SAYGI VE ÖNYARGIDAN UZAK BİR DURUŞ…)

Yazıcıoğlu, partilerin seçim öncesi açılımları ile ilgili de "BBP, kuruluşundan bu yana başı açık-başı kapalı, Kürt-Türkmen, Alevi-Sünni ayırımı yapmadığı için hiç bir açılıma da gerek duymadı” açıklamasını yaptı. Bu konuyu dile getirmesi ile birlikte, "CHP'nin son açılımını hararetle desteklediğini belirtti.

CHP, milletin inancı doğrultusunda her mahalleye Kuran kursu açılmasının cumhuriyet değerlerine zarar vermeyeceğini öğrendiyse bu çok önemlidir diyen Yazıcıoğlu’nun, “bizim iman metremiz yok” bu doğru bir açılım sözleri de, milletin çıkarları olduğu yerde kendisinin nasıl bir duruş sergilediğinin bir göstergesiydi.

*

Merhum Yazıcıoğlu ile yaptığım son görüşmede söyledikleri bunlardı.

Şimdi onu çok seven bizler bu yazı içerisinde geçen konularda onun ne gibi mesajlar verdiğini bir kez daha düşünelim. Özellik ile siyaset yapanlar da Yazıcıoğlu’nun anlattıklarından kendilerine ders çıkarabilirler…

Çarşamba günü “Merhum Yazıcıoğlu’ndan arda kalanlar” yazı dizisinin 2. bölümünde
kendisinin ülkemiz açısından önemli gördüğüm “sivil anayasa” ile ilgili görüşlerini sizler ile paylaşmaya çalışacağım…

***

Ülke olarak zor bir süreçten geçtiğimiz şu günlerden geçmişe doğru yol aldığımızda alaca karanlık ile karşı karşıya kalıyoruz.
Özellik ile de İttihat ve Terakki’den bu yana karanlığı dokuyanlar bugün yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayınca kimin eli kimin cebindeymiş, bu eller hep birlikte neler yapmış neler diyoruz…
Diyoruz da…
Bir türlü çözüm için gerekli olan yolu kat edemiyoruz…
Tam biraz yol aldık derken, karanlık dokuyucuları başka bir yolu kapatıyor…

Gelişmeler ışığında yorumlama yapıldığında ise terör örgütleri eski gücünü yitirdi ve Ergenekon operasyonu ile birlikte eli zayıflatıldı deniliyor ama hemen bir diğeri ortaya çıkıyor…
İktidar demokratik açılımlar da ilerliyor derken de, bir bakıyoruz kapatma davası, e muhtıra gibi ilkel girişimler ile boğuşuyoruz…
İşte tam bu noktada başa dönerek ülke olarak yaşamak zorunda bırakıldığımız sorunların kesin çözümüne nereden başlanmalı sorusu ile karşı karşıya kalıyoruz.


YAZICIOĞLU: SİVİL BİR ANAYASA ŞART…

Bu soruya yanıt olabilecek çözümün ne olduğunu dava adamı rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu ile da birçok kez konuşma fırsatım olmuştu.
Yazıcıoğlu, "Tek çıkış en kötü durumda bile (Kapatma davasını kast ediyor) Anayasa değişikliğidir" demişti.
Bu düşüncesini her platformda dile getiren Yazıcıoğlu, “Ben 93`den bu yana yeni bir sivil anayasa çıkmalıdır, bu darbe döneminin anayasası yerine katılımcı, demokratik bir anayasaya ihtiyacımız vardır. Burada anayasa mahkemesinin yapısı da ele alınmak suretiyle bu anayasa çerçevesinde Türkiye geçek anlamda bir demokratik zemine oturmalıdır diyorum. Bu konuda imkan var mıydı? Evet vardı, birçok dönem bu imkanlar doğdu, birkaç tane elitin bu işin içine katılıp katılmaması değildir. TBMM`de usullere uygun şekilde bu anayasa hazırlanabilir, sivil toplumla, sendikalarla meslek teşekkülleriyle paylaşılır, arkasından da referanduma götürmek suretiyle bu gerçekleştirilebilirdi” demiş ve “en azından anayasa değişikliği olmasa bile siyasi partiler yasasını bile değiştirmediler” sözleri ile de sitemini dile getirmişti.

YARGI İŞİNİ YAPIYORKEN YASAMA DA GÖREVİNE DEVAM EDİYOR…

Birçok konuşmasında, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini 93`ten bu tarafa söylediğini de dile getiren Yazıcıoğlu, o günlerde 367 meselesinden dolayı meclisin tıkanarak referanduma gidip o sırada bir anayasa değişikliği olmasını da örnek göstermiş ve “Cumhurbaşkanını doğrudan halk tarafından seçilmesini sağlayacak bir referandum oldu Türkiye`de şimdi kim hatırlıyor? Yani mecbur kaldıklarında, ihtiyaç duyduklarında yapıyorlar. Şimdi de sorun şu, bir partiye dava açıldığı ortamda anayasa yapılamaz. Onlar açısından doğru, ama yargı işini yapıyorken yasama da görevine devam ediyor. Bir dava açıldı diye hayatı durduracak halimiz yok. Yasama falan parti kapatılmayacak diye bir kanun çıkacak değil ya. Falan partinin davasını durdurun diye yasa çıkaracak ta değil, siyasi partiler yasasını değiştirecek bu da yapılabilir kaldı ki benim söylediğim bu da değil, falan partiye kapatılma açılmış onu kurtaralım değil kimse itfaiye görevi görecek değil benim dediğim Türkiye yanıyor Türkiye gidiyor. Benim dediğim bir ilke”.
Keşke içinden cımbızla çekmek yerine mini paketler mikron paketler yapmak sureti ile yürekli bir şekilde tavrımızı ortaya koysaydık “ sözleri ile de en zor zamanda bile neler yapılabileceğini söylemişti.

Kısacası Yazıcıoğlu, kaos ortamından çıkmak için “12 Eylül rejiminin dayattığı Anayasa değiştirilmeli, üniter yapı korunarak acilen yeni ve sivil bir Anayasa hazırlanmalıdır. Anayasa Mahkemesinin yapısı değiştirilmelidir. Siyasi partiler yasası ve seçim kanunu demokratikleştirilmelidir ( İstikrarın ancak adaletin üstünde yükseltilebileceğini düşünüyorum. Adalet olmayan her sistem vicdanları yaralar. Adalet olmayan her sistem sonunda çöker. Kaos getirir). Siyasetin finansmanı şeffaflaştırılmalıdır. Dokunulmazlıklar, kürsü dokunulmazlığı hariç kaldırılmalıdır” fikrini savunurdu.

CHP karşı bile çıksa muhalefetin diğer kesimi katılıyorsa Türkiye`yi referanduma götürecek şekilde anayasa değişikliği yapılmasının şart olduğunu da söylerdi.

YAZICIOĞLU CHP’NİN TUTUMUNDAN RAHATSIZDI…

Yine kendisiyle yaptığımız bir söyleşi de anayasa değişikliğine karşı çıkan CHP’ye kızgınlığını “Sadece din karşıtlığı ve yasaklarla var..Devlet benim, halk benim, cumhuriyet benim, Atatürk benim, meclis benim diyor..Deli Dumrul misali köprü başında durmuşsun, statükonun verdiği imkanları kullanarak dur-geç yapıyorsun.. Anayasayı değiştirtmem, özgürlükleri vermem diyorsun. Sen bela mısın?” sözleri ile dile getirmişti.

*

O HEP YANLIŞIN KARŞISINDAYDI…

Yazıcıoğlu’nun bu sözleri muhalefete örnek olsun…

“İktidara gece yarısı muhtıraları verildiğinde de, müdahaleye kalkışıldığında da herkesten evvel benim çelik gibi durduğumu herkes biliyor. Bu benim tutumum. Benim görüşüm. Ben AKP’yi eleştiririm ama CHP gibi eleştirmem. Ben bu taraftan eleştiririm. Bu tarafı da hizaya getirmek için çalışırım”…
--------------------
İstanbul’un bir ilçesinde MHP adayının CHP adayını desteklemek için seçimden çekildiği, seçimi kazanan CHP’li başkanın, MHP’li başkan adayına belediyede koltuk verdiği iddiaların gündeme geldiği şu günlerde, bu tarz yakınlaşmalardan rahmetli Yazıcıoğlu’nun da söz ettiği aklıma geldi.
22 Temmuz seçimlerine çok kısa bir süre kaldığı günlerde Yazıcıoğlu, mevcut sistemin, MHP’ ye ve CHP’ye yardımcı olduğunu ve bir koalisyon için uğraştığını ifade etmişti. (CHP- MHP koalisyonunu kurdurmak istediklerini ben 1,5- 2 yıl önce de söylemiştim. Sistemin şu an aklına yatan, onlar için en iyi model bu. Yani bunu oluşturmaya çalışıyorlar)



Merhum Yazıcıoğlu ile yaptığım söyleşilerden derlenen değerlendirmelerini önümüzde ki günlerde de sizler ile paylaşmaya devam edeceğim.(Terörün sona ermesi, Ortadoğu meselesi, Ergenekon ve başörtüsü yasağı)…

***

Yazıcıoğlu'nun Cumhurbaşkanı 'na sunduğu paket neydi?

Merhum Yazıcıoğlu'ndan arda kalanlar (3)…
Hain pusu...
Aktörleri aynı,figüranları farklı...
Amaçları olduğunu sanan, ama bu dünyadan amaçsız göçüp gidecek olan...
Bastıkları her yerde ise hain bir pusu bırakan...
------------------------
Bu kez Dicle ve Hakkari’de hain pusularını kurdular...
Bir yerde mayın patlattılar, diğer yerde askeri birliğe taciz ateşi açtılar..
Hainler , Dicle'de 9, Hakkari Şemdinli'de de 1 askerimizi şehit ettiler....
------------------------
Peki daha kaç vatan evladını teröre kurban vereceğiz...?
Yazı dizimizin bu bölümünde rahmetli Yazıcıoğlu’nun PKK ve terörün önlenmesi ile ilgili görüşlerine yer vereceğiz...
--Merhum Yazıcıoğlu’na Dağlıca baskınının ardından görüşlerini sormuştum. Sözlerine “Başta aileleri olmak üzerine bütün milletimize sabır ve metanet içerisinde milli bir kararlık içerisinde birlik beraberlik temenni ediyorum” diyerek başlamıştı.
Bu saldırıyı çok önemli buluyorum diyen Yazıcıoğlu,sebebini ise şu sözler ile açıklıyordu:
“Bu son iki saldırıda sızma yapılmış bizzat birliklerimize yaklaşarak fiili olarak saldırılmış. Çünkü ondan öncesinde işte insanlara para vererek başka sebeplerle taşeron olarak kullandıkları insanlarla mayın döşüyor, eline cep telefonu veriyor, işte askerlerimiz oradan geçerken mayını patlatıyordu. Yani bu çok kalleşçe vur kaç taktikleriyle, teknolojiyi kullanarak yapılan eylemlerdi.”
"TEDBİRLER PAKETİNİ CUMHURBAŞKANI`NA SUNDUM"
Terör örgütü, 1984"ten sonra en geniş çaplı baskın hareketini yapmış oldu diyen Yazıcıoğlu, bu saldırının ciddi şekilde irdelenmesi sorgulanması gerekiyordu da diyerek “ Ben bu çerçevede Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, güvenlik güçlerimizin yapması gerekenlerle ilgili bir takım projeleri Cumhubaşkanı Gül’e verdim” demişti.
“ANTİ TERÖR TİMLERİ KURULMALI”
Daha önceleri yapmış olduğu açıklamalar çerçevesinde, “hükümet ve gerekse güvenlik güçleri maalesef söylediğim noktaya geldi” ifadelerini kullanan Muhsin Yazıcıoğlu “Arka tarafta ekonomik, sosyal, eğitim gibi tedbirler ülkeyi kalkındıracak, teröristlerin insan kaynağını, istismarı önleyecek tedbirler önlemler alınırken, aynı zamanda hukuki önlemler de alınırken diğer tarafta silahlı bir örgüt var karşınızda. Bu örgüt gizlidir. Adam gündüz işinde akşam terörist. Tabi böyle bir örgüt karşısında düzenli ordulara mücadele etmek mümkün değildir. Onlar görünmüyor bizim ki meydanda geziyor. Tabi ki bundan zarar göreceğiz. Onun için çok iyi yetiştirilmiş, anayasa üzerine yemin etmiş, hukuk bilgisine sahip ve karar verme ve bunu kullanma yetkisine sahip özel timler kurmak lazım. Anti terör timleri” önerisinde bulunmuştu.
"TERÖRLE MÜCADELE YÖNTEMİ DEĞİŞTİRİLMELİ"
Merhum Yazıcıoğlu, İçeride bunu özel harekât timleri ile aynı ölçüde yetiştirilmiş olarak sınır ve sınır ötesinde de özel kuvvetler marifetiyle bunlar yapılmalıdır diyerek, “ Bu günkü terörle mücadele konsepti mutlaka değişsin. Mobil hareketli yeri geldiğinde tek başına, yeri geldiğinde üç beş kişi operasyon yapabilecek yetki ve kabiliyette vatan evlatlarımızla bu mücadeleyi yapmalıyız. İçeride ve dışarıda direk bunların yuvalarını dağıtma emri almalı bunlar. Elebaşlarını da halletme emri almalıdır. Paketleyip getirebiliyorsa getirecek, getiremiyorsa yerinde imha edecek. Bunun başka bir yolu yordamı yok. Bu sınır ötesi ve okyanus ötesi diye de ayırım yapmayacak. Nerde ise orada bulacak” açıklamalarında bulunmuştu.
"ULUSLARARASI HUKUK BUSH`A (Eski ABD Başkanı) YOK DA BİZE Mİ VAR?"
Yazıcıoğlu, "Biz bunu yaparsak işte uluslararası hukuk vesaire" gibi bir çok şey çıkarıyorlar. Halbuki ABD başkanı Bush, "11 Eylül olayından sonra dedi ki intikam alınacak, mağaralarında inlerinde imha edilecek" demişti. Peki, onların teröristleri için uluslararası hukuk dinlenmiyor da, niye bize gelince böyle oluyor görüşünü de dile getirdikten sonra, “Bunun için yeni bir konsept dedim. Tabi bu önerilerimi yaparken sır boyu uydu kiralayalım onunla gözetleyelim. Yani bugün biliyorsunuz Google"dan uydudan kendi kapınızın adresini buluyorsunuz kapınızın önündeki arabaların hareketlerini bile takip ediyorsunuz. Peki, biz neden sınır boylarımızda böyle bir teknolojiden yararlanmayalım. Devletimiz fedakârlık yapsın böyle bir uydu kiralasın. Ve terörle mücadele yasası bu anlamda değiştirilsin dedim” demiş ve bunları teklif ederken öbür tarafta da son anı bir daha tespit edeyim diyerek Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerini kapsayan bazı ilçelere gittiklerini, her hangi bir güvenlik önlemi almadan vatandaşın içerisinde gezdiğini anlatmıştı.
Yazıcıoğlu, “Gençlere "Ne istiyorsunuz?" dedim, onların söylediği birincisi "Huzur istiyoruz, kaliteli eğitim istiyoruz, buraya kalıcı öğretmenlerin gelmesini istiyoruz ve üniversitemiz olsun, yatırım olsun işsizliğe çare üretilsin." Ve ulusal medyadan şikâyetçiyiz bizi çok kötü tanıtıyorlar. Sanki burası kuşatılmış hepimiz birer terörist adayıyız gibi gösteriliyoruz. Ve buraya gelmek isteyenler gelmiyorlar. Kamu görevlileri buraya geleceği zaman korkutuluyor, ürkütülüyor. Halbuki bakın biz misafirperver insanlarız ve sair diye gençlerle sohbet ettik demişti.
- Yeni bir Irak sınırı çizilsin istediğinizin haberleri medya da yer aldı, bunu gerekçesini biraz açar mısınız? diye bir soru yöneltmiştim Yazıcıoğlu’na...
Cevabı ,”Bildiğiniz gibi Ortadoğu`daki harita Ortadoğu`daki halkların rızasıyla çizilmiş değil. Musul Kerkük bizden koparıldı o zaman İngilizler`in dayatmasıyla böyle bir sınır çizildi. Bugünkü sınırı koruyabilmek mümkün değildir. Bunun içinde Irak"la Türkiye halkları arasındaki kardeşliğin dostluğun barışın devam etmesi için iki ülkenin rızasıyla yeniden bir sınırın çizilmesi lazım. Ama bu sınırdan biz zarar gördüğümüze göre biz temenni ediyoruz ki diplomasi yoluyla yeni açılım yapılabilir. Eğer bu olmazsa güç kullanmak suretiyle her halükarda biz yeniden bu Irak sınırını yeniden çizmek zorundayız. En az 35 kilometre girmek suretiyle orada bir tampon bölge oluşturmak ve sırtımızı Gabar dağına Cudi dağına vererek ülkemizi korumamız lazım” olmuştu.
Yazıcıoğlu ile yaptığımız diğer bir röportajda, PKK, ASALA`nın dönüşü bir örgüt demiş ve "Irak"ın Kuzeyinde kurulacak olan yapı bir Kürt Devleti değildir.O Musevi bir Kürt devletini gerçekleştirmek üzere hazırlanmış bir Koçbaşıdır." İfadelerini kullanmıştı.
Olayları bağımsız, tek başına ele alarak değerlendirmek yanlışdır da diyen Yazıcıoğlu, Dağlıca baskını da dahil olmak üzere meydana gelen olayları sadece PKK"nın yaptığı kanaatinde değilim. Onun arkasında yine Amerika ve İsrail olduğunu açıkça ifade ediyorum. Bunu ispat edecek bir çok emare ve delili ortaya koyabiliriz demişti...
İşte Merhum Yazıcıoğlu’nun PKK ve terörün sona ermesi ile ilgili görüşleri bu şekildeydi. Benim şu an en çok dikkatimi çeken de Cumhurbaşkanı’na bu konu ile ilgili sunduğu paketti. Dilerim Sayın Gül, gereğini yapar.
1 Mayıs...
Geçen yıl 1 Mayıs'ta yaşanan olayları değerlendiren Muhsin Yazıcıoğlu, ''Abes bir şey bunlar. Toprağın uyanışı, barış kardeşlik olan Nevruz'u kabusa dönüştürüyoruz. İşçi sorunlarının gündeme getirileceği 1 Mayıs İşçi Bayramı'nı da yine her yıl kabusa dönüştürmeyi başarıyoruz. Bayramsa bayram gibi kutlanmalı" diye konuşmuş ve “ işçi temsilcilerinin, işçi bayramını ısrarla gerginlik sebebine dönüştürerek, eylem gününe dönüştürmesini doğru bulmadığını dile getirmişti.
Yazıcıoğlu, “Hükümet eğer Taksim Meydanı'nın gerçekten güvenliğe uygun olmadığı ve provokasyonlarla ilgili bilgi edindiyse, bunu işçi temsilcilerine bildirdiyse, o zaman da işçi temsilcilerinin gösterilen alanda bu kutlamaları yapmasının ne zararı var?” diye de sormuştu...
Bakalım bugün neler olacak...?

Yazı dizimizin son iki bölümünde de Merhum Yazıcıoğlu’nun önemli konularda ki değerlendirmelerini sizler ile paylaşmaya devam edeceğim...

***

İnsanlık adına bozulması gereken oyun, "Ne"...?

Kabine değişti…
Eskiler ile yenileri arasında farkı önümüzde ki günlerde göreceğiz.
Şimdiden karamsar bir tablo ortaya koymak istemiyorum ama pekte ümit var olduğum söylenemez.
Nede olsa görülen köy kılavuz istemiyor…

*
Şimdiye kadar gördüğüm ve bakan olsam şunu yaparım, bu sorunu çözerim diyen hiçbir milletvekilinin sözünü tuttuğunu görmedim.
Değişime uğradıklarını ise “artık onlara ulaşamamaya başladığında” çözmeye başlıyorsun zaten…
Tabi Sayın Bülent Arınç’ı bu tiplerden ayrı tutuyorum. Sadullah Ergin’de kişiliğini değiştirmezse özellik ile “sivil anayasa konusunda” iyi adımlar atılabilir. Nihat Ergin’i hiç saymıyorum. Pek havalıdır, diğer mahalleye şirin gözükmeyi pek sever. Diğer isimlerin ise birebir icraatlarına şahit olmadım.
Göreceğiz…!


Şimdi gelelim çözüm bekleyen sorunlardan başörtüsü ve Ortadoğu ile ilgili olarak Merhum Yazıcıoğlu’nun söylediklerine:

BAŞÖRTÜLÜLER İKİNCİ SINIF İNSAN GÖRÜLEMEZ
Tarih 21 Ağustos 2005’di…
BBP’nin sıkıntılı bir dönemden geçtiği günlerdi.
Kağıthane İlçe Teşkilatı, eski başkan Mücahit Sezgin Reis öncülüğünde basına yönelik bir yemek düzenlemişti.
Bu yemeğe katılan rahmetli Yazıcıoğlu’da, 12 Eylül döneminde gördüğü işkencelerden başörtüsü sorununa kadar birçok konuda önemli açıklamalarda bulunmuştu.
“Başörtülüler ikinci sınıf insan görülemez” sözü de yanılmıyorsam Vakit gazetesinde manşet olunca partide yeniden bir toparlanma olmuş ve kendisi
Sivas’tan milletvekili olarak meclise girmişti.
O günde dahil olmak üzere başörtüsü problemini hiç görmezden gelmediğini söyleyebilirim.

BAŞÖRTÜLÜ MAĞDURLARI HİÇ YALNIZ BIRAKMADI
28 Şubat`ın en karanlık günlerinde başörtüsü mağdurlarının yanında yer alan ve her fırsatta problemin tek kalemde çözülmesi gerektiğini söyleyen Yazıcıoğlu, “Din ve vicdan özgürlüğünü genişletirseniz laikliği de o kadar rahatlatmış olursunuz. Bunu bir rejim sorunu gibi görmek yerine milletimizin en tabii ve insani inanç hakkı olarak görmek gerekir" derdi.
Bu sorunu çözmek için "Yasaklayalım sorun bitsin" dememiz mümkün değil. Tam tersine bu gerilimi yaşamayalım. Herkes eğitimde, çalışma hayatında, siyasette fırsat eşitliğine sahip olsun. Türkiye anayasada belirtildiği şekilde laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olsun diyen Yazıcıoğlu, Türkiye’nin halen demokratikleşemediğine, din ve vicdan özgürlüğüne, fikir özgürlüğüne dayanan ortak değerler etrafında buluşamadığına, en önemlisi bir hukuk devleti olamadığına vurgu yapardı. Ve bütün problemin buradan kaynaklandığını söylerdi.

BAŞÖRTÜSÜ SERBESTLİĞİ KUTUPLAŞMAYI ÇÖZER
Yazıcıoğlu, MHP ve AK Parti'nin teklifi ile meclise gelen CHP’nin girişimi ile Anayasa Mahkemesi engeline takılan başörtüsü değişikliği ile ilgili tartışmaların yaşandığı günlerde üniversite öğrencilerine başörtüsü imkanı getirirken kamu hizmeti verenler kavramını kullanarak daha geniş bir yasak alanının oluşturulmaması gerektiğini ve ''Kamusal alanlarda ve kamu hizmetlerinden yararlanmaları konusunda hiçbir gerekçeyle insanlar arasında ayrım yapılamaz ve farklı muameleye tabi tutulamaz'' ifadesinin eklenmesini teklif ettiklerini söylemişti.
CHP'ye de meseleye hırçınlıkla, keskin bir yaklaşımla bir rejim sorunu edası içerisinde yaklaşmaması temennisinde bulunmuştu.
Başörtüsüne serbestlik geldiğinde kutuplaşmalar olur iddiaları karşısında ise, bu düşüncenin yanlış olduğunu, kutuplaşmanın yasak kalkmadığı sürece olduğunu ve olacağını ifade ederdi.
Başörtüsü sorununun çözümü konusunda atılacak olumlu, ama mutlaka sürdürülebilir bir çözüm yöntemine her zaman katkıda bulunacaklarını ifade eden Yazıcıoğlu’nun, bu sorunun çözümü büyütülmemeli ki diğer sorunlarımızı çözmek için adım atabilelim sözleri bakalım ne zaman gerçekleşebilecek…

ORTADOĞU…
Yazıcıoğlu, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’in TBMM’de konuşma yaptığı gün, konuşmasını protesto etmek için Genel Kurula girmemişti.
Bunun sebebini şu sözler ile açıklamıştı…
“Türkiye kavga eden iki tarafı bir araya getiren, o ikisinin ellerini kavuşturan bir ülke görüntüsü vererek böylece AB nezdinde daha itibar kazanmış ve dünyada Orta doğuda arabuluculuk yapabilecek bir ülke konumu elde etmiştir. Böyle bir görüntü vermiştir. Bunların olumlu tarafları da görüyorum ancak birilerinin bu işleri tamamen de yutmadığımızı bunların sadece sahneye konan bir fotoğraf olduğunu asıl Orta doğuda yapılmak istenenlerin farkında olduğumuzu göstermesi lazım. Ben bu farkında olduğunu gösteren bir simge olarak TBMM’de maalesef tek başıma kalarak bir tepki gösterdim”.

İSRAİL İŞGAL ETTİĞİ TOPRAKLARDAN ÇEKİLMELİ
Yazıcıoğlu, Ortadoğu`da kalıcı ve sürdürülebilir barışın sağlanabilmesi için herkesin katkıda bulunması lazım. Bizim de arzu ettiğimiz şey Ortadoğu`da kalıcı ve sürdürülebilir bir barış ortamının sağlanabilmesidir. Bunu sağlayabilmek için tabii ki temel hak ölçülerinin ortaya konulması lazım. İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi ve Kudüs’ün altını oyan çalışmalarına son vermesi lazım ifadelerini de kullanmıştı.
Türkiye Ortadoğu`da Büyük Ortadoğu Projesi`nin (BOP) eş başkanı olduğunu ifade ederek bu yörede asıl proje sahibi olan Amerika Birleşik Devletlerinin projesine katkı sunuyor diyen Yazıcıoğlu, `Perez ağzında mavi emzikle gelmeliydi`teklifinde de bulunarak, “Siyonizm’in tarihinde İsrail’in dayandığı Siyonist hüküm tarihinde Kana çok farklı bir yere oturmaktadır. Bunun İsrail açısından misyonu vardır. Dolayısıyla hiç gereği yokken, Kana’yı vurmuş ve orada mavi emzikli bebek de simge haline gelmişti. Ben de Şimon Peres’in Ortadoğu’da dökmüş olduğu kanları hatırlatmak için, ağzına mavi bir emzik alarak TBMM’ye gelse ve önce insanlıktan özür dilese. Bugüne kadar yapmış oldukları, Filistin halkına karşı yaptıkları, dünyada yürüttükleri fitneden dolayı, yürütmüş oldukları bu katliamdan dolayı özür dileyip konuşmasına başlasa TBMM’nin misyonuna daha uygun olmuş olur” sözleriyle de tepkisini göstermişti.

SORUNUN ADINI NET BİR ŞEKİLDE ORTAYA KOYALIM
Yazıcıoğlu, Ortadoğu’da yaşananların adını artık çok net bir şekilde koymamız lazım. İsrail’in topraklarını genişletmek istemesi kendi sözde güvenliğini teminat altına alabilmek için, mücavir alanında bulunan bütün ülkeleri istikrarsızlaştırmak istemesidir açıklamasından sonra soruna teşhis koyarak, tedavi için gerekli olanları sıralamıştı.

KONTROLLÜ İSTİKRARSIZLIK UYGULAMASI
Ortadoğu dünyanın en önemli petrol ve enerji kaynağıdır. Bu petrol ve enerji kaynaklarını ellerinde tutmak istemeleridir. Bu koridoru kontrol altına alarak, buradaki kuyuları elinde tutarak dünyadaki hegemonyalarını sürdürmek istiyorlar. Bunun için de ihtiyaç olduğunda teröre başvuruyorlar. İhtiyaç duyduklarında terörist yetiştiriyorlar. İhtiyaç olduğunda yetiştirdikleri teröristleri kullanıyorlar. Kullanma süreleri bittiğinde de onları hedef haline getiriyorlar.
Önce pivot ülke yapıyorlar pivot örgütler oluşturuyorlar sonra o pivot ülke ve örgütleri hedef ülke haline getiriyorlar. Bu tiyatro hep böyle sürüp gidiyor. Böylelikle kontrollü istikrarsızlıkla yönetiyorlar. Kontrollü istikrarsızlık diyorum çünkü istikrarsızlığı çıkaran eller kendi kontrollerinde bunu yönetiyorlar. İstedikleri anda durdururlar.

İNSANLIK ADINA BOZULMASI GEREKEN OYUN
Türk milletinin bir seyirci pozisyonunda olduğu, sahnede sürekli kostüm değiştiren, sürekli senaryolarını değiştirerek kendi figürlerinde oyunculuk yaptıkları, bir tiyatro seyrediliyor.
Bunu insanlık adına bozmak zorundayız. Buna karşı zaman zaman Kral çıplak diyenlerin olması lazım ve Ortadoğu’da olup bitenlerin, Ortadoğu’daki halkların kavgası olmadığı, Ortadoğu’daki halkları kullanarak bu coğrafya da başkalarının kavgasının yürütüldüğünü fark etmemiz lazım. Teşhis etmemiz lazım. Sonra da buna göre tedavi yolları ortaya koymamız lazım.
İsrail"in Arz-ı Mev-ud hayallerini gerçekleştirmek üzere hazırlanmış olan Büyük Ortadoğu projesine ulaşmak için her yolun denendiğini ifade eden Yazıcıoğlu’nun, eğer bu bölgede sorunları çözeceksek biz kendi kültür kodlarında buluştuğumuz halklarla oturup kendimiz çözelim çünkü biz birbirimizin derdinden anlayacağız, hedeflerimiz, gayelerimiz sadece yer altı zenginliklerini, petrolünü, enerjiyi paylaşmak olmayacak.
Birbirimizin haklarına hukuklarına saygı göstererek burada aynı kıbleye dönen, aynı secdeye başını koyan, aynı kitaba aynı peygambere inanmış olan insanlarız. Sorunlarını bu anlayış içerisinde çözebilmeleri mümkündür ancak bunu mümkün hale getiren de yıllarca Ortadoğu"ya haçlı seferleri düzenlemiş olan zihniyet ve tapınak şövalyeleridir açıklamaları da dikkat çekiciydi.

NÜKLEER ENERJİ
Rahmetli Yazıcıoğlu nükleer enerji üretiminin de önemli olduğunu şu sözler ile ifade etmişti…
“ABD’nin, nükleer enerji ile ilgili İran"a yönelik suçlamaları var, İran"ı vurmak ve zaman zamanda Türkiye"yi kendi partileri haline getirmeye çalışıyorlar. Yıllardır da Türkiye nükleer enerjiye bir türlü geçemiyordu. Çeşitli sebeplerle baskı altında kalıyordu. Bunun kanunu çıktı. Milli bir proje olarak nükleer enerjiyi üretmeliyiz. Kaynak elde etme açısından da Milli ve yerli kaynakları kullanarak belki Türk Cumhuriyetlerini işin ticari olarak içine almak suretiyle bunu başarabileceğimizi düşünüyorum”
Merhum Yazıcıoğlu’ndan arda kalanlar yazı dizisinin son bölümünde, kendisinin Ergenekon ile ve kendisine yönelik oynanmak istenen senaryolar ile ilgili çarpıcı açıklamalarını bulacaksınız.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Şu dağlarda kar olsaydım..
MesajGönderilme zamanı: 05.05.09, 10:22 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Şu dağlarda kar olsaydım...

A. Muradoğlu

amuratoglu@yahoo.com

29 Mart 2009

Bu yazının başlığı "millete çevrilen namluya selam durmadı" şeklinde olacaktı. Gönlüm razı olmadı, çünkü Muhsin Başkan'ın "Sonsuzluğun Sahibi"ne kavuşup kavuşmadığı net değildi.

Çünkü içimizde hala bir parça umut vardı.

Kulağımız "Muhsin Başkan sağ bulundu" müjdesi verecek bir sesi bekliyordu.

İki uzun gün aramaların bir sonuca ulaşamaması yüreklerimizi dağladı.

"Şu dağlarda kar olsaydım/bir asi rüzgar olsaydım/arar bulur muydun beni/sahipsiz bir mezar olsaydım" türküsü kulaklarımda uğuldadı hep.

Ama arayıp bulmuşlardı.

17 yiğit Anadolu köylüsü Muhsin Başkan'larını her tarafın kar ve sis içinde olduğu bir dağın başında arayıp bulmuşlardı.

* * *

Muhsin Başkan, benim kuşağımın gençlik liderlerinden biriydi.

Anadolu'da dumanı tüten "ocak"lardan yetiştik. Eğilip bükülmemeyi, doğruluğu, dürüstlüğü, dik durmayı, memleket sevgisini, her halükarda Anadolu'nun bin yıllık değerlerine sahip çıkmayı öğrendik..

Karışık bir dönemdi, millete tuzak kuran şer odaklarının kardeşi kardeşe düşürdüğü bir ateş çemberinden geçiyorduk.

Bu ateş çemberi içinde büyüyen bir çocuk olarak "Muhsin Başkan" bizim için çok şey ifade ediyordu.

1980 öncesinde hiç yüzünü görmemiştik ama biz onu hakikaten çok sevmiştik.


Muhsin Başkan'la "Mamak zindanı"ndan çıktıktan sonra yüzyüze tanışma imkanına kavuştuk.

O bizim için bir ağabey, bir dost oldu hep, farklı kulvarlara savrulduğumuz halde dostluğunu hiç esirgemedi.

Zaman zaman bir araya geldik, çokça muhabbetler ettik.

Hassas olduğu tek bir nokta vardı, yerliliğe çok önem verirdi. Yeter ki yerli olsun, dış güçlerin güdümünde olmasın. Aradığı tek kıstas buydu.

Milletin demokratik tercihlerine olağanüstü saygılıydı.

Bu yüzden millete karşı gerçekleştirilmek istenen darbelerin karşısında oldu, bir milim dahi yerinden kımıldamadı.

28 Şubat sürecindeki dik duruşu ona yeni düşmanlar kazandırdı, zerre kadar aldırmadı. Alperen gençlerini karanlık tezgahlara çekme girişimleri onun dirayetli liderliği sayesinde akamete uğradı.

Muhsin Başkan'ın dik duruşu olmasaydı bugün izlediğimiz olaylar bambaşka bir mahiyet kazanırdı.

* * *

Ah, işte o hiç arzu etmediğimiz haber geldi, ben yazımı bile bitiremeden geldi ulaştı..

"İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun".

BBP Genel Sekreteri Yalçın Topçu, muhterem liderlerinin vefatını duyururken onu "Selahattin Eyyubi" ve "Alparslan" ile birlikte andı.

Alparslan'ın, Selahattin Eyyubi'nin, Muhsin Başkan'ın aynı camiaya mensup olduğuna ilişkin anlamlı bir mesajdı bu.

Selahattin Eyyubi'nin ve Alparslan'ın torunlarına verilen bir birlik mesaj idi.

Sadece bu mesaj bile Muhsin Başkan'ın durduğu yeri gösteriyor, "dünyada ve ahirette birlikte olmak".

Zaten Muhsin Başkan'ın durduğu ve tuttuğu yeri tanımlamaksızın onun siyasi karakterini çözümleyemezsiniz.

Muhsin Başkan'ın durduğu yer Anadolu'nun bin yıllık tarihinden süzülen değerler dünyasıydı.

O şimdi Rahman ve Rahim olan Rabbine kavuştu, Anadolu'nun özü sözü bir en has evlatlarından biriydi.

Can pazarında gazetecilik

Bilirsiniz habercilikte altı kural vardır, "Ne", "Nerede", "Neden", "Nasıl", "Ne zaman", "Kim"..

Bu altı boyut bir araya gelmeden haber kemale ermiş sayılmaz bizim meslekte.

"İHA" muhabiri İsmail Güneş'in "Bir dağın başındayız, her taraf kar, sis. Her taraf sis" cümlesiyle duyurduğu kaza haberinde bir boyut eksik kalmıştı sadece, "Nerede?"

Ne yazık ki eksik kalan bu boyutu tamamlamak İsmail Güneş'in değil devletin göreviydi.

Çünkü ilk defa haberi bütün boyutlarıyla tamamlamak bir gazetecinin sınırlarını aşmıştı..

Her tarafın kar ve sis içinde olduğu bir dağ başında ayağı kırık kardeşimizin elinden gelen buydu.

Gazetecilikle darbeciliğin tartışıldığı bir ortamda İsmail kardeşimiz, Muhsin Başkan'ı izlemek için bindiği helikopterin düşmesi sonucunda, her yerin kar ve sis içinde olduğu bir dağ başında yaralı şekilde gazetecilik görevini yerine getirmeye çalıştı bu satırları yazarken Güneş kardeşimizin naaşının bulunamadığı açıklaması yapıldı. Dualarımız onunla.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Son durak Taceddin Dergahı...
MesajGönderilme zamanı: 05.05.09, 10:26 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Son durak Taceddin Dergahı...

A. Muradoğlu


amuratoglu@yahoo.com

01 Nisan 2009

Muhsin Başkan'ı son yolculuğuna uğurlamak için Anadolu'nun her tarafından gelmişlerdi.

Kocatepe Camii daha önce böyle bir kalabalık görmüş müydü, hatırlamıyorum.

Ankara, sabahın erken saatlerinden itibaren muazzam bir cenaze törenine hazırlanıyordu.

Camiye doğru akan insan ırmağının içerisine karışıyorum.

İnsanlar üzgün ve hüzünlü.

Otuz, otuz beş senedir hiç karşılaşmayan arkadaşların kucaklaşmaları, göz yaşları..

Kimisi Edirne'den gelmiş, kimisi Kars'tan. Kimisi Bayburt'tan, kimisi Çankırı'dan.

Tanıdık, bildik Anadolu insanları..

Yol kenarlarında ağlayan kadınlar, genç kızlar, kimi başörtülü, kimi başı açık, ama hepsinin de gönlü kırık ve yaralı.

Sanki beklenmedik bir ölümün acısı inmiş insanların yüzlerine.

“Üşüyoruz Koca Reis” pankartları ifade ediyor bu hüznü.

Kocatepe Camii'ne giremeyen onbinlerce insan sokaklarda kıldılar öğle namazlarını.

Ve arkasından cenaze namazı...

İmam “Er kişi niyeti”ne diye seslendiğinde yanımdaki yaşlı amca “Şehadet ederiz Allah'ım, o tepeden tırnağa bir er kişiydi” diyordu gözyaşları içinde.

“Hakkımız helal olsun” nidaları Kocatepe'nin avlusundan Kızılay'a doğru bir uğultu halinde yankılanıyordu.

Anadolu insanı Muhsin Başkan'ı gönül hoşnutluğu içinde uğurluyordu.

Acaba bu kadar sevildiğinin farkında mıydı Muhsin Başkan?

***

Muhsin Yazıcıoğlu bir dava adamıydı..

Alıştığımız, bildiğimiz bir siyaset adamı hiç olmadı.

Ya da şöyle demeliyiz:

Davasıyla kişiliği, davasıyla siyaset tarzı arasında çelişki bulunmayan bir mücadele adamıydı Muhsin Başkan.

O hep kendi doğrularının peşinden gitti.

En sevdiği dava adamlarından biri İstiklal Marşı'mızın şairi Mehmet Akif'ti.

Onun şiirlerinden besleniyordu..

O Mehmet Akif ki Kosova'nın “İpek” kazasından İstanbul'a düşmüş bir yiğit adamdı.

O Mehmet Akif ki şiirleriyle Osmanlı insanının sosyal çilelerine dikkat çekiyordu.

O Mehmet Akif ki yedi düvele karşı İslam dünyasının kalesini müdafaa etmek için Arabistan çöllerinde yola düşmüştü..

Muhsin Başkan'ın Akif sevgisinin belki de en büyük sebebi, Akif'in sarsılmaz imanı ve davasına olan bağlılığıydı.

Mehmet Akif Ankara'ya geldiğinde Taceddin Dergahı'nı kendisine mekan tutmuştu.

O da çok yorgundu, o da çok yorulmuştu...

Milli Mücadele için Ankara'ya geçmişti, İstiklal Marşı'nı da Taceddin Dergahı'nda yazmıştı.

Muhsin Başkan da şimdi Taceddin Dergahı'nda Mehmet Akif'in soluklandığı yerde, ebedi istirahatgahında artık.

Biri Kosova'nın İpek kazasından, diğeri Anadolu'nun Sivas ellerinden..

Bu millet ikisini de çok sevdi..

Muhsin Başkan'ı anlamak isteyenler Mehmet Akif'e baksalar bile yeter.

Ha Mehmet Akif, ha Muhsin Başkan.

Dedim ya, mayaları bir, hamurları da bir.

İnşallah ahirette vuslata ererler.


Bazı notlar

Muhsin Yazıcıoğlu'nun cenaze törenine katılan 17 yaş grubu ve üstündeki gençlerin sayısı beklediğimin çok çok üstündeydi.

*MHP'li ülkücüler de efsanevi Ocak başkanlarını yalnız bırakmamışlardı.

Deyim yerindeyse Muhsin Bey'in cenazesi kısa bir an için bile olsa “Alperen Ocakları” gençleriyle “Ülkü Ocakları” gençlerini birleştirmişti.

*Her gruptan, her cemaatten, her partiden tanıdığım insanlar gördüm hepsi de üzgündüler.

*Törene katılanlar kendi aralarında konuşurlarken Muhsin Bey'in hayatını kaybettiği helikopter kazasının aydınlatılması gerektiğini ifade ediyorlar. Kimse kaza olduğuna inanmak istemiyor. Enkazın geç bulunmasına ise çok içerliyorlar.

*Bazı tanıdığım BBP'lilerle konuştum. Muhsin Bey'in devrettiği mirası ve emaneti taşıyacaklarını söylediler. Muhsin Bey'in kaybının ağır olduğunu kabul ediyorlar ancak “Alperen Ocakları ve BBP yoluna güçlenerek devam edecek” diyorlar..

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 67 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 3, 4, 5, 6, 7

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye