Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: "Yeni İslâmcılık" numarası: Pergelini şaşırmak/ Yusuf KAPLAN
MesajGönderilme zamanı: 10.04.11, 13:46 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 13.04.10, 08:42
Mesajlar: 47
"Yeni İslâmcılık" numarası: Pergelini şaşırmak ya da garpzedelerden sonra şimdi de şarkzedeler! / Yusuf Kaplan


Ali Bulaç ve ekibinin çıkardığı Bilgi ve Düşünce dergisinde başlattığı, Zaman gazetesindeki sütununda birkaç hafta işlediği "Yeni-İslâmcılık" tartışması, internetteki e-gruplardan sonra (dostum Kemal Ersözlü'nün moderatörlüğünü yaptığı Varoluşbilinci e-grubu bunlardan biri), şimdi de kartel medyasına taşınmaya başlandı. Ve dünkü Hürriyet'in Pazar ekinde (Metin Yüksel'in hazırladığı bir dosya ile) "Siyasal İslâm'ın Sonu, Yaşasın Yeni-İslâmcılık" başlığıyla kitlelerin gündemine girmiş oldu.

Bilgi ve Düşünce'de bu konu işlenince ben bu meselenin kısa bir süre içinde Türkiye gündemine taşınabileceğini düşünmemiştim. Yeni-İslâmcılık tartışmasının "mimarı" gibi gözüken Ali Bulaç'ın Hürriyet'teki açıklamalarını görünce biraz irkildim açıkçası. Şöyle diyor Bulaç: "Bu tartışma genişletilmeli. Bu bir dönüşüm tartışması... Başka aktörlerin de bu tartışmaya katılması lazım. Laik, liberal hatta Kemalist aydınların da bu tartışmaya katkıda bulunmaları gerekiyor." (!?)

Peki, dönüştürülmek istenen şey ne? Elbette ki, İslâmcılık. Neden böyle bir şeye ihtiyaç hissediliyor? Bu sorunun cevabını Bulaç, ve ekibinden Yalçın Akdoğan ile Kadir Canatan şöyle veriyorlar (onların ifadeleriyle ama özetle aktarıyorum): Yeni dünya şartlarında eski söylemler anlamsızlaşmıştır. Çatışmacı ve kutuplaştırıcı değil uzlaşmacı temele dayanan kalıcı ve hatta nihâî bir modele ihtiyaç var (!) Bunlar bence son derece yanlış ve de sonuç itibariyle tehlikeli şeyler. Dün Batıcılar'ın söylediklerinin, bugünün neo-liberal postmodern söylemlerle beyinleri tarumar olan pergelini şaşırmış İslâmcıları tarafından tekrar edilmesi.

Burada can alıcı sorun şu: Müslümanlar'ın bu dünyaya kendileri olarak söyleyebilecekleri özgün, esaslı bir şey yok mu? Müslümanlar da dün Batıcılar'ın yaptıkları gibi Batı'da üretilen söylemleri burada ikinci kez ve de son derece berbat bir şekilde tekrarlamaktan başka bir şey yapamayacak durumdalar mı sahiden? “Ne”yle çatışmaya veya kutuplaşmaya girme(me)miz ve uzlaşmamız isteniyor? Elbette ki küresel neo-liberal söylemlerle ve bu söylemleri üreten neo-pagan/seküler Batı hegemonyasının kodlarını, kavramlarını ve kurumlarını otoriter bir şekilde algılayan ulusal statüko ile uzlaşmamız isteniyor bizden! Peki tüm bunlar ne anlam ifade ediyor, neyi gösteriyor bize? Elbette ki, bizi son derece ürkütücü şekillerde ayartan, pergelimizi şaşırtan, zihnimizi körelten, bakışımızı sakatlatan, her şeyi şaşı görmemize yol açan yakıcı ve yıkıcı bir özgüvensizlik sorunu yaşadığımızı ve iflah olmaz bir yenilgi psikolojisinin pençesinde traji-komik bir şekilde kıvrandığımızı gösteriyor.

Nasıl Batıcılık, yenilgi psikolojisinin bir ürünü idiyse, bu Yeni-İslâmcılık numarası da aynı şekilde yenilgi psikolojisinin bir üründür.

Peki, Yeni-İslâmcılık numarası nereden çıktı? Neyin "ses"i, neyin "fes"i?

Hatırlarsanız Ali Bulaç, bir zamanlar "İslâmcılık bitti" demişti. Daha sonraları bu söyleminden vazgeçer gibi olmuştu. Ama öyle anlaşılıyor ki, "İslâmcılık bitti" lafı laf olsun diye söylenmemiş. Yeni-İslâmcılık tartışmasını ortaya atabilmek için gerek duyulan bir adımmış bu!

Burada bir komplo teorisinden filan sözetmiyorum. Bizzat yaşanan bir süreçten sözediyorum. Yaşanan süreç ne peki? Neo-liberal postmodern söylemlerin etkisi ve itkisiyle "zihinsel bir savrulma", bir kayma, bir "kabızlık hâli" yaşanması süreci. İşte bu travmatik süreç, bazı insanları -bilerek veya bilmeyerek- küresel konjonktürleri meşrulaştıracak ve muhkemleştirecek yeni projeler icat etme gayretkeşliği içine girmeye sürüklüyor.

Peki, ne bu? Traji-komik bir özgüvensizlik sorunu yaşayan ve sonra da her yapıp ettiği şeyi yenilgi psikolojisi üzerine kurmaya çalışan insanların içine düştükleri tıkanmışlık, kıstırılmışlık; zenci veya azınlık psikolojisi hâl-i pür melâli. Yani hiçbir zaman Özne (kendisi üreten, kendisi tanımlayan, kendisi belirleyen, kendisi konuşan, kendisi söyleyen, söz ve iddia, asâlet ve şahsiyet sahibi) olamayan, Özne olma çabası gösteremeyen, sürekli olarak Nesne (tüketen, tanımlanan, belirlenen, Batı'da konuşulanı konuşan, Batı'da söyleneni söyleyen ve papağan gibi tekrarlayan, söz ve iddia sahibi olamayan, söz ve iddialarını terkeden ve "asalak") olmaya (ve donakalmaya) mahkûm olan acınası bir hâlet-i ruhiye.

Oysa bu arkadaşların kavrayamadıkları can alıcı nokta şu: Biten ve dönüştürülmesi gereken şey İslâmcılık değil; neo-pagan/seküler, uygar barbar Batılı paradigmadır. (Biz ne kadar "İslâmcılık bitti" gibi lâflar edersek edelim; Batılılar ve yerli laikçiler vesaire, biten şeyi İslâm olarak algılıyorlar. Bunu da bir kenara not edelim).

Dün, Batı veya Avrupa-merkezciliği İslâmcı söylemler çökertmişti. Yine, sömürgeciliğe karşı en esaslı ve de destansı direniş ve varoluş mücadelesini İslâmcı hareketlerin başını çektiği Müslüman toplumlar vermişti. Bugün bir taraftan demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi ayartıcı sloganlar atıp, öte taraftan da dünyayı "babalarının çiftliği" hâline getiren, orman kanunlarını hâkim kılmaya çalışan; haksızlığı, hukuksuzluğu, açgözlülüğü meşrulaştıran; doğa, insan, kozmik dünya ve Tanrı arasındaki ilişkileri tarumar eden neo-pagan ve seküler Batılı modern veya postmodern paradigma (her ne zıkkımsa artık!) iflâs etmiştir.

Neo-pagan ve seküler Batılı kodlara, hegomanya ve yeni-sömürü biçimlerine direnebilecek, üstüne üstlük de insanlığın sorunlarına evrensel ve küresel cevaplar üretebilecek tek esaslı medeniyet tasavvurunu İslâm'ın sunacağı artık anlaşılmıştır.

Böyle bir ortamda İslam'ın dünyanın sorunlarını anlamlandırma ve cevap üretme dinamizmini, imkânlarını ve potansiyelini berhava edecek, tuzla buz edecek Yeni-İslâmcılık gibi Müslümanlar'ı Nesneleştiren projelerle uğraşmak, Batılılar'ın İslâm'ı protestanlaştırma projelerine çanak tutmaktan ve su taşımaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Ali Bulaç ve ekibinin izledikleri yol, "çıkar yol" değil; çıkarcıların küresel çıkarlarını azamî düzeye çıkarmalarına yarayacak bir çıkmaz yoldur!

Yaklaşık yarım asırdan bu yana İslâmî söylemlerin temellerini atan, teorik çerçevelerini belirleyen ve hatta bunları ekol düzeyine çıkaran, "üstad"lar birbirleriyle "konuşmadılar"; birbirlerinin ortaya koydukları çabaları, çalışmaları, söylemleri kendi aralarında ve birlikte tartışma, geliştirme, açımlama yoluna gitmediler. Hep kendi fildişi kulelerine çekildiler; kendileri konuşup kendileri dinlediler! Yani hep monoloji yaptılar, hiç diyalojik bir konuşma, tartışma, musahabe (sahiplenme, dostluk, sohbet), muhasebe (sorgulama/eleştiri) çabası içine girmediler.

Dolayısıyla her türlü tartışmaya, müdahaleye, geliştirilmeye, üzerine yeni şeyler bina edilmeye müsait ufuk ve çığır açıcı, ortak bir düşünce geleneği icat edilemedi. Ali Bulaç'la son örneğini yaşadığımız bu "üstad"lar, birbirlerinin geliştirdikleri teorik bulgular, keşifler, yolculuklar üstüne yeni şeyler ilâve etme kaygısı ile hareket edebilmiş olsalardı, bugün İslâmî söylem, çok güçlü, dinamik, diyalojik, açık uçlu ve yaratıcı bir düşünce geleneği icat edebilir ve bu gelenek hem Türkiye'nin en güçlü düşünce geleneği olabilir, hem de İslâm dünyasının ve hatta dünyanın ilgisiz kalamayacağı bir düşünce geleneği katına yükselebilirdi.

Ben burada "üstad"lar anlayışını yıkmak gibi, öncekilerin (örneğin Yaşar Kaplan'ların) yaptıkları "çocuksu" bir çağrıda bulunmuyorum; çünkü böylesi bir şeyi acziyet ve zafiyet olarak görüyorum. Aksine ben, tam tersi bir öneride bulunuyorum: Artık sadece son elli yıldan bu yana değil, yaklaşık 150 yıldan bu yana ortaya konan İslâmî düşünce birikimiyle ve 1500 yıllık İslâmî düşünce geleneğiyle diyalojik bir konuşma, tartışma, eleştiri, analiz, musahebe ve muhasebe çabası içine girmemiz gerekiyor.

Eğer son 50 yıldan bu yana Necip Fâzıl'la başlayan, Sezai Karakoç'la, Nurettin Topçu'yla devam eden, Cemil Meriç, Nuri Pakdil, İsmet Özel, Rasim Özdenören ve Ali Bulaç'la gelişmesi gereken ama tıkanan İslâmî bir dil ve söylem icat etme çabalarını diyalojik, analojik ve eleştirel bir dille tartışabilme ve bu insanların birbirlerinin söyledikleri şeyler üzerine bir şeyler söyleme cesareti, basireti, feraseti gösterebilseydik, bugün burada olmaz ve "öksüz" kalmazdık; çok daha farklı, güçlü, gönendirici, ufuk ve zihin açıcı bir yerde olurduk.

Eğer vahyin merkezinde yer aldığı gelenekle yaratıcı ilişkiler kurabilseydik, bugün büyük bir özgüvensizlik sorunu yaşayan ve yapıp ettiği her şeyi yenilgi, azınlık veya zenci psikolojisi üzerine kuran, kurgulayan, yapmaya kalkışan ve sonuç olarak hep Batı'dan esen rüzgârlara, söylemlere, konjonktürlere göre (aksiyoner ve kurucu yani Özne'leştirici değil, reaksiyoner ve savunmacı yani Nesne'leştirici tavırlar, tutumlar ve söylemler geliştirerek) vaziyeti idare ederek vaziyeti kurtarma acziyetleri ve zafiyetleri sergilemezdik.

Kendi fildişi kulelerimize çekilip, kendi bağımsızlığımızı kurma ve koruma acziyeti ve zafiyeti sergilemek ve birbirimize gözlerimizi, kulaklarımızı, zihinlerimizi kapamak; sevgilerimizi, saygılarımızı; takdir, teşvik ve eleştirilerimizi esirgemek, çok görmek, saklamak yerine, hem 50 yıllık birikimle, hem 150 yıllık birikimle, hem de 1500 yıllık İslâmî düşünce geleneğiyle yaratıcı ilişkiler kurma çabası içinde olsaydık, bugün İslâmî referans sistemini (=vahyi) eksene alarak; bir yandan İslâm düşüncesi, kültürü, sanatı, ilim ve siyaset geleneği ve medeniyeti ile, öte yandan da hem hâkim kültürle, hem de tüm diğer kültürlerle ve medeniyetlerle sinerji yaratacak imajinatif ilişkiler kurmayı başarabilirdik.

İşte bundan sonradır ki, bizim Müslümanlar olarak, dünyanın yaşadığı can alıcı, köklü, sarsıcı, travmatik düşünsel, kültürel, toplumsal, siyasi sorunları anlamlandırarak bu sorunlara küresel ve evrensel cevaplar üretebilecek yepyeni bir medeniyet tasavvuru geliştirebilme imkânına kavuşabilmemiz mümkün olabilirdi.

Ancak bu imkânı yitirmiş değiliz. Aksine böylesi bir imkâna hâlâ yalnızca Müslümanlar'ın sahip olduğunu görmek gerekiyor. Batı kültürünün sadece fizik gerçekliği (insanın dış dünyasını/sekülerliği), Doğu kültürlerinin sadece fizikötesi gerçekliği (insanın iç dünyasını /J. Milbank'ın deyişiyle "tersinden sekülerlik"i) eksene aldığı; İslâm'ın ise hem fizik, hem de fizikötesi gerçekliği aynı anda mezcettiği gerçeği bile, İslâm'ın Kitap, Mizan ve Hadîd dinamikleri ekseninde böylesi bir medeniyet tasavvurunu geliştirebilecek köklü, esaslı ve çığır açıcı kök-paradigmalara ve anlam haritalarına sahip olan tek dünya tasavvuru olduğu gerçeğini yeteri kadar gösteriyor bize.

Ali Bulaç ve Yeni-İslâmcılık meselesi dolayısıyla şunu söylemem gerekiyor: Ali Bulaç, benim ağabeyimdir; üstelik oldukça alçakgönüllü ve bu yüzden takdîr ettiğim, saygı duyduğum bir insandır. Benim içinde bulunduğum kuşağın yetişmesinde çok büyük katkıları olmuş bir teorisyendir.

Ancak Ali Bulaç'ın da içinde yeraldığı bazı "aydınlar", geleneğe (=vahye) yaslanmak yerine yenilgi psikolojisi ile hareket ettikleri için bugüne kadar hep vaziyetleri idare ederek vaziyeti kurtaracak projeler geliştirdiler.

Oysa yapılması gereken şey tam tersiydi. Pergelin bir ayağını / sabitemizi vahye kilitleyip, aksiyoner ve kurucu / yaratıcı bir ruhla donanarak idareye vaziyet edecek iradeler, yani güçlü, sahih, muhkem, gürül gürül akan; esen konjonktürel rüzgârları püskürtebilecek bir dinamizme ve yaratıcılığa sahip ortak bir düşünce geleneği icat etmenin yollarını araştırmaktı.

Unutmayalım: Geleneği olmayanın geleceği de yoktur. Geleneği gürül gürül akan ve her bir tarafı sulayabilen pırıl pırıl bir nehre dönüştürme çabası göstermek yerine, kendi fildişi kulelerini tercih edenlerin, birbirlerini yok sayanların, görmeyenlerin elenmekten başka kaderleri olamaz. Bu da sonuçta bozuk plak gibi hep aynı şeyleri tekrarlatmaktan, bizi tarihte tatile çıkartmaktan, zamanın dışına itmekten, dolayısıyla esen küresel konjonktürel rüzgârların önünde savrulmaktan, bizi bîtap düşürüp bîtaraf kılmaktan, taraf olamadığımız, iki arada bir derede kaldığımız için de sonunda bizi her dâim oraya buraya savurup bertaraf etmekten başka hiçbir şeyle sonuçlanmaz. O yüzden ne yapıp edip güçlü bir düşünce geleneği sarayı icat etmemiz gerekiyor.

Yeni-İslâmcılık söylemi ve -ilerde hız kazanacak- eylemlerinin, en az yaklaşmakta olan savaş kadar önemsenmesi, ciddiye alınması, tartışılması ve yapılacak yanlışlıkların, atılacak "tehlikeli adımlar"ın şimdiden önlenmeye çalışılması gerektiğini düşünüyorum.

Yeni-İslâmcılık tartışması, aslında, temelde, İslâm'ın Müslüman toplumlarda nasıl bir konuma sahip olduğuna ve olacağına ilişkin geliştirilen tartışmaların bir parçasıdır ve bu söylem -bunların aktörleri pek öyle olmadığını düşünseler de- İslâm'ın hem Müslüman toplumlardaki hem de dünya genelindeki belirleyici konumunu sarsacak bir niteliğe bürünme tehlikesi taşıyor.

Bu tartışmanın aktörlerinin, böyle bir şeye soyunduklarını söylemiyorum; bunu söylemem mümkün değil; ama Yeni-İslâmcılık söyleminin teorik temellerine, esin ve besin kaynaklarına, dolayısıyla vaadlerine bakınca, meselenin, zamanla kontrolden çıkacağını, İslâm'ın Müslüman toplumlar üzerindeki sürgit artan belirleyici etkisini ve konumunu sarsmakla sonuçlanacağını görebileceğimizi düşünüyorum. Bunun zamanla siyâsî bir projeye dönüştürüleceğini ve İslâm'ı Protestanlaştırma ("laikleştirme") Projesi'ni uygulamaya çalışan Amerika'nın başını çektiği küresel aktörler tarafından da -elbette ki önce akademik, sonra da stratejik, siyasî, toplumsal ve kültürel bir proje olarak- benimseneceğini ve destekleneceğini görmek için kâhin olmak gerekmiyor. Son bir yıldan bu yana "Türk laikliği"nin İslâm dünyasına model olarak "pazarlanması" meselenin nereye doğru evriltilebileceğinin apaçık göstergesidir.

Burada atlanan yakıcı nokta şu: "Türk laikliği"nin İslâm dünyasına model olarak "pazarlanma"sına karar veren -çoğu Yahudi- Amerikalı Bernard Lewis, Daniel Pipes, Olivier Roy gibi akademisyenlerin çok değil birkaç yıl öncesine kadar yazdıkları yazılarda "Türk laikliğinin iflâs ettiğini, Türkiye'deki laiklerin beceriksizliklerini" açık açık ilân ettiklerini ve kısa bir süre içinde de Amerika'daki yine çoğunluğunu Yahudiler'in oluşturduğu stratejistler ve -örneğin Henry Kissenger, Richard Perle, Paul Wolfowitz, Dick Cheney gibi- siyasetçiler tarafından da benimsendiğini ve Türkiye'deki laik elitlerin bunu "Türkiye'nin ne kadar önemli bir ülke olduğunu artık Amerikalılar bile kabul ediyorlar" şeklinde algıladıklarını ve dolayısıyla yapılmak istenen şeyleri aslâ kavrayamadıklarını görüyorum.

Dün Türk laikliğini eleştirenlerin bugün Türk laikliğini İslâm dünyasına model olarak pazarlamalarının, bizim gerçekten zihinsel, analitik ve eleştirel melekeleri körleşen laik elitlerimiz tarafından coşkuyla karşılanması oldukça anlamlı ve düşündürücüdür. Düşündürücüdür diyorum çünkü bizim laik etlilerimiz Batılılar'ın dün iflas ettiğini söyledikleri Türk laikliğini neden birdenbire sahiplenmeye ve hangi nedenlerle ve kaygılarla İslâm dünyasına model olarak pazarlamaya kalkıştıklarını anlamadıklarını ve bunu anlayabilecek zihinsel donanıma da, tarihsel ve siyâsî derinliğe de sahip olmadıklarını görüyoruz ve biliyoruz.

Avrupalılar, Amerikan hegemonyasının sınır tanımayacak kadar kontrolden çıkmasından ve AB'yi Balkanlar'ın gerisine hapsedecek kadar kuşatmasından ürktükleri için Irak savaşına karşı çıkıyorlar ama Türk laikliğinin İslâm dünyasına model olarak sunulması konusunda Amerikalılar'la ortaklaşa hareket ediyorlar. Örneğin, 1997 yılında Almanya Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel'in "Türkiye'nin önünde Atatürkçülük'ten başka bir seçenek bırakmamalıyız" dediğini anımsatırım. Yakın zamanlarda da Almanya Şansölyesi Schröder'in oldukça diplomatik bir dil kullanarak "Türkiye'deki laik elitleri desteklemeli ve radikal İslâm'ın güçlenmesini önlemeliyiz" dediğini de. Almanya Başbakanı elbette ki "İslâm'ın güçlenmesini önlemeliyiz" diyemez; ama diplomasinin dilinden anlayan herkes Schröder'in burada "İslâm'ın güçlenmesini önlemeliyiz" demek istediğini bilir.

Burada "İslâm'ı Protestanlaştırma Projesi" olarak adlandırdığım küresel bir proje var: Bu proje, kentleşme sürecinin hızlanmasıyla birlikte 1970'li ve 1980'li yıllardan itibaren Müslüman toplumları laikleştirme ve dolayısıyla Müslüman toplumların İslâm'la ilişkilerini asgarî düzeye indirme projelerinin büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlandığını, aksine, kentleşme sürecinin Müslüman toplumların İslâm'la -primitif düzeylerde de olsa- daha sıkı ilişkiler kurmalarına yol açtığını, İslâmîleşme'de kitlesel bir patlamanın yaşanmasına tanık olunduğu farkedilince İslâm'ın kamusal hayattan uzaklaştırılması, siyasî, toplumsal, kültürel ve ekonomik taleplerinin iptal edilmesi için hayata geçirilen, İslâm'ı sadece bireyle Allah arasında olup biten bireysel bir inanç meselesine indirgemeyi amaçlayan son derece tehlikeli bir projedir.

Türk laikliğinin İslâm dünyasına model olarak pazarlanması konusunda laik elitlerimizin kavrayamadıkları ve meselenin püf noktası olan sorun şurada gizli: Türkiye'de hayalî bir Batılı toplum yaratma (modernleşme) projesi de, laikliğin Türkiye'deki siyâsî, toplumsal ve kültürel otorite, hegemonya ve meşruiyet kaynaklarını tanımlayan, belirleyen ve şekillendiren tek kaynak olarak benimsemiş ve bunu -ülkemizin dünya çapındaki bir iki sosyal teorisyeninden biri olan Nilüfer Göle'nin deyişiyle- bir "mühendislik" projesi olarak topluma da benimsetmeyi temel hedef olarak belirlemişti.

1990'lara gelindiğinde bu projenin tutmadığı, aksine toplumda yapay gerilimler yarattığı, toplumun enerjisini, dinamizmini, kültürel, tarihsel ve entelektüel birikimini ve derinliğini dinamitlemekten başka bir işe yaramadığı görüldü. Ortaya çıkan şey, benim "çift yönlü temassızlık" olarak adlandırdığım ve sonuçta Türk toplumunu laikleştirme projesinin bizim "self-colonization" olarak tanımladığım kendi kendimizi sömürgeleştirmemizle bize özgü bir modernleşme deneyimi icat etmek oldu.

Batılı paradigmaları sathî, biçimsel ve nominalist bir sığlıkla algılayarak eksene aldığımız (Özne'leştirdiğimiz) ve İslâm'ın sunduğu anlam haritalarını da olumsuzladığımız (Nesne'leştirdiğimiz) için hem İslâm'la hem de hâkim Batı kültürüyle yaratıcı, ufuk ve çığır açıcı temaslar kurmayı başaramadık. Sonuçta pergelimizi şaşırdığımız için, Shayegan'ın deyişiyle "tarihte tatile çıktık", zamanın ruhuna özne olarak müdahale etmemizi mümkün kılacak özgüvenimizi de, kök-paradigmalarımızı da, enstrümanlarımızı da yitirdik.

Yeni-İslâmcılık söyleminin –ki ortada gerçekten teorik çerçevesi iyi çizilmiş bir söylem de yok aslında-, dün laik elitler tarafından "laikleştirilmeye" çalışılan (ama başarılamayan) İslâm'ın bu kez "İslâmcı" elitler ve aydınlar eliyle veya üzerinden "laikleştirilmeye" çalışılan İslâm'ı Protestanlaştırma Projesi'ne su taşıyacak bir projeye dönüştürüleceğini düşünüyorum.

Kanımca en hayâtî sorunumuz, "çağdaşlaşmak" veya daha doğru bir deyişle "çağdaşlaşamamak" sorunu. Çağdaşlaşmayı, Batılılaşmak veya -sekülerizm, modernizm, postmodernizm vesaire gibi- Batılı "ideoloji"leri benimsemek olarak anlayanların çağdaşlaşmanın ne anlam ifade ettiğini anlayamadıklarını, dolayısıyla bir toplumun nasıl çağdaşlaşabileceği sorusuna / sorununa cevap veremeyeceklerini düşünüyorum.

Başka bir kültürü ve medeniyeti benimsemenin çağdaşlaşmak olarak algılandığı ender ülkelerden biridir Türkiye. Böyle bir toplumun çağdaşlaşmasının aslâ mümkün olamayacağını, aksine çok köklü ve bozuk plak gibi tekrarlanan yapay sorunlarla, travmalarla boğuşmaktan, dolayısıyla sonuç itibariyle "tarihte tatile çıkmak"tan kurtulamayacağını bilmek gerekiyor.

Çağdaşlaşmak, çağın ruhunu kavramak; çağın ruhunu belirleyen, oluşturan zamanın içine girip, zamana ve dolayısıyla kültürden siyasete, bilim dünyasından düşünce dünyasına ekonomiden toplumsal hayata kadar hemen her alanda dünyaya yeni ve özgün şeyler sunabilecek yaratıcı, ufuk ve çığır açıcı şekillerde (yani Özne olarak) müdahalede bulunabilecek bir performans gösterebilmek; böylesi bir performansı gösterebilecek özgüvene sahip olabilmek demektir.

Kültür ve medeniyet değiştirmeye, başka kültürleri ve bu kültürlerin kendi ihtiyaçları doğrultusunda geliştirdikleri ideolojileri / modelleri benimsemeye kalkışan toplumlar, kendi kültürel, toplumsal, düşünsel ve siyâsî varoluş dayanaklarını da, dinamiklerini de, temellerini de, tutamaklarını da yitirmekten kurtulamazlar. Sonuçta böylesi toplumlar, başkalarının her türden müdahalelerine, tacizlerine, taaruzlarına maruz kalmaktan ve hem bu dış taarruzlar, hem de içerde kangrene dönen ve sürgit büyüme, kontrolden çıkma istidadı gösteren köklü sorunlar nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktan kendilerini kolay kolay kurtaramazlar. Bugün Amerika'nın Irak savaşına boyun eğmek zorunda kalıyor olmamızın temel nedenleri burada gizlidir.

Bir toplumun çağa Özne olarak müdahele edebilmesinin, yani çağdaşlaşabilmesinin tek esaslı yolu var: Önce kendi kültürel dinamikleriyle yaratıcı şekillerde temasa geçmek; kendi anlam haritalarını yeniden üretebilecek bilimsel, düşünsel, kültürel bir performans ortaya koyabilmek; ardından diğer kültürlerle kendi temel dinamikleri, paradigmaları, kodları ekseninde yaratıcı, ufuk ve çığır açıcı şekillerde ilişki kurabilmektir. Benim Mevlânâ'dan esinle pergal metaforu dediğim şey işte bu.

Oysa bizim yaşadığımız tecrübe, tam tersi bir şekilde cereyan eden bir kültür ve medeniyet değiştirme projesi olarak algılana ve uygulanageldi: Bunun tam anlamıyla pergelini şaşırtmak olarak adlandırabileceğimiz son derece yakıcı ve yıkıcı bir yol, bir fâsit dâire, bir "çıkmaz sokak" olduğu artık anlaşılmıştır.

Bu yol'un bizi düzlüğe çıkarabilecek "çıkar bir yol" olmadığı; aksine bizi küresel çıkarcıların çıkarlarına hizmet ettiren sürekli arıza üreten, bizi türlü taarruzlara maruz bıraktıran ve sonuçta bize her bakımdan kısa devre yaptırtan marazî bir çıkmaz yol olduğu artık kavranmış olmalı.

Peki bizi düzlüğe, sâhil-i selâmete çıkaracak çıkar yol ne? Reçete veriyor gibi olacak ama bunu yolu, metaforunda gizlidir.

Örneğin, Avrupalılar, antik Yunan düşüncesi, kültürü, sanatı ve bilimiyle yeniden ve yaratıcı şekillerde temâsa geçmemiş olsalardı, Rönesans ve Reformasyon tecrübesini ve ardından gelen sanayi devrimlerini, siyâsî devrimleri icat edemeyeceklerdi. Yine aynı şekilde Hindistan'da doğan ve belli bir süre sonra Japonya'ya kadar uzanan Budizm'in Çin'i istilâ etmesi karşısında Çinliler, kendi kültürlerinin ve kimliklerinin temel kaynağını ve dinamiklerini oluşturan Konfüçyanizm'le yaratıcı şekillerde yeniden-temâsa geçmeselerdi, Budizm'in Çin'i istilâ etmesini önleyemeyecekler ve Çin medeniyeti daha sonra yepyeni bir sıçrama gerçekleştiremeyecektii.

Görüldüğü gibi, bir toplumun veya kültürün nasıl çağdaşlaşabileceği ve zamanla bir medeniyet sıçraması gerçekleştireceği konusunda başvurmamız gerektiğini söylediğimiz pergel metaforu formülümüzün ne kadar "işlevsel", "kulanışlı", yaratıcı olduğu insanlık tarihindeki diğer medeniyet tecrübelerine bakıldığında daha iyi anlaşılabiliyor.

Öyleyse "formül" şu: Önce "gelenek"le yeniden-temasa geçmek; ardından da "geleneğin kök-paradigmalarını, anlam haritalarını, ayağımızı "geleneğe" muhkem bir şekilde basarak yeniden-icat etmek.

Ancak pergel metaforunun yaratıcı bir şekilde işleyebilmesi veya çalıştırılabilmesi, dolayısıyla geleneğin kök-paradigmalarının ve anlam haritalarının yeniden-icat edilebilmesi için içinde yaşanılan çağın veya "zamanın ruhu"nun kavranması gerekiyor. Çağın ruhunu (dolayısıyla çağın sorunlarını) kavramadan gelenekle kuracağımız ilişki bizi anakronizme (zamanın ve tarihin dışına) itecektir. Eğer çağın ruhunu kavrayarak -vahyin merkezinde yer aldığı- "gelenek"le ilişki kurmaya başlarsak, geleneğin paradigmalarını yeniden-icat etme ve dolayısıyla çağdaşlaşabilme imkânını yakalamış olabileceğiz.

Dikkat ederseniz burada çağ(d)a hâkim olan -Batılı- paradigmayı eksene almaktan sözetmiyorum; çağın ruhunu / sorunlarını kavrayıp, ondan sonra "bir ayağımızı" sarsılmaz bir şekilde İslâm'a basıp, ardından "diğer ayağımızla" hâkim Batı kültürü başta olmak üzere diğer kültürlerle temâsa geçmekten sözediyorum.

Bu nedenledir ki, eğer Batılılar o çağın ruhunu oluşturan İslâm medeniyetini tanımadan antik Yunan'la ilişkiye geçmiş olsalardı; hiçbir işe yaramayacaktı bu. Nitekim erken Ortaçağ'larda bunu denediler ve başarısızlıkla sonuçlandı. Aynı şey Çin medeniyeti için de, İslâm medeniyeti için de geçerli.

Oysa Türkiye'deki Batıcılar (="laikler"), hem çağın ruhunu kavramadılar, bu konuda çok ciddî bir çaba göstermediler; hem de pergelin birinci ayağını İslâm'a değil, Batı'ya endekslediler / sâbitlediler; yani pergellerini şaşırdılar; o yüzden ayakları(mız) birbirine dolaşıyor. Sonuçta ne batılılaşabildik ne de İslâm'la sağlıklı ilişkiler kurabildik: İki arada bir derede / bîtaraf olarak kaldığımız, taraf olamadığımız için şu ân bertaraf olma tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Yazının devam edecek olan kısmında ise, batıcıların ("laiklerin) pergellerini şaşırdıkları için bu topluma yaşattıkları travmalar, yakıcı ve yıkıcı, boğucu ve tüketici sorunlar gün gibi ortada iken, İslâmcıların da Yeni-İslâmcılık söylemleriyle aynen Batıcıların yaptıkları yanlışlığı tekrarlamak üzere olduklarını, sonuçta ortada İslâm'dan eser kalmayabileceğini göstermeye çalışacağım.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye