Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Karl Marks'ın Şeyh Şamil hayranlığı
MesajGönderilme zamanı: 03.05.11, 19:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 16:36
Mesajlar: 44
Karl Marks'ın Şeyh Şamil hayranlığı

Yazı Dizisi: Tarikat Gerçeği:

Resim

KARL MARKS VE MÜRİDİZM

İlk bakışta Arapça kelimeye Frenkçe ekle yapılmış bir kelime gibi görünen 'Müridizm' aslında Kafkaslar'daki Rus sömürgeciliğine karşı direniş hareketinin Batı'daki adıdır.

Şeyh Şamil önderliğindeki Kafkas direnci ilginç bir tarikat deneyidir. Direniş savaşı veren ve örgütleyen kahraman Şeyh olarak İmam Şamil askeri ve siyasi önderlikle birlikte ruhani önderliği de yürütür. Şüphesiz hangi yönü ile bağlılarını daha çok etkilediği bilinemez. Bilinen bir şey varsa o da Şeyh Şamil'in destansı mücadelesi ünlü Karl Marks'ı dahi hayli heyecanlandırmış olduğudur. Rusya'yı Sovyetler'e dönüştüren ilham kaynağı Karl Marks, Şeyh Şamil'in mücadele döneminde Londra gazetelerine yazdığı yazılarda Batı dünyasını Müridizm'i var güçleriyle desteklemeye çağırır.

(Bir süre CIA'nın Türkiye istasyon şefliğini yapmış Paul Henze'nin bu konudaki bir makalesinde Karl Marks'ın Rusya karşıtlığı ve Şeyh Şamil hayranlığı ilginç bir not olarak yer alır.)

Şeyh Şamil liderliğindeki Kafkas halkının, istilacı Ruslara karşı olan istiklal savaşında göstermiş oldukları büyük direniş karşısında Karl Marks'ın: "Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya dağlılarından ibretle öğreniniz. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz. Milletler, onlardan ders alınız." şeklindeki sözleri kaydedilmiştir.

ATATÜRK'TEN ÖNCE TARİKAT YASAĞI

06.06.2005

Çoğu kimse 'tarikat yasağı'nın Atatürk'le gündeme geldiğini ve uygulandığını sanır. Oysa ilk resmi büyük yasak kararı ve uygulaması II. Mahmut zamanında, Yeniçeri ocağının kaldırıldığı 1826 tarihindedir.

Bektaşilik o günden itibaren yasadışı ilan edilir, mensupları sürülür, öldürme dâhil ağır cezalara çarptırılanlar olur. Var olan Bektaşi tekkelerine Kadiri, Nakşi ve Mevlevi şeyhlerin halifeleri tayin edilir.

Bir zamanlar Yeniçeri ocağının resmi tarikatı haline gelen ve Osmanlı askeri gücünün manevi dinamosu sayılan Bektaşilik nasıl olmuş da devletin birdenbire neden devletin hışmına uğramıştır? Bu soruya Bektaşiler'in cevabı başka, karşıtlarınınki başkadır.

Tarafsız denebilecek çevrelerin yorumları da henüz tartışmaya açık olmaktan çıkmış değildir. Biz burada ana soruyu dallandırarak cevap arayışlarının çeşitliliğini yansıtabiliriz:
Mistik bir kurum olarak Bektaşilik, mistik bir bedel mi ödemiştir?

Mesele, devletle aşırı derecede içli-dışlı olmanın, ordunun omurgasında konuşlanmış bulunmanın manevi kefareti midir? İyi dönemlerinde düşmana, kötü dönemlerinde kendi toplumuna acı veren Yeniçeri ocağının kozmik diyeti mi ödenmiştir?

Olay devletin hışmı mıdır, yoksa bu sürece doğru en resmi Osmanlı tarikatı halini alan ve mülkiye zümresine hükmeden Mevlevi ileri gelenlerinin hışmı mı?

Bektaşiliğin Rumeli tarafında fazlasıyla hoşgörülü bir yaklaşımla her inançtan insana ardına kadar açık olduğu için yozlaştığı yolundaki 'medreseci' yargının etkisi mi yasağın ana sebebidir? (Bu çevrelere göre Bektaşi tekkesinde şarap içmenin meşrulaşması yozlaşma iddiasının merkezindeki örnektir.) Sultan Abdülaziz zamanında bu yasak kaldırılmış ve Bektaşiler'e iade-i itibar sağlanmıştır.

AMAN OCAK SÖNMESİN
Babadan oğullara geçen şeyhlik meselesi, tasavvuf açısından 'mihenk taşı' niteliğindedir. Allah bazılarına çocuk verir, bazılarına vermez. Yine bazı şeyhlere kendi kanından veya dervişlerinden birini türlü işaretlerle halife kılar, bazılarını da yoksun bırakır.

Bilindiği gibi ne kadar çabalarsa çabalasın ümmetini ıslah edemeyen peygamberler vardır. Aynı şekilde bir ömür çalışmasına ve pek çok güzel insan yetiştirmesine rağmen maddi veya manevi evlatlarından önderlik çıkmayan şeyh de vardır.

Böyle zamanlarda ne şeyhin kendisinden sonrası için bir hazırlık ve işarette bulunur, ne de kendiliğinden herhangi bir halife hakkında 'yeni şeyh budur' diye bir kanaat oluşur. Bu durumda 'aman ocak sönmesin' diye posta biri -çoğu zaman oğul- oturur veya oturtulur. Yozlaşmanın önemli bir kanalı da budur.


***

Yolun yoldan çıkışı

Ömer Lütfi METE


18. yüzyıldan sonra tarikatların yavaş yavaş resmi dini müessese olması çürüyüşün başlangıcı sayılır. Tarikatta 'ruhani hanedanlık' bu süreçte yaygınlaşır 'Yoldan gelme' şeyh yerine, 'belden gelme' şeyhlik bir bakıma kurallaşır. Layık olsun olmasın şeyhin oğlunu şeyh yapmak âdet haline gelir.

İslam âleminin tamamına hükmeder hale gelen Osmanlı'nın zirveden aşağıya yönelişiyle birlikte tarikatlar da gerilemeye başlar. Her çözülüş ve çöküşte olduğu gibi tarikatlarınkinde de sebepler çok karmaşık. Bu yüzden tartışmaya açık tercihlerle özetlemeye çalışmak durumundayız: 18. yüzyıldan itibaren şeyhlik kurumu resmileşmeye ve bir tür 'ruhani hanedanlık' örneği oluşmaya başlar. Peki; 'resmi din' anlayışına karşı Peygamber Mescidi'ndeki dini yaşayışı ihya eden sivil kurumlar olarak doğduğunu düşündüğümüz tarikatlarda 'ruhani hanedanlık' nasıl bir gelişmedir? Bu sorunun cevabını yine aynı dönemlerde tarikat çevrelerinde oluşan terimlerde bulabiliriz: Yoldan gelme şeyh. Belden gelme şeyh. Vefat eden şeyhinin yerine manevi işaretlerle ve yine manevi liyakat esaslarına göre posta oturan yeni şeyh için 'yoldan gelme' ifadesi kullanılır. Böyle durumlarda şeyh daha hayatta iken bir ölçüde belli olan, üstün nitelikleri herkesçe paylaşılan bir mürit yeni mürşit sıfatıyla tarikat zincirini kendisinden sonraki nesle taşır. Kaldı ki daha eski dönemlerde bir şeyhin müritleri arasından birden fazla yeni şeyhin çıktığı ve her biri ile yeni tarikat kollarının doğduğu çok görülmüştür. Ancak 18. yüzyıla geldiğimizde her bir tekke zaten geçmişteki ana yollardan birinin yan kolu olarak dallandığı için Osmanlı coğrafyasında pek çok bağımsız tasavvuf biriminin sivil dağılımı söz konusuydu. Böylece her bir tarikat ocağı yaşatılması öngörülen özgün bir örnek durumuna dönüşmüştü. Kısacası 'yoldan gelme' bir tek şeyh ile ocağın yaşatılması yaygın durumdu. Oysa bir dönem sonra 'belden gelme' denen şeyhlik türü yaygınlaşmaya başlar. Böylece postun babadan evlada geçmesi adet halini alınca ortaya 'ruhani hanedanlık' olgusu çıkar.

EHİL OLMAYANLARIN ZARARI
Bu durum da tarikat yönetiminin ve dervişleri eğitme işinin ehil olmayanların eline geçmesini yaygınlaştırmış, tasavvuf okullarının gerilemesini hızlandırmıştır. Şüphesiz 'belden gelme şeyhlik' ne bu devirde ortaya çıkmıştır, ne de 'her zaman layık olmayanı mürşitlik makamına oturtan sistem' demektir. Çünkü geçmişte de sayısız 'belden gelme şeyh' örneği vardır ve onlarla ilgili bir tartışma yoktur. Hatta tasavvuf dünyasında baştan beri, öz babaları olan şeyhlerini manevi açıdan aşmış büyükler mürşitlerin varlığına ilişkin pek çok örnek üzerinde genel kabul vardır. Bu mesele aslında Peygamberlik kurumunda da görülür. Bilindiği gibi kural olmamakla birlikte peygamber babanın oğlu da peygamberlik makamında görülebilmektedir. İbrahim Peygamber'in oğlu Hazret-i İsmail, Yakup Peygamber'in oğlu Hazret-i Yusuf gibi. Tasavvuf kültürünce şeyh de peygamberin 'manevi vekili' sayıldığı için 'ilahi elçilik kurumu'nda olduğu gibi tarikatta da 'belden gelme halife' uygulaması meşrudur.

SAPLA SAMAN KARIŞTI
Osmanlı'nın bu dönemine gelindiğinde ise bir şeyhin oğlu olmak tekkelere şeyh tayin edilmede adeta siyasetteki gibi peşin öncelik ve kolaylık sağlamaya başlayınca işin rengi değişir. Esasen bu saf renk bozumu, 'tayin eden resmi bir makam'ın varlığını zorunlu kılan tekkeler içi ve tekkeler arası sürtüşmelerle başlamıştır. Kısacası tarikat yol demektir ama bizzat kendisi yoldan çıkmaktadır. Süreç öyle hızlı ve umutsuzdur ki, kendisi de bir tarikat mensubu olan II. Abdülhamit tekke ve dergâhların düzene sokulması için yeni bir girişimde bulunma ihtiyacını duyar ve Meclis-i Meşayih'i (Şeyhler Meclisi) kurdurur, bu kurumla ilgili özel nizamname çıkarttırır. Ancak bütün bunlar tekke, dergâh ve zâviyeleri düzeltmeye yetmez, tarikatların devlet ve halk nezdinde saygınlıklarını tekrar kazanmalarına yetmez. Sayılı bazı ocaklar ve şeyhler hariç 'tarikatın ayağa düşürüldüğü' genel bir yargı haline gelir. Cumhuriyet'le birlikte Atatürk hem bu yozlaşma gerekçesiyle, hem de Osmanlı hanedanına doğal birer müttefik konumunda olacakları için siyasi kaygılarla tekke ve zaviyeleri yasaklayıp kapatan kanunu hazırlattırır. Ancak yasak bir süre sıkı takiple gözetildiği halde tarikatların bir kısmı yaşamaya devam eder. Açıkçası, tarikatı dünyalık bir dükkân gibi algılayanların ocağı söner ama bu kurumları sadece gönülleri arındırmanın aracı olarak gören samimi ve hakiki Sufi okulları gizlice yaşamaya devam eder. Zamanla tarikat yasağıyla ilgili sıkı takip gevşedikçe sahte Sufilik ocakları, yeni türleriyle birlikte geri gelir. Böylece sapla saman günümüze kadar sürecek şekilde bir kere daha karışır; tarikatın sahtecisi ile hakikisi, dünya iktidarı arayanıyla olgun insan yetiştirmeye çalışanı aynı kefeye konur.

Sabah

http://arsiv.sabah.com.tr/2005/05/18/gun108.html


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye