Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 11 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: "Cihâd-ı Ekber" hakkında
MesajGönderilme zamanı: 12.03.09, 16:30 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 12:14
Mesajlar: 1108
"Cihâd-ı Ekber" hakkında rivayet edilen meşhur "hadis" ile ilgili ciddi eleştiri ve tartışmalar söz konusu olmuştur.

Değişik İslami yaklaşımlar arasında bu konuda ciddi bir ihtilaf olduğu gözlenmektedir.

Hz. Rasulullah "Küçük cihaddan ''Cihad-ı Ekber"e -büyük cihad- döndük.'' buyurdu;

Ashâb ''Cihad-ı Ekber nedir?'' dediler. ''Kalbin cihadıdır.'' buyurdu'' mealindeki haber ülkemizde daha yaygın olan bir başka rivayette şöyle verilir:

Cabir radıyallahu anh buyurur ki :

''Bir toplum gazadan döndüler. Bunun üzerine Hz. Rasulullah -S-, onlara: ''Hayırlı bir gelişle geldiniz.Ve sizler küçük cihaddan büyük cihada geldiniz .'' buyurdu.
"Büyük cihad nedir?'' dediler ; '' Kulun , nefsinin istek ve arzusuyla mücahedesi=çarpışmasıdır '' buyurdu.''

''Keşful-Hafa c.1 s.424,425, h.n. 1362

***

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Nefs, mutmainne olunca, kıl kadar azgınlık, taşkınlık yapmaz. İslamiyet’e tam teslim olmuş, her kötülüğü yok olmuştur. Sahibi için kendini yok etmiştir. Böyle olan nefsin İslamiyet’e uymaması, imkansızdır. Nefs, Allahü teâlâdan; Allahü teâlâ da ondan razı olunca, artık taşkınlık, azgınlık yapamaz. Azgın olandan razı olunmaz. Allahü teâlânın razı olduğu nefs, razı olmayacak bir şey yapabilir mi?

Hadis-i şerifte bildirilen büyük cihad, bedene, cesede karşı yapılan cihaddır. Çünkü, insanın bedeni, su, ateş, toprak ve hava gibi birbirine zıt, ters olan dört türlü maddelerden yapılmıştır. Her çeşit madde, başka şeyler istemekte ve başka şeylerden kaçmaktadır. İnsanın şehvani istekleri, bedenden doğmaktadır. Gazap etmesi, istememesi de, bedenden ileri gelmektedir. İnsanda bu cihadın sonu olmaz. Nefsin itminana ermesi, bu cihadı ortadan kaldırmaz. Kalbin vilayet makamına kavuşması ile, bu cihad yok olmaz. İnsanda, bu cihadın bulunması, çeşitli faydalar sağlamaktadır. Böylece, beden temizlenir. Ahirette yüksek derecelere kavuşur. Dünya hayatında, beden, kalbe tâbidir. Ahirette, iş bunun tersinedir. Orada, kalb bedene tâbi olur. İnsan ölünce, ahiret hayatı başlar. Bu cihad da biter.
(2/50)

***
Kuşadalı İbrahim Halveti'den Büyük cihad- Küçük cihad inancı:

‘’İslam düşüncesi, müminin iç dünyasında verdiği mücadeleye iç cihad (batıni cihad), dış dünyada verdiği mücadeleye dış cihad (zahiri cihad) demektedir…İslam düşüncesi iç cihadın zafere ulaşmadığı yerde dış cihadın bir anlam ifade etmeyeceğini belirtir…
’Allah’tan bir nefha olan insan ruhu, insanın iç dünyasındaki İslam padişahıdır. İç dünyamızdaki süfli ve şehevi kuvvetler bu İslam padişahının çevresini saran düşman kuvvetlerdir. Cihadı ekber odur ki, bu kuvvetlere karşı verilir ve İslam padişahının çevresindeki güçlerin onun emrine girmesini sağlar.’
(Kuşadalı İbrahim'den aktaran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk )


Alıntı:
Tasavvuf ve Pasifleşme

Ebubekir SİFİL

Tasavvufun insanları pasifize ederek hayattan tecrid ettiği yönündeki iddialar geçmişte olduğu gibi günümüzde de dile getiriliyor. Konuya aşina olanlar için bu temelsiz bir iddia olsa da tasavvufun tastamam hayatın içinde olduğunu hatırlamamızda fayda var.

Tasavvuf mesleğinin insanları hayatın dışına ittiği, yanlış bir tevekkül anlayışı ile tembelliğe ve pasifliğe yönelttiği şeklindeki birtakım iddialar, tarih içinde olduğu gibi günümüzde de dolaşımdadır.

Şüphesiz, konuya ciddi olarak eğilme imkânı bulmuş olanlar bunun ne kadar boş ve temelsiz bir iddia olduğunun farkındırlar. Ancak yine de meselenin arzu edilen seviyede netleşmiş olması için bu yazıda meseleye biraz yakından bakacağız.

Ancak esas meseleye geçmeden önce bu babda çokça bahis mevzuu yapılan bir rivayet üzerinde durmayı faydalı görüyoruz:

KÜÇÜK CİHAT - BÜYÜK CİHAT HADİSİ

Rivayete göre Efendimiz s.a.v., bir gazadan dönen ashabına, “Hayırlı bir gelişle küçük cihattan büyük cihada geldiniz.” buyurmuş, Sahabe, “Büyük cihat nedir ya Rasulallah?" diye sorunca, “Kulun, (nefsinin) hevasıyla mücahedesidir.” buyurmuştur. Birçok alim bu rivayet hakkında hadis ilmî kriterleri doğrultusunda sadece “zayıftır” ifadesini kullanmıştır. Mesela Beyhakî, Irâkî, Ali el-Karî, Münâvî ve Aclûnî bunlardandır. (Tahrîcu Ahâdîsi’l-İhyâ, 3/7, 64;el-Esrâru’l-Merfû’a, 211-2; Feyzu’l-Kadîr, 4-511; Keşfu’l-Hafâ, 1/511-2.)

Dolayısıyla Tebük gazvesinden dönüşte varit olduğu belirtilen bu rivayet hakkında “Aslı yoktur.” ifadesini kullanan İbn Teymiyye’nin (Mecmû'l-Fetâvâ, 11Ğ197) bu hükmünün “aşırı” olduğunu söylemek durumundayız. Onun bu hükmünde, rivayetin tasavvufî çevrelerde yaygın olarak kullanılmasının etkili olduğu akla gelmektedir.

Gerek yukarıda adını verdiğim kaynakların, gerekse daha başka ulemanın, bu rivayetin zayıf olduğunu ifade ederken sadece “senedinde zaaf vardır” demekle yetinmiş ve daha ağır bir ifade kullanmamış olması da, İbn Teymiyye’nin bu hükmünün isabetli olmadığını göstermektedir.

Sonuç olarak: Bu rivayetin, biri merfu (Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in sözü), diğeri Tabiûn neslinden İbrahim b. Ebî Able’nin sözü olmak üzere iki şekilde nakledildiği görülmektedir. İbrahim b. Ebî Able’nin sözü olarak sıhhatinde herhangi bir ihtilaf yoktur. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in sözü olarak nakline gelince, senedindeki bazı râvîler sebebiyle zayıf bulunmuş ise de, bu zaaf, rivayeti tamamen “uydurma” veya “asılsız” olarak nitelendirmek için yeterli değildir.

BİRAZ TARİH

Tasavvufun, müntesiplerini hayattan koparması şöyle dursun, hayatın merkezinde yer aldığı ve müntesipleri vasıtasıyla toplumsal dokunun adeta bütün hücrelerine nüfuz ettiği, Tabakat kitaplarının, İslâm Sanat ve Medeniyet Tarihi sahasıyla ilgili eserlerin gözden geçirilmesiyle kolayca ulaşılabilecek bir hakikat iken, tasavvufun bireyi ve toplumu tembelliğe, hayata sırt çevirmeye, atalet ve miskinliğe sevk ettiği iddiası bilgisizlikten değilse, olayı bir “bütün” olarak görememe kusurundan kaynaklanmaktadır.

Özellikle bu topraklarda böyle “miyop” bir anlayışın neşvünema bulması, kendi tarihimize yabancılığımızın ifadesinden başka bir şey değildir. Tarihî ve coğrafî anlamda çok ötelere gitmeye gerek yok. Yaşadığımız toprakların İslâmlaşması süreci hakkında sathî bir araştırma bile bu iddianın yersizliğini göstermeye yeterlidir. Anadolu coğrafyasının İslâm’la ilk tanışmasında olduğu gibi, onun bu topraklarda yerleşip kök salmasında da tasavvufun, tarikatlerin ve gazi dervişlerin rolü görmezden gelinemeyecek kadar aşikârdır.

Hoca Ahmed Yesevî, Necmüddin-i Kübrâ gibi tarikat pirlerinin işaretiyle Anadolu’ya yönelen gazi dervişlerin bu topraklarda başlattığı faaliyet, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde dışarıya tebliğ ve cihat, içeriye muhteşem bir medeniyet olarak yansımıştır. Burada tasavvufun oynadığı vazgeçilmez rolü görmemek mümkün müdür?

ANADOLU’NUN İSLÂMLAŞMASI SÜRECİNDE MUTASAVVIFLAR

Bu topraklarda İslâm’ın yerleşmesinde ve Müslüman bir medeniyetin teşekkül etmesinde birçok tarikatın rolü vardır. İbn Arabî, Mevlâna, Hacı Bektaş, Ahî Evran ve Yunus gibi zatlar tasavvufla ilgisi olmayanların bile bir çırpıda sayacağı isimlerdir.

Aksiyoner ve mücadeleci tarzıyla dikkat çeken İbn Arabî Hazretleri, devrin Selçuklu Sultanı İzzeddîn Keykavus’un kendisine yazdığı bir mektuba verdiği cevapta, onun müslümanlara yapacağı en büyük hizmetin, İslâm'ın şanını yüceltmek ve küfre tahakküm etmek olduğunu açıkça ifade etmiştir. (Hilmi Ziya Ülken, Türk Tefekkür Tarihi, 2/135.)

Türkistan ve Horasan bölgesinden Anadolu’ya yansıyan Hoca Ahmed Yesevî ve Necmüddin-i Kübrâ Hazretleri’nin etkisi, yukarıda da söylediğim gibi “gazi dervişlik” geleneğiyle bu toprakların İslâmlaşmasında inkâr edilmez bir rol oynamıştır. “Abdalân-ı Rum”, “Gâziyân-ı Rum”, “Alperenler”, “Horasan Erenleri”... gibi isimlerle anlatılan zümre, özellikle halk tabakasında “fütuhat” ruhunu işlemek suretiyle, henüz “beylik” merhalesinde bulunan Osmanlı’nın siyasi etki alanını genişletmesinde aktif bir belirleyiciliğe sahip olmuştur. Sayısız isimsiz kahramandan Şeyh Edebali, Turgut Alp, Konur Alp, Akçakoca isimleri bu bağlamda ilk akla gelenlerdir. (İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, 5 vd.; Ekrem Işın, “Osmanlı Döneminde Tasavvufî Hayat”, Osmanlı, 4/453.)

TASAVVUF VE TOPLUMSAL HAYAT

Tasavvuf ehlinin, toplumun sadece ruhî ve ahlâkî eğitimine katkıda bulunmakla kalmayıp, aynı zamanda, yeri geldiğinde düşmanla savaşa da Şilî olarak katıldığını gösteren pek çok örnek vardır.

Burada örnek olarak zikredeceğimiz isimlerden birçoğu, sınır boylarında bulunan “ribat”larda yaşamış, bir yandan mücahitleri cesaretlendirerek savaşa hazırlarken, bir yandan da onların ruhî hayatlarının inkişafına gayret göstermişlerdir.

Hâtem el-Asamm: Katıldığı bir seferde, bir dağ üzerinde nöbet tutarken hayatını kaybetmiştir.

Seriyy es-Sekatî: “Ey iman edenler! Sabredin, (düşman karşısında) sebat gösterin…” (Âl-i İmran, 200) ayetini tefsir sadedinde, “Savaş anında sebat ve istikamet üzere olmakla sabredin” dediği ve İmam Ahmed b. Hanbel tarafından cihattan dönerken övüldüğü nakledilmiştir.

Cüneyd el-Bağdâdî’nin şöyle dediği anlatılır: “Bir gün bir gazveye çıkmıştık. Ordu komutanı bana nafaka kabilinden bir şeyler göndermişti. Bunu hoş görmedim ve ihtiyaç sahibi gazilere dağıttım.”

Ebu’l-Abbas et-Taberî: Tartus’ta mücahitlere vaaz ediyordu. Allah Tealâ’nın celâlinden, azamet ve kudretinden bahsederken baygın düştü ve hayatını kaybetti.

Züheyr b. Şu’be el-Mervezî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Canım et çektiğinde, Bizans ülkesine girinceye kadar yemem. Ne zaman ki onlardan ganimet elde ederiz, eti o ganimetlerden yerim.”

Ali b. el-Hüseyin: İslâm ülkesini Haçlılar’dan temizlemeye halkı teşvikte büyük rolü bulunan bu sûfînin ribatına toplanan insanların, oraya bir “kışla” görüntüsü verdiği kaynakların naklettiği bir husustur.

“Şam Aslanı” lakaplı Abdullah el-Yuninî, tarihçiler tarafından “Heybetli, kahraman, sürekli zikir ve cihatla meşgul olan bir şeyhti. Keşif ehliydi. Ne kadar kalabalık olursa olsun düşmanla savaşmaktan çekinmezdi” ifadeleriyle anlatılmıştır.

Ebu’l-Abbas el-Kudsî: Keramet sahibi bir zat olduğu ve Kudüs’e geldiğinde öküz üzerinde savaştığı için kendisine “Ebû Sevr” lakabı verildiği nakledilmiştir.

Hasan b. Yusuf el-Mekzun: Kaynaklarda, bin kişilik müridanıyla Haçlı savaşına katıldığı zikredilmiştir.

Abdurrahman el-Celculî: Haçlı savaşlarından birinde Dimaşk (Şam) girişinde şehit olmuştur.

Haccâc el-Fendulavî: “Allah müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.” ayetini okuduktan sonra müritleriyle birlikte yaya olarak Haçlı savaşına katılmış ve şehit olmuştur.

Yahya b. Yusuf es-Sarsarî: Moğollar Bağdat’ı istila ettiğinde asasıyla 12 düşman askerini öldürdükten sonra şehit düşmüştür.

(Cenab-ı Hak cümlesinin yüce sırrını mübarek kılsın.)

Bu örneklerin çoğunu “çok bilinen” isimlerin teşkil etmediğini biliyorum. Bu bakımdan bu örnekleri burada kesip, “çok bilinen” isimlerden de birkaç örnek verelim:

Necmeddin-i Kübrâ: “Kübreviyye” tarikatının kurucusudur. Sadece tasavvuf sahasında değil, hadis ve tefsir gibi “zahirî ilimler”de de “yed-i tula” sahibi idi.

Moğollar Horasan'a girdiğinde Cengiz Han ona Harezm’i yerle bir edeceğini bildirmiş ve orayı terk etmesini söylemişti. Şeyh ise bunu reddetti, müritlerini toplayarak Moğollar’ın karşısına dikildi. Elindeki uzun kargıyla savaşa Şilen iştirak etti ve vücuduna saplanan bir okla şehit oldu.

İzzuddîn b. Abdisselam: Tasavvuf hırkasını, “Avârifu’l-Ma’ârif” yazarı Şihâbuddîn es-Sühreverdî’den giydi. Zahir Baybars’ın Moğol saldırısını durdurup geri püskürttüğü ve Moğollar’ı büyük bir hezimete uğrattığı Ayn-Calut savaşının fetvasını o vermiştir.

İslâm ordusunun Haçlılar’la Mısır’da giriştiği bir savaşta gösterdiği keramet, Tâcuddîn es-Sübkî’nin Tabakâtu’ş-Şâfi’iyye’sinde anlatılmıştır.

Muvaffakuddîn b. Kudâme: Hanbelî mezhebinin büyük alimlerindendir. 61 yaşında iken Bağdat’a geldi; Abdülkadir-i Geylanî Hazretleri’nin yanına gitti ve o vefat edene kadar yanından ayrılmadı. Burada “Kadirî” tarikatına girdiğini, yine bir sûfî alim olan İbnu’l-Mulakkın’ın, Kadirî hırkası nın kendisine, Ebû Bekr el-Hanbelî, Ebû İshak el-Vâsıtî ve Muvaffakuddîn b. Kudâme silsilesiyle Abdülkadir-i Geylanî' den geldiğini söylemesinden anlıyoruz.

Keşif ve keramet sahibi olduğu söylenen İbn Kudâme’nin, düşmanla savaşırken omzundan yara aldığı kaynaklar tarafından nakledilmiştir. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz ile tevessüle cevaz verenlerden olduğunu da burada bir not olarak düşelim.

Nevevî: Şeyh Yasin el-Merrâkeşî (Merrâkuşî)’ye tabi olduğu ve onun edebiyle edeplendiği zikredilen İmam en-Nevevî, Zâhir Baybars’ı Moğollar’la savaşması için defaatle teşvik etmiştir.

(Allah Tealâ cümlesinin yüce sırrını mübarek kılsın.)

CİHAT, TEBLİĞ VE İRŞAD

Cihad’ın mana ve maksadında mündemiç olan “İslâm'ın kitlelere ulaştırılması” görevi, temelde bir “tebliğ ve davet” işidir. Tasavvuf ehlinin, tarih boyunca gezgin sûfîler, ribatlar ve tekkeler vasıtasıyla bu bağlamda icra ettiği fonksiyon ise inkâr edilemeyecek boyuttadır.

Dışarıya yönelik olarak bu faaliyetleri yürüten tasavvuf ehlinin, içeride de toplumun irşadına dönük çalışmalar yaptığını ayrıca belirtmeye gerek yoktur.

Öte yandan, yukarıda da geçtiği gibi, tasavvuf ehlinin, düşman tasallutu karşısında cihada, gerek Şilen savaşmak, gerekse halkı teşvik etmek suretiyle iştirak etmekten geri durmadığı hakikatine gözlerimizi kapatmamızın imkanı yoktur.

Mağrib’de kurulan Murabitûn ve Muvahhidûn devletlerinin temellerinde, tıpkı Osmanlı gibi tasavvuf şeyhlerinin harcını görmek şaşırtıcı olmadığı gibi, aynı tesbiti Eyyubîler, Memlûklular, kısmen Babürlüler ve daha birçok devlet hakkında tekrarlamak da yanlış değildir...

Aynı şekilde İslâm dünyasının dört bir yanında geçtiğimiz yüzyılda ve öncesinde verilen kurtuluş savaşlarında tasavvuf ehlinin oynadığı aktif rolü görmemek için tarihe ve gerçeğe karşı kör olmak gerekir.

Hint alt kıtası (İmam-ı Rabbanî ve Şah Veliyyullah çizgisinin vârisi Deoband/Diyubend ekolünden gelen sûfî alimler), Kuzey Afrika (Libya’da Senusiyye hareketi, Cezayir’de Emir Abdülkadir ve Muhammed Haddâd, Sudan’da Muhammed Ahmed el-Mehdi, Mısır’da Ahmed el-Arabî, Mağrib’de Muhammed b. Abdülkerim el-Hattâb...) ve elbette Anadolu bu tesbitin canlı şahitleridir. Kafkasya’da Şeyh Şamil ve bugün Filistin’de adını “İzzeddin el-Kassâm Tugayları” vasıtasıyla tanıdığımız şehid İzzeddin el-Kassâm da öyle...

İTHAMIN KAYNAĞI

Tasavvuf ehli hakkında ileri sürülen cihada iştirak etmeme, pasif bir şekilde yaşama iddiasının, mesela “savaştan geri durup, ilim işleriyle ilgilenme” tarzında muhaddisler, fakihler, müfessirler, kelamcılar vb. için aynı yoğunluk ve boyutta ileri sürülmediği dikkat çekmektedir. Oysa bu saydığım sahalarda etkin olmuş ulemanın tamamının cihada Şilen iştirak ettiğini söylemek mümkün değildir. Durum böyle diye bu ulemanın da hayattan koptuğunu ve insanları da peşinden sürükleyerek pasifize ettiğini mi söylemek gerekir?

O halde burada şu soru önem kazanıyor: Bu iddia niçin özellikle tasavvuf ehli hakkında ileri sürülmektedir?

Bize göre bunun tek bir cevabı vardır: Önyargı.

“Hayata katılma”nın en somut ve keskin göstergesi olan “cihad”a fiilen iştirak edip etmeme durumu, hangi meslek ve meşrebe mensup olursa olsun herhangi bir İslâm büyüğünün yaşadığı döneme, özel ve genel şartlara ve hizmet etme tarzına bağlı olarak elbette değişecektir.

Öyleyse bu noktada ileri sürülebilecek örneklerden yola çıkarak “Tasavvuf insanı hayattan koparıyor” gibi korkunç bir genellemeye ulaşmak büyük bir yanılgı ve hata olur.

İMAM ŞA’RÂNÎ K.S.’NİN AHDİ

Bu yazıyı teberrüken İmam eş-Şa’rânî’nin konu hakkındaki sözleriyle bitirelim:

“Rasulullah s.a.v.’e, gazilere ikramda bulunacağımıza, onlara nakdî yardımda bulunamayanlarımızın ise yiyecek yardımı yapacağına yahut onların aileleriyle ilgileneceğimize dair söz verdik.

Rasulullah s.a.v.’e, mücahitlerin bulunduğu herhangi bir savaş bölgesine girersek, orada kaldığımız müddetçe gece bekçiliği yapacağımıza (nöbet tutacağımıza) söz verdik. Rasulullah s.a.v.’e, yataklarımızda değil, Allah uğrunda savaşırken şehit olarak ölmeyi dileyeceğimize ve Allah yolunda savaşmayı nefslerimize kabul ettirmekten gafil kalmayacağımıza dair söz verdik. Bunu bilfiil gerçekleştiremesek dahi, salih bir niyet sahibi olmamız, Rabbimiz’in bize ecir vermesini sağlayacaktır.

Rasulullah s.a.v.’e, cihat etmemiz mümkün olmazsa, bize şehadeti ve uhrevi sevabı sağlayacak işleri yapacağımıza dair söz verdik.”

OSMANLI VE TASAVVUF

Osmanlı’nın “beylik”ten “devlet” e, oradan da “cihan devleti”ne geçiş süreçlerinin her birinde tasavvufun ve muhtelif meşreplerden tasavvuf ehlinin inkârı mümkün olmayan etkisi/katkısı vardır.

Özellikle “kuruluş” aşamasında tasavvufî kollardan kimi, Moğol istilalarından ve iç karışıklıklardan bunalan halk kitlelerine moral destek ve ruhi sükûn sağlayarak aralarında güçlü rabıtalar oluşturan
birer sığınak olmuş, kimi de insanları aynı ideal etrafında birleştirerek fütuhata, merkezî otoritenin tesisine ve müesseseleşmeye katkıda bulunmuştur.

Bir başka şekilde söylersek, binanın kurulması ve yükselmesi Horasan erenleri vasıtasıyla, nakış nakış işlenerek estetik bir görünüm kazanması da Mevlâna hareketi ile olmuştur.

Tasavvufun toplumda icra ettiği fonksiyon “tek boyutlu” olmamıştır. Gazi dervişliğin ayrı, Ahîliğin ayrı, Mevlevîliğin ayrı fonksiyon icra etmiş olması bu bakımdan son derece tabiidir.

Osmanlılar’da devlet-tasavvuf münasebeti, Osman Bey’den itibaren adeta sistematik bir yapı arz etmiştir. Osman Bey’in bir tasavvuf şeyhi olan Edebali ile; Orhan Gazi’nin Ahî Hasan, Davud-u Kayserî, Abdal Murad, Abdal Musa, Geyikli Baba ile; Murad Hüdavendigâr’ın -bir “ahî” olan- Sinanüddin Yusuf Paşa ile; Yıldırım Bayezid’in (aynı zamanda damadı olan) Emir Buharî ile; II. Murad’ın Hacı Bayram Veli ile; Fatih’in Akşemseddin ile; III. Murad’ın Şeyh Şaban Efendi ile; Kanunî’nin Şeyh Ebu Saîd Efendi ve Baba Haydarî-i Semerkandî ile ... ilişkisi Osmanlı’ya vücut veren yapının “ilmiye” (ulema), “seyfiye” (askerler) ve “kalemiye” (bürokrasi) yanında dördüncü bir ayağa daha dayandığını gösterir ki, o da “irşadiye” diyebileceğimiz tasavvuf ehlidir.


Ebubekir Sifil - Semerkand Dergisi


_________________
" Hayrlar feth olsun ; şerler def olsun !..."


En son arsiv tarafından 12.03.09, 17:26 tarihinde düzenlendi, toplamda 4 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Cihâd-ı Ekber" hakkında
MesajGönderilme zamanı: 12.03.09, 16:31 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 12:14
Mesajlar: 1108
Alıntı:
Bu hadisle ilgili bakılan kaynaklarda bu hadis birbirine yakın iki farklı metinle rivayet edilmiştir:

1. "Raca nâ minel cihâdil-asgar ilâ cihâdil-ekber":

H.1162 de vefat eden Şeyh İsmail Acluni diyor ki: Küçük cihaddan büyük cihada döndük.'' buyurdu;''Cihad-ı Ekber nedir?'' dediler;'' Kalbin cihadıdır.'' buyurdu'' mealindeki haber hakkında Hafız İbnu Hacer, Tesdid-ul-Kavs adlı eserinde dedi ki :''Halkın dili üzerinde meşhur olan bu söz, İbrahim bin Ablenin sözüdür.''

Ben (Acluni) derim ki : Bu söz, İhya'dadır.
Hafız Iraki dedi ki:'' Hatib Tarihi'nde Cabir radıyallahu anh'ın rivayetinden zaif bir senedle tahric etti. Ancak mezkur lafızla değil, şöyledir:

Cabir radıyallahu anh buyurur ki :'' Bir toplum gazadan döndüler.Bunun üzerine Rasulullah sallu aleyhi ve sellem, onlara:'' Hayırlı bir gelişle geldiniz.Ve sizler küçük cihaddan büyük cihada geldiniz .'' buyurdu.
''Büyük cihad nedir?'' dediler ;
''Kulun , nefsinin istek ve arzusuyla mücahedesi=çarpışmasıdır'' buyurdu.''

Amma halkın dili üzere meşhur ( yukarda ifade edilen) raca'na'' dır.
Keşful-Hafa c.1 s.424,425, h.n. 1362

***

Aliyy-ul-Kari, Hafız İbnu Hacer Askalani'nin sözünü naklettikten sonra diyor ki:'' Ve bu hadis, İhya'da yer almaktadır. Iraki, Cabir'in rivayetinden Beyhaki'ye isnad etti ve dedi ki : ''Bu, içinde zaiflik bulunan bir isnaddır.''
el-Esrar-ul-Merfua fil'ahbar-il-Mevdua s. 127 h.n.4480

İmam Gazali İhyasında bu hadisi iki yerde tahric etti.

Hafız Iraki, İhya c.3 s.10 da, ''raca'na'' hadisinin dipnotunda, Beyhaki'ye isnad ettikten sonra, ''İsnadında zaiflik vardır.'' dedi...
''Merhaben bikum kaddemtüm'' lafzıyla ikinci hadisi İhya c.3 s.84 de, Hafız Iraki yine Beyhakinin zühd'de tahric ettiğini kaydetti ve başka hüküm etmedi.

Aynı zamanda Hafız Zebidi, birinci hadis, İthaf c.7 s.218, ikinci hadis , c.7 s.351 de Hafız Iraki'nin sözü üzerine hiç bir ek yapmadı.

Bu itibarla mezkur hadis, birinci lafızla Hafız İbnu Hacer'e göre mevzu, Hafız Iraki, Acluni ve Hafız Zebidi'ye göre zayıftır.

İkinci hadis ise, ikinci lafızla, ittifakla mevzu değildir; her halukarda manası sahihtir.
Kaldı ki, hadis üzerinde taz'if, tashih ve tavzi meselesi ictihadidir.
İkinci lafızla mevzudur diyenler, hataya girmektedir.

_________________
" Hayrlar feth olsun ; şerler def olsun !..."


En son arsiv tarafından 12.03.09, 17:26 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Cihâd-ı Ekber" hakkında
MesajGönderilme zamanı: 12.03.09, 16:49 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 12:14
Mesajlar: 1108
Selefilere Göre "Cihad-ı Ekber"

Alıntı:
Cihadın tarih boyunca uğradığı en korkunç musibet, onun büyük ve küçük diye ikiye ayrılmasıdır. Eskiden beri İslam düşmanları cihadın kendileri için arz ettiği tehlikeyi bildirmişlerdir. Cihad baki kaldıkça kendilerinin batıllarıyla yaşayamayacaklarını , devletlerinin (güç ve kuvvetlerinin) olamayacağını bildiler.

Ayrıca Müslümanların tek sesle , Allah’ın adıyla ve O’nun bereketiyle cihadı ilan ettiklerinde önlerinde hiçbir engelin duramayacağını biliyorlar. Çünkü Müslümanlar iki iyilikten birini istiyorlar. Allah’da onların yardımcısıdır. Tüm bunları , yarım asırdan daha az bir zamanda dünya küresinin yarısını fetheden bu ümmetin selefinin sahifelerinden anlıyoruz.

Buradan hareketle , bu korkunç , karmaşık problemleri çözmeyi ,tefekkür etmeye başladılar.Müthiş çaba gösterib çalıştılar.Onun için de bir çok çözüm buldular.Onların en muhkemi , en başarılısı , amaçlarını en iyi bir şekilde gerçekleştireni , barışçı yollarla Müslümanları cihaddan alıkoymaktı.Hakikatten problem çözüldü.Onlar da sofralarına oturup cihaddan mustarih bir şekilde emin ve mutmain olarak yiyip içiyorlar.Ülkelere hükmedip insanları köleleştiriyorlar.

Müslümanları cihaddan geri çeviren , uzun bir zamandan günümüze dek zelil bir şekilde oturtan şey; cihadın büyük ve küçük diye ikiye ayrılmasıdır.

Dediler ki ; küçük cihad kafirlerle mücadele , büyük cihad da nefs ve şeytanla mücadeledir.Bu düşmanlar uyanık insanlardır.Biliyorlar ki insanoğlu diri kaldıkça nefs ve şeytandan kurtulamaz.

Hayatı boyunca onu cihaddan alıkoyacak bir görev verdiler kendisine .Resulullah’ın (s.a.v) ,Müslümanların gönlündeki büyüklüğünü bildiklerinden , kendisi için Resulullah’ın (s.a.v) dili üzerine uydurma bir hadis öne sürdüler.O da şudur:

“…Küçük cihaddan büyük cihada döndük….” Bunu da Müslümanların kitaplarına sokuşturdular.
Dinde aldanmış , miskin kardeşlerimiz (!) bunu görünce “ nefisl ve şeytanla mücadle en büyük cihad olduğuna göre küçük cihadı ne yapayım” diyerek uzun tesbihini alıp , ibadetgahına çekilip nefis ve şeytanıyla mücadele ederek Rabbine ibadet etmeye başladı. İçlerinde daha hayır taşıyan bazılarında ise büyük cihadı bitirdikten sonra küçük küçük cihada niyetli olanlar da var , ancak nafile ! Bunu nasıl yaparlar?

Hadis kitaplarında bu hadisin varlığı mutlak surette yoktur.

Hatib-i Bağdadi (r.a.) Cabir’den (r.a.) olan başka bir senedle rivayet eder: “Rasulullah (s.av) bir gazveden dönüyordu.Rasulullah (s.a.v) onlara şöyle dedi:
“ Hayırlı bir yerden döndünüz, küçük cihaddan büyük cihada döndünüz”
“Büyük cihad nedir ? Ey Allah’ın Rasulü? “ dediler.
“Kulun nefsiyle mücadelesidir.” dedi
(Tarihu’l Bağdad:13/493)

Senedinde Halef b. Muhammed b.İsmail el Hayyam var. Hakim “onun hadisi sakıttır” derken , Ebu’l Yala el Halil’de “o karıştırmış , o çok zayıftır,bilinmeyen metinleri rivayet etmiş “ demiştir.
Tehzibu’t-Tenzib:11-261-262)

İmam İbn Teymiye şöyle der:
“Bazılarının Tebük seferi dönüşünde , Rasulullah’ın ; “ küçük cihaddan büyük cihada döndük” şeklindesöylediğini rivayet ettikleri hadisin aslı yoktur.Nebi’nin (s.a.v) söz ve fiillerini bilen hiç kimse bunu rivayet etmemiştir.Kafirlerle cihad ,amellerin en büyüğü , hatta insanın yapacağı en büyük iyiliklerdendir.Tüm bunlardan sonra sonra hadisin mevzu olduğu hususunda şüphe edecek değilim”(El Farku Beyne Evliya-i Rahman ve Evliya-i Şeytan s. 44-45)

Az güvenilir ve tabii olan İbrahim b. Ebi Able’den şöyle rivayet edilmiştir:
“Gazadan dönenlere (rasulullah) şöyle demiştir:
“ Şüphesiz küçük cihaddan döndünüz, bundan sonra büyük cihada , kalp cihadına ne yapacaksınız?” (Siyer-ü Alamü’n Nübela: 6/324 )

Darekutni der ki : “İbrahim b. Ebi Able kendi nefsinde güvenilirdir.Ona giden yollar safi değildir. “Derim ki , bu sözü bu imama sözün zayıflığını beyan etmeden isnad etmek caiz değildir” diye düşünüyorum.Bunun ondan geldiğinin sıhhatini varsaydığımızda dahi o bir beşerdir ; doğru da yapar , yanlış ta. Mücahidlere hitab etmesine rağmen masum değildir.Kafirlerle savaştıklarında kalple olan cihada ne yapacaklarını soruyorlar? Çünkü nefis hayatta kalabilmek mücahidi firara yöneltebilir, yahut bunun dışında bir şeye , mesela infak etmemeye sevk edebilir.

O takdirde kafirlerle mücadele ettiği bir esnada , nefsiyle de mücadele eder. İbrahim’in görüşünde büyük ve küçük cihad , kafirlerle mücadelededir. Aynı anda iki cihadı bir araya getirdiğinden dolayı büyük cihad demiş olabilir.Bunun itibara alınması ihtimali vardır.Ancak kendi ibadethanelerinde oturup , , insanlardan el- etek çeken kişi aslında ne büyük ne de küçük cihad içerisindedir.Hakikatte o nefsinin arzusuna tabidir.Çünkü nefsi ona bunu sevdirmiştir.Şeytan da ona bunu süslemiştir. Sonra eğer bu büyük cihad ise , o zaman , insanlardan ayrı olarak hayatlarını ağaç yapraklarını yemekle idame eden rahipler sınıfı ile hayatlarını oruç ve kulluğa veren Budistlerin yaptıkları bu işle , dünyanın en mutlu ve bahtiyar insanları olmaları gerekir.Halbuki bunu hiçbir akıllı söyleyemez.

Dikkat ederseniz yukarıdaki uyduruk söz , ne kütüb-i sitte de , ne sahih-i Buhari, sahih-i Müslim, sünen-i Ebu Davud, sünen-i Tirmizi, sünen-i Nesai, sünen-i İbn Mace, Ahmed bin Hanbel'in müsnedinde ne de İmam Malik'in Muvattası gibi sahih hadislerde yoktur.

Tüm bunlar zayıf ve mevzu hadislerin hayırsızlığındandır.Bu hadis uydurmacısının İslam ve ehline karşı kindar oluşundan şüphemiz yoktur. Sufiler bunu rahatlıkla aldılar. Allah hepimizi bağışlasın. Sonra bu alçalış ve gerileme döneminde o kültüre mensup bazı kişiler bunu kabul etmiş ve risaleler halinde de İslami kitabevlerine sürmüşlerdir. Kitaplarında bu hadisi savunup , onu zayıf gören veya derecesini az görenlere körü körüne saldırıyorlar. Allah (c.c.) bizleri ve onları doğru yola hidayet etsin. Allah yolunda cihada denk gelecek hiçbir şey yoktur.Bu delil itirazlara yeter.

Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle Nebi’ye (s.a.v) soruldu:
“Allah yolunda cihad etmeye denk ne var?”
“Güç yetiremezsiniz” dedi. Üçüncüsünde :

“Allah yolunda cihad edenin misali , Allah yolunda cihad edenin , evine dönünceye kadar gündüzleri oruçla , geceleri de ibadet ve kıyamla geçiren adamın misali gibidir” dedi. (Müslim, İmare: 29 ; Tirmizi , Cihad : 1)

Yine ondan rivayetle bir adam :
“Ey Allah’ın Rasulü! Cihada denk gelebilecek bir ameli bana göster “ dedi .Rasulullah (s.a.v) :
“Bulamıyorum” dedi .Sonra :
“ (Adam) :

“Kim bunu yapabilir?” dedi. (Buhari ,Cihad: 2)

Rasulullah’ın (s.a.v) ashabından bir kişi tatlı su kaynaklarının bulunduğu bir vadiden geçti.
“İnsanlardan el etek çekip bu vadide kalsam ? Ancak Rasulullah’tan (s.a.v) izin almadan bu işi yapmam” diye düşündü. Bunu Rasulullah’a (s.a.v) söyleyince , Rasulullah (s.av) :

“Yapma ! Şüphesiz Allah yolundaki birinizin (yaptığı cihad) fazileti , evindeki yetmiş yıl namazından daha efdaldir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennetine koymasını istemez misiniz? Allah yolunda cihad ediniz .Devenin iki süt arası müddeti kadar Allah yolunda savaşanlara cennet vacib olmuştur” (Tirmizi ,Cihad:17)

Bu son hadis de , cihad-ı ekber iddialarını tamamen çürütmektedir. Çünkü bu sahabe Rasulullah’tan (s.a.v) insanlardan ayrılıp nefsiyle cihad etmek için istekte bulunmuş, Rasulullah onu bundan men etmiş ve ondan daha iyisine irşad etmiştir.Sonra bu hadiste dikkat edilmesi gereken başka bir espri de var.
Rasulullah’ın (s.a.v):
“Kim devenin iki süt arası kadar Allah yolunda cihad ederse Cennet ona vacip olur..” sözünün genelinden hareketle, Allah yolunda cihad edenler, öldürülse de, öldürülmese de cennetle müjdelenmiştir.

Hadiste geçen “fukava nakati” ,iki süt arası dönem veya sütün sağılıp tekrar sütün memelere dönünceye kadar ki zamandır.(El-Misbahul Münir s. 484)

Bununla bahsedilen o hadisin mana ve sened bakımından batıl olduğunu öğrendik.Ondan başka ibadete layık ilah olmayan Allah’a hamd oldun. Klavyeyi bırakmadan önce şunu söylemek istiyorum.Bu düşünce (nefis ile cihad) tamamıyla sofuca bir düşüncedir.

Kökeni İslam düşmanlarına dayanmaktadır.Onu bırakıp arkamıza atmalıyız.
Nebi’nizin (s.a.v) nasihatine dönünüz:
“Cihad , şüphesiz ona hiçbir şey denk gelemez.”

Bu nasihatta , sizin için tüm kötülükleri isteyen (bu kötülükler ona dönsün) komplocu düşmanınızın ithal düşüncelerinden sizleri müstağni kılacak güzellikler var.

Dolayısıyla cihad hususunda yazılmış eserlerde çağdaş bazı yazarların bu hadisten etkilenerek yaptıkları gibi “büyük cihad” ya da “nefsle cihad” diye isimlendirmelerinden etkilenmemek gerekir.

Buradan benim nefisle mücadeleyi inkar ettiğim veya ona değer vermediğim kesinlikle anlaşılmasın. Aksine bu konu cihada teşvik , Allah yolunda ölme sevgisine has olup , iki şey arasında zihni bulandırmaktan uzak tutmak gerekir.Onu cihadın iki çeşidini söylediğimizde, sanki onlardan birini seçme serbestliğini veriyoruz.Acaba birini diğerine tercih ettiğimizde durum ne olur?
Bunu tasavvur edebiliyor musunuz?

Dedikleri gibi , her makama söz vardır. İslam ümmetinin hac rükunlarını öğrenmeye muhtaç olduğu , Zilhicce ayında Ramazan orucunun hükümlerinden bahsetmemiz hikmetten değildir. Halbuki iki konuda haktır ve ikisi de doğrudur.

İşte buradaki selef-i salihinin anlayışları söyledikleri ve yazdıklarındaki fıkıhları ortaya çıkıyor.

Cihad ile ilgili kitaplarında ; Allah yolunda cihad etmenin fazileti , Allah yolunda ölmenin fazileti , sahabe ve onlara tabi olanların kahramanlık haberlerinden başka bir şey bulamazsınız. Bununla birlikte nefsle mücadele etme tarafını da ihmal etmezler. Onun için ayrı bir mevzu tahsis edip ismini de “zühd” koymuşlardır.


***

Alıntı:
Kuşkusuz, Kafirlerle Savaşmak En Büyük Cihaddır




Allah Resulü buyuruyor:
Mümin; insanların kendi kanlarına, mallarına karşı ondan emin bulunduğu kimsedir. Müslüman, diğer Müslümanların, onun elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Muhacir, Allah için nefsiyle savaşandır.”
Bir kısım hadisçilerin, Allah'ın Resulünden, Tebuk savaşı dönüşünde:
“Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” sözün naklettiklerini bilmekteyiz.
Ama hadis diye rivayet edilen bu sözün aslı esası yoktur.
Marifet ehli alimlerden hiç kimse böyle bir hadis nakletmemiştir. Kuşkusuz, kafirlerle savaşmak en büyük cihaddır ve mümini en üst dereceye çıkaran bir ibadetidir. Belki de ondan üstün hiçbir ibadet yoktur.
Yüce Allah cihad hakkında buyuruyor:
“İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad eden kimselere Allah katında en büyük dereceler var. İşte kurtulanlar onlardır. Rabları, onlara, katından bir rahmet, hoşnutluk ve içinde tükenmez nimetler bulunan ebedi ve temelli kalacakları cennetleri müjdeler. Doğrusu büyük ecir Allah katındadır.”
Müslimde ve diğer muteber hadis kitaplarında, Numan bin Beşir'den yapılan rivayette diyor ki:
“Peygamberin yanında bulunduğum bir sırada Müslümanlardan birinin şöyle dediğini işittim:
“İslamla şereflendikten bu yana, hacılara su dağıtmaktan başka hiç işle meşgul olmam ve başka bir işe önem vermem.”
Bir başkası: “Ben de öyle” dedi. “İslamiyetle şeref bulduktan sonra, Mescid'i-l-Haram'ı onarmak ve bakmaktan başka hiçbir işe önem vermedim ve vermem.”
Onların bu konuşmalarına kulak misafiri olan Hz. Ali onların sözlerine karıştı:
“Allah yolunda savaşmak sizin anlattığınız işlerden çok çok daha üstündür.”
Orada bulunan Hz. Ömer:
“Allah Resulünün minberi yanında yüksek sesle konuşmayın” diye onları ikaz etti. Sonunda, namazı bitirdikten sonra meseleyi Allah'ın Resulünden sorduk. Allah'ın Resulü sorumuzu yüce Allah'a arzetti. Yüce Allah da az sonra, Tevbe suresinin 20. ayetini indirdi.
Konumuzla ilgili bir kaç hadis:
Allah'ın Resulünden soruldu:
“ Hangi işimiz daha üstündür?”
“ Allah'a iman etmek ve yolunda savaşmak.”
“ Ondan sonra?”
“ Emredilen haccı yerine getirmek.”
Gene Ashabdan biri gelerek Allah'ın Resulünden sordu:
“Ey Allah'ın Resulü! Allah yolunda yapılan savaşa denk düşecek bir iyi hareketten haber ver bana!”
Allah'ın Resulü:
“Ona güç yettiremezsiniz.”
“Ama siz yine de haber verin ya Resulüllah!”
“Bir savaşçı evinden çıktığında, o geri dönünceye kadar, sen iftar etmeden oruca, aralıksız namaz kılmaya güç yettirebilir misin?”
Allah'ın Resulü Muaz bin Cebel'i Yemen'e görevle gönderirken ona şunları söylemişti:
“Ey Muaz! Nerede olursan ol, Allah 'a karşı gelmekten sakın. Bir kötülüğün hemen ardından bir iyilik yap ki, yapmış olduğun kötülüğün karşılığı olsun. İnsanlara güzel ahlakla muamele et. Ey Muaz! Şüphesiz seni severim! Her namazın arkasından “Ya Rabbi; sana zikir, sana şükür ve güzel ibadet etmemde bana yardımcı ol” duasını hiçbir zaman terketme.”
“Ey Muaz! Allah'ın kendi kulları üzerindeki hakları nedir, bilir misin?”
“ Allah ve Resulü daha iyi bilirler.”
“Allah'ın hakkı, O'na kulluk etmek ve hiç bir şeyi O'na ortak koşmamaktır…”
Konuşmasını sürdürdü:
“ Kulların Allah üzerinde hakkı nedir bilir misin?”
“ Allah ve Resulü daha iyi bilirler.”
“ Kullarına azab etmemesidir. Ya Muaz! İyi bil ki, işin başı İslamdır; onun ona direği namazdır; zirvesi Allah yolunda cihaddır”
“Ey Muaz! Sana iyiliklerin kapılarından haber vereyim mi? Oruç manevi bir kalkandır, sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür ve bir kimsenin gece kalkarak namaz kılması...” dedikten sonra, şu ayeti kerimeyi okudular:
“Vücutları yataklarından uzak kalan, korkarak ve umarak Rablerine yalvaran, verdiğimiz rızıklardan sarfedenler, bizim ayetlerimize inanırlar, yaptıkları için onlara verilmek üzere saklanan müjdeyi kimse bilmez.” (Secde: 16-17)
Allah'ın Resulü devam ettiler:
“ Ya Muaz! Sana bundan daha çok sahip olman gerekli şeyden haber vereyim mi? Dilini tut!”
Muaz sordu:
“ Konuştuklarımızdan ötürü muaheze olunacak, kınanacak mıyız?”
“ Anan seni yitirsin Muaz! İnsanların cehenneme yüzükoyun atılması, dillerinin yüzünden değil midir?”
Konuyla ilgili bir ufacık yorum:
Allah'ın Resulü buyuruyor ki:
“Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa, hayırlı söz söylesin, yahut sükut etsin.” (Müslim ve Buhari)
Muhakkak ki, hayırlı bir şey söylemek susmaktan daha hayırlıdır. Kötülüğe sebep olacak bir şey söylemektense susmak hayırlıdır. Devamlı susmak, hiç konuşmamak bida'dır ve yasaktır. Buna benzer, mesela, ekmek yahut et yemeyi terketmek, hiç yememek de yasaktır.
Allah'ın Resulü, bir adamın güneş altında ayakta dineldiğini gördüğü zaman sordu:
“ Bu nedir, niçin böyle güneş altında duruyor?”
“ O İsrailoğludur. Gölgesiz güneş altında durmaya ve hiç kimseyle bir tek kelime konuşmamaya adamıştır kendini oruç açma zamanına kadar...”
“ Söyleyin ona otursun. Gölgelensin ve konuşsun. Orucunu da tamamlasın.”
Hz. Enes'in rivayet ettiği bir hadis de şöyledir:
“Kendi ibadetlerini küçümseyen ve azımsayan bir kaç müslüman, Allah'ın Resulüne ait ibadetinden sordular. Ve sonra:
“Biz nerede, peygamber ibadeti nerede. Onun gibi olmak ne mümkün?” dediler.
Sonra biri; “Ben hep oruç tutarım. Oruçsuz geçen hiç bir günüm yoktur.”
Bir başkası; “Ben geceleri hiç uyumadan namaz kılarım.”
Bir diğeri; “Ben de hiç et yemem”
Başka biri: “Ben de hiç bir kadınla evlenmem ve ilgilenmem!”
Onların aralarındaki bu konuşmaya kulak misafiri olan Allah'ın Resulü buyurdu:
“Bunlara ne oluyor ki, her biri kendi anlayışında ifrata düşüyor? Ben hem oruç tutarım, hem de iftar ederim. Hem uyur, hem de gece kalkarak ibadet ederim. Et yerim, kadınlarla evlenirim. Benim yaptıklarımdan uzak olan elbette ki benden değildir.”
Evet kim sünnet dışında bir şey işler de dinde olmamasına rağmen, böyle bir kimse hem Allah'dan, hem de Resulünden uzak kalır.
Bir kimse dinde olmayanı, Allah'ın Resulünde görülmeyeni ve duyulmayanı yaparsa, üstelik de bunu din namına, din bilerek işlerse, Allah'dan ve Resulünden uzaklaşmış bid’ad ehlidir…
Yüce Allah buyuruyor:
“İbrahim'in dininden, kendini bilmeyenden başka kim yüz çevirebilir?” (Bakara: 131)
Demek ki, Allah'ın Resulünün sünneti dışındaki bir takım bid’adlar arkasında koşanlar ancak kendini bilmez cahil ve zavallılardır.
Demek ki, bir müslüman için en emin yol, en doğru istikamet, en hayırlı iş:
Allah'ın farz kıldıklarını yapmak, Resulün sünnetini takip etmektir. Söz Allah'ın, yol Resulün yoludur. Başka değil… Evet, buna itikat etmek en emin yoldur.
Müslim ve Buhari'de, Allah Resulünün her cuma hutbesinde bu gerçeği vurguladığı kayıtlıdır.

ibni teymiye


***
Alıntı:
EN BÜYÜK CİHAD , KİŞİNİN EN ÇOK SEVDİĞİ CANINI VE MALINI ORTAYA KOYARAK YAPTIĞI CİHADDIR, ZATEN BU BİR NEFİS MUHASEBESİNİN SONUCUNDA OLUR




Cihada yapılan en büyük hakaret onu abi kardeş misali küçük büyük çeşidi var diye sınıflandırılmasıdır. Sınıflandırmanın da en büyük yanlışlığı oturup miskin ve sünepece yaşamı ,Allahın dini uğrunda malı ve canıyla cihad edenden üstün tutulmasıdır !

Eskiden beri İslam düşmanları cihadın kendileri için arz ettiği tehlikeyi bildirmişlerdir.Cihad baki kaldıkça kendilerinin batıllarıyla yaşayamayacaklarını , devletlerinin (güç ve kuvvetlerinin) olamayacağını bildiler.Ayrıca Müslümanların tek sesle , Allah’ın adıyla ve O’nun bereketiyle cihadı ilan ettiklerinde önlerinde hiçbir engelin duramayacağını biliyorlar. Çünkü Müslümanlar iki iyilikten birini istiyorlar. Allah’da onların yardımcısıdır. Tüm bunları , yarım asırdan daha az bir zamanda dünya küresinin yarısını fetheden bu ümmetin selefinin sahifelerinden anlıyoruz.

Buradan hareketle , bu korkunç , karmaşık problemleri çözmeyi ,tefekkür etmeye başladılar.Müthiş çaba gösterib çalıştılar.Onun için de bir çok çözüm buldular.Onların en muhkemi , en başarılısı , amaçlarını en iyi bir şekilde gerçekleştireni , barışçı yollarla Müslümanları cihaddan alıkoymaktı.Hakikatten problem çözüldü.Onlar da sofralarına oturup cihaddan mustarih bir şekilde emin ve mutmain olarak yiyip içiyorlar.Ülkelere hükmedip insanları köleleştiriyorlar.
Müslümanları cihaddan geri çeviren , uzun bir zamandan günümüze dek zelil bir şekilde oturtan şey; cihadın büyük ve küçük diye ikiye ayrılmasıdır.

Dediler ki ; küçük cihad kafirlerle mücadele , büyük cihad da nefis ve şeytanla mücadeledir.Bu düşmanlar uyanık insanlardır.Biliyorlar ki insanoğlu diri kaldıkça nefis ve şeytandan kurtulamaz.

Hayatı boyunca onu cihaddan alıkoyacak bir görev verdiler kendisine . Rasulullah’ın (s.a.v) ,Müslümanların gönlündeki büyüklüğünü bildiklerinden , kendisi için Rasulullah’ın (s.a.v) dili üzerine uydurma bir hadis öne sürdüler.O da şudur:

“…Küçük cihaddan büyük cihada döndük….” Bunu da Müslümanların kitaplarına sokuşturdular.

Dinde aldanmış , miskin arkadaşlar (!) bunu görünce “ nefis ve şeytanla mücadle en büyük cihad olduğuna göre küçük cihadı ne yapayım” diyerek uzun tesbihini alıp , ibadetgahına çekilip nefis ve şeytanıyla mücadele ederek Rabbine ibadet etmeye başladı. İçlerinde daha hayır taşıyan bazılarında ise büyük cihadı bitirdikten sonra küçük küçük cihada niyetli olanlar da var , ancak nafile ! Bunu nasıl yaparlar?

Hadis kitaplarında bu hadisin varlığı mutlak surette yoktur.

Hatib-i Bağdadi (r.a.) Cabir’den (r.a.) olan başka bir senedle rivayet eder: “Rasulullah (s.av) bir gazveden dönüyordu.Rasulullah (s.a.v) onlara şöyle dedi:
“ Hayırlı bir yerden döndünüz, küçük cihaddan büyük cihada döndünüz”
“Büyük cihad nedir ? Ey Allah’ın Rasulü? “ dediler.
“Kulun nefsiyle mücadelesidir.” dedi (Tarihu’l Bağdad:13/493)

Senedinde Halef b. Muhammed b.İsmail el Hayyam var. Hakim “onun hadisi sakıttır” derken , Ebu’l Yala el Halil’de “o karıştırmış , o çok zayıftır, bilinmeyen metinleri rivayet etmiş “ demiştir.
(Tehzibu’t-Tenzib:11-261-262)


İmam İbn Teymiye şöyle der:
“Bazılarının Tebük seferi dönüşünde , Rasulullah’ın ; “ küçük cihaddan büyük cihada döndük” şeklindesöylediğini rivayet ettikleri hadisin aslı yoktur.Nebi’nin (s.a.v) söz ve fiillerini bilen hiç kimse bunu rivayet etmemiştir.Kafirlerle cihad ,amellerin en büyüğü , hatta insanın yapacağı en büyük iyiliklerdendir.Tüm bunlardan sonra sonra hadisin mevzu olduğu hususunda şüphe edecek değilim”
(El Farku Beyne Evliya-i Rahman ve Evliya-i Şeytan s. 44-45)

Az güvenilir ve tabii olan İbrahim b. Ebi Able’den şöyle rivayet edilmiştir:
“Gazadan dönenlere (rasulullah) şöyle demiştir:
“ Şüphesiz küçük cihaddan döndünüz, bundan sonra büyük cihada , kalp cihadına ne yapacaksınız?” (Siyer-ü Alamü’n Nübela: 6/324 )

Darekutni der ki : “İbrahim b. Ebi Able kendi nefsinde güvenilirdir.Ona giden yollar safi değildir. “Derim ki , bu sözü bu imama sözün zayıflığını beyan etmeden isnad etmek caiz değildir” diye düşünüyorum.
Bunun ondan geldiğinin sıhhatini varsaydığımızda dahi o bir beşerdir ; doğru da yapar , yanlış ta. Mücahidlere hitab etmesine rağmen masum değildir.Kafirlerle savaştıklarında kalple olan cihada ne yapacaklarını soruyorlar? Çünkü nefis hayatta kalabilmek mücahidi firara yöneltebilir, yahut bunun dışında bir şeye , mesela infak etmemeye sevk edebilir. O takdirde kafirlerle mücadele ettiği bir esnada , nefsiyle de mücadele eder. İbrahim’in görüşünde büyük ve küçük cihad , kafirlerle mücadelededir. Aynı anda iki cihadı bir araya getirdiğinden dolayı büyük cihad demiş olabilir.Bunun itibara alınması ihtimali vardır.Ancak kendi ibadethanelerinde oturup , , insanlardan el- etek çeken kişi aslında ne büyük ne de küçük cihad içerisindedir.Hakikatte o nefsinin arzusuna tabidir.Çünkü nefsi ona bunu sevdirmiştir.Şeytan da ona bunu süslemiştir. Sonra eğer bu büyük cihad ise , o zaman , insanlardan ayrı olarak hayatlarını ağaç yapraklarını yemekle idame eden rahipler sınıfı ile hayatlarını oruç ve kulluğa veren Budistlerin yaptıkları bu işle , dünyanın en mutlu ve bahtiyar insanları olmaları gerekir.Halbuki bunu hiçbir akıllı söyleyemez.

Dikkat ederseniz yukarıdaki uyduruk söz , ne kütüb-i sitte de , ne sahih buhari , müslim , ebu Davud ,tirmizi , nesai , ibn mace , Ahmed bin halbelin müsnedinde ne de İmam Malikin Muvattası vs. gibi hiç bir sahih hadislerde yoktur !!

Bu hadis uydurmacısının İslam ve ehline karşı kindar oluşundan şüphemiz yoktur. Sofular bunu rahatlıkla aldılar. Allah hepimizi bağışlasın. Sonra bu alçalış ve gerileme döneminde o kültüre mensup bazı kişiler bunu kabul etmiş ve risaleler halinde de İslami kitab evlerine sürmüşlerdir. Kitaplarında bu hadisi savunup , onu zayıf gören veya derecesini az görenlere körü körüne saldırıyorlar. Allah (c.c.)bizleri ve onları doğrı yola hidayet etsin. Allah yolunda cihada denk gelecek hiçbir şey yoktur. Bu delil itirazlara yeter.



Müslim'de ve diğer muteber hadis kitaplarında, Numan bin Beşir'den yapılan rivayette diyor ki:

“Peygamberin yanında bulunduğum bir sırada Müslümanlardan birinin şöyle dediğini işittim:

“İslamla şereflendikten bu yana, hacılara su dağıtmaktan başka hiç işle meşgul olmam ve başka bir işe önem vermem.”

Bir başkası: “Ben de öyle” dedi. “İslamiyetle şeref bulduktan sonra, Mescid'i-l-Haram'ı onarmak ve bakmaktan başka hiçbir işe önem vermedim ve vermem.”

Onların bu konuşmalarına kulak misafiri olan Hz. Ali onların sözlerine karıştı:

“Allah yolunda savaşmak sizin anlattığınız işlerden çok çok daha üstündür.”

Orada bulunan Hz. Ömer:

“Allah Rasulünün minberi yanında yüksek sesle konuşmayın” diye onları ikaz etti.
Sonunda, namazı bitirdikten sonra meseleyi Allah'ın Rasulünden sorduk. Allah'ın Rasulu sorumuzu yüce Allah'a arzetti. Yüce Allah da az sonra, Tevbe suresinin 20. ayetini indirdi.

tevbe 20 : - İman edip de hicret edip, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler. İşte bunlar murada ermiş olan mutlu kullardır.
ibn teymiyye - (El Furkan Beyne Evliyai'r-Rahman Ve Evliyai'ş-Şeytan- Allah'ın Velileri İle Şeytanın Velileri Arasındaki Fark - Kuşkusuz, Kafirlerle Savaşmak En Büyük Cihaddır başlığı)



Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle Nebi’ye (s.a.v) soruldu:
“Allah yolunda cihad etmeye denk ne var?”
“Güç yetiremezsiniz” dedi. Üçüncüsünde :

“Allah yolunda cihad edenin misali , Allah yolunda cihad edenin , evine dönünceye kadar gündüzleri oruçla , geceleri de ibadet ve kıyamla geçiren adamın misali gibidir” dedi.
(Müslim, İmare: 29 ; Tirmizi , Cihad : 1)

Yine ondan rivayetle bir adam :
“Ey Allah’ın Rasulu! Cihada denk gelebilecek bir ameli bana göster “ dedi . Rasulullah (s.a.v) :
“Bulamıyorum” dedi .Sonra :
“ (Adam) : “Kim bunu yapabilir?” dedi.
(Buhari ,Cihad: 2)

Ebû Hureyre'den: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş*tur:
«Eğer ümmetime meşakkat yüklemiş olmasaydım Al*lah yolunda hiç bir seriyyeden geri kalmazdım. Fakat onları bindirecek binek bulamadım, onlar da bundan sonra binecek vasıta bulamaz. Benden sonra benim gibi her sefere çıkamamak onlara ağır gelir. Halbuki Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra diriltilip tekrar öl*dürülmeyi, sonra diriltilip tekrar öldürülmeyi ne kadar çok isterdim.»
(Buharı, Cihad, 56/119; Müslim, İmaret, 33/103- 106. Muvatta ; cihad :40)


- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kim Allah iman ederek ve va'dini tasdik ederek, Allah yolunda (kullanmak üzere) bir at "tutarsa" bu atın yediği, teri, gübresi, bevli kıyamet günü terâzisine girecektir, yani sahibine sevap olacaktır."

Buharî, Cihâd 46; Nesâî, Hayl 11., Kutub-i sitte :980


- Râşid İbnu Sa'd, ashaba mensup birinden naklen anlatıyor: "Bir zât Rasûlullah'a gelip: "Ey Allah'ın Rasûlü, niye şehid dışında kalan mü'minler kabirde imtihan edilirler ?" diye sordu. Rasûlullah şu cevabı verdi:
"Şehidin ölüm anında tepesinin üstünde kılıç parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona kâfidir."

Nesâî, Cenâiz 112. Kutub-i sitte :994


Abdü'l-Habîr İbnu Kays İbni Sabit İbni Kays İbni Şemmâs an ebîhi an ceddihi (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Ummu Hâlid adında bir kadın yüzü örtülü olduğu halde gelerek Allah yolunda öldürülmüş olan oğlu hakkında sormak istedi. Ashab'tan biri kadına: "Sen, yüzü örtülü olduğun halde gelip oğlundan mı soracaksın?" dedi.
Kadın: Oğlumu kaybetti isem de hayamı kaybetmedim" dedi.
Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadına: " Oğlun iki şehid mükâfatı elde etmiştir!" dedi. kadın:
"- Bunun sebebi nedir, ey Allah'ın Rasûlü?" diye sorunca şu cevabı verdi:
" Çünkü onu Ehl-i Kitap öldürdü!"

Ebu Dâvud, Cihâd 8, (2488).Kutub-i sitte :996




"Her ümmetin ruhbanlığı vardır , benim ümmetimin ruhbanlığı cihaddır"
(Ahmed bin Hanbel)


- Ebu Hureyre (r.a) şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v)’den işittim şöyle diyordu: “Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki mü’minlerden bir kısmının benden ayrı kalmalarına üzülmeyeceklerini bilsem ve onları bindirebilecek binitler temin edebileceğimi bir bilsem. Allah yolunda savaşa giden hiçbir müfrezeden geri kalmazdım. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki Allah yolunda ölüp dirilmeyi sonra diriltilip tekrar öldürülmeyi ve yine öldürülmeyi isterdim.”
(Buhârî, Cihad ve Siyer: 7 , sunen-i Nesai :3101)

- İbn Ebî Amîra (r.a)’dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Müslümanlar arasında hiçbir Müslüman yoktur ki Rabbi onun ruhunu aldıktan sonra tekrar size geri dönmek istemez, dünya ve içindekilerin hepsi kendisine verilse bile… Ama şehid böyle değildir.” (O tekrar dirilip yine tekrar şehid olmak ister)
İbn Ebî Amîra diyor ki: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah yolunda şehid olmayı göçebe ve yerleşik hayat yaşayanların elde ettikleri her şeye tercih ederim.” (Müsned: 17221 , sunen-i Nesai :3102)


_Ebu Said el Hudri (r.a)’den rivâyete göre, şöyle demiştir:
Tebük savaşı olduğu yıl Rasûlullah (s.a.v), sırtını devesine dayayıp insanlara bir konuşma yaparak şöyle buyurdu:
“Size insanların en hayırlısı ile en şerlisini haber vereyim mi? En hayırlı kimse ölünceye kadar atının veya devesinin sırtında veya yaya olarak Allah yolunda gayret eden kimsedir. En şerli kimse ise; Allah’ın Kitab’ını okuyup da gerekenleri yerine getirmeyen kimsedir.” (Müsned: 11124 , sünen-i Nesai 3055) (Yani cihad ayetlerini okyupta gereğini yerine getirmeyendir ! -Ve diğer hükümler için de böyledir)

- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın azabından korkarak gözyaşı döken bir kimse süt memeye tekrar girinceye kadar ateş o kimseyi yakmaz. Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmak için gayret eden kimsenin çıkardığı toz ile Cehennem dumanı bir araya gelmez.”
(Tirmizî, Fedailül Cihad: 8; Dârimi, Cihad: 8 ,sünen-i Nesai 3057 )

Yine Ebu Hüreyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Bir kafiri öldürüp sonra da Müslümanca yaşamaya devam edip, Müslümanca ölen kimse; o kafirle beraber Cehennemde olmaz. Allah yolunda gayret ederken çıkarılan toz ile Cehennem ateşi bir araya toplanmaz. Kulun kalbinde iman ile hased bir arada olamaz.”
(Tirmizî, Fedailül Cihad: 8; Dârimi, Cihad: 8 ,sünen-i Nesai 3058)



لا تزال طائفة من امتى تقاتل على الحق حتى ينزل عيسى بن مريمعليه السلام عند طلوع الفجر ببيت المقدس ينزل على المهدى فيقال تقدم يا نبى الله فصل بنا، فيقول هذه الامة امراء بعضهم على بعض

“Tulu-i Fecirde, Beyt-i Makdis’de Hz. İsa bin Meryem (A.S.) nazil oluncaya kadar ümmetimden bir taife, daima hak üzerine mukatele (cihad) edecektir. O vakit Hz. İsa (A.S.) Hz. Mehdî’nin üzerine nüzul eder. Ona “Ey Allah’ın Nebîsi! Öne geç, bize namazı kıldır” denir. O da “Bu ümmetin imamı kendisindendir, onların içinden birisi daima diğerlerine imamdır” der. (Yâni Hz. Mehdî’nin imamete geçmesini emreder)”.

(Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-38)

(Ümmetimden bir taife, hak üzere cihaddadır. Kıyamete kadar galip olarak devam eder.) [İbni Asakir]

(Hakkın yardımı ümmetimden bir taife üzerine Kıyamete kadar devam eder. Bunları terk edip ayrılanların bu taifeye bir zararı olmaz.) [İbni Mace]

(Ümmetimden bir taife, düşmanlara galip olarak hak üzere cihad ederler. Hatta sonuncu taife, Deccal ile savaşır.) [Ebu Davud]

(Ümmetimden bir taife, Allah’ın emriyle hak üzere hareket etmekte devam eder.) [Buhari]



Rasulullah’ın (s.a.v) ashabından bir kişi tatlı su kaynaklarının bulunduğu bir vadiden geçti.
“İnsanlardan el etek çekip bu vadide kalsam ? Ancak Rasulullah’tan (s.a.v) izin almadan bu işi yapmam” diye düşündü. Bunu Rasulullah’a (s.a.v) söyleyince , Rasulullah (s.av) :

“Yapma ! Şüphesiz Allah yolundaki birinizin (yaptığı cihad) fazileti , evindeki yetmiş yıl namazından daha efdaldir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennetine koymasını istemez misiniz? Allah yolunda cihad ediniz .Devenin iki süt arası müddeti kadar Allah yolunda savaşanlara cennet vacib olmuştur”
(Tirmizi ,Cihad:17)

Bu son hadiste , cihadı ekber iddialarını tamamen çürütmektedir.Çünkü bu sahabe Rasulullah’tan (s.a.v) insanlardan ayrılıp nefsiyle cihad etmek için istekte bulunmuş, Rasulullah onu bundan men etmiş ve ondan daha iyisine irşad etmiştir. Sonra bu hadiste dikkat edilmesi gereken başka bir espiri de var.
Rasulullah’ın (s.a.v):
“Kim devenin iki süt arası kadar Allah yolunda cihad ederse Cennet ona vacip olur..” sözünün genelinden hareketle , Allah yolunda cihad edenler , öldürülse de , öldürülmese de cennetle müjdelenmiştir.
Hadiste geçen “fukava nakati” ,iki süt arası dönem veya sütün sağılıp tekrar sütün memelere dönünceye kadar ki zamandır.
(El-Misbahul Münir s. 484)

Bununla bahsedilen o hadisin mana ve sened bakımından batıl olduğunu öğrendik. Ondan başka ibadete layık ilah olmayan Allah’a hamd oldun. Klavyeyi bırakmadan önce şunu söylemek istiyorum. Bu düşünce (nefis ile cihad) tamamıyla sofuca bir düşüncedir. Kökeni İslam düşmanlarına dayanmaktadır. Onu bırakıp arkamıza atmalıyız.Nebi’nizin (s.a.v) nasihatine dönünüz:

“Cihad , şüphesiz ona hiçbir şey denk gelemez.”
Bu nasihatta , sizin için tüm kötülükleri isteyen (bu kötülükler ona dönsün) komplocu düşmanınızın ithal düşüncelerinden sizleri müstağni kılacak güzellikler var.
Dolayısıyla cihad hususunda yazılmış eserlerde çağdaş bazı yazarların bu hadisten etkilenerek yaptıkları gibi “büyük cihad” ya da “nefsle cihad” diye isimlendirmelerinden etkilenmemek gerekir.

Buradan benim nefisle mücadeleyi inkar ettiğim veya ona değer vermediğim kesinlikle anlaşılmasın. Aksine bu konu cihada teşvik , Allah yolunda ölme sevgisine has olup , iki şey arasında zihni bulandırmaktan uzak tutmak gerekir.Onu cihadın iki çeşidini söylediğimizde, sanki onlardan birini seçme serbestliğini veriyoruz.Acaba birini diğerine tercih ettiğimizde durum ne olur?

Bunu tasavvur edebiliyor musunuz?

Dedikleri gibi , her makama söz vardır. İslam ümmetinin hac rükunlarını öğrenmeye muhtaç olduğu , Zilhicce ayında Ramadan orucunun hükümlerinden bahsetmemiz hikmetten değildir. Halbuki iki konuda haktır ve ikisi de doğrudur.
İşte buradaki selefi salihinin anlayışları söyledikleri ve yazdıklarındaki fıkıhları ortaya çıkıyor.Cihad ile ilgili kitaplarında ; Allah yolunda cihad etmenin fazileti , Allah yolunda ölmenin fazileti , sahabe ve onlara tabi olanların kahramanlık haberlerinden başka bir şey bulamazsınız. Bununla birlikte nefisle mücadele etme tarafını da ihmal etmezler .Onun için ayrı bir mevzu tahsis edip ismini de “zühd” koymuşlardır. Konuyu daha fazla dallandırıp budaklandırmadan burada bitirmemiz yerinde olacaktır. Samimi kardeşlerimiz bilirler ki Allah rasulu sözü geçen hadisi ! cihaddan gelirken söylediği rivayet edilir. Sizde cihada gidin sonra söyleyin.Hem sünnet de budur. Rasulullah bile küçükten başlamıştır ! Merdivene çıkmaya en son basamaktan başlanmaz Bunu böyle bilelim .

_________________
" Hayrlar feth olsun ; şerler def olsun !..."


En son arsiv tarafından 12.03.09, 17:07 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Cihâd-ı Ekber" hakkında
MesajGönderilme zamanı: 12.03.09, 16:52 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 12:14
Mesajlar: 1108
Şia'ya Göre "Cihad-ı Ekber"

***

Cihad-ı Ekber, Nefs ile Cihaddır

Nefsle cihad o kadar önemli bir meseledir ki Resul-i Ekrem (s.a.a) onu Cihad-ı Ekber, yani büyük cihad diye tanıtmıştır. O kadar önemlidir ki hatta silahlı savaştan bile üstün sayılmıştır.

Hz. Ali (a.s) şöyle naklediyor:

Resulullah (s.a.a) düşmanla savaşmaları için bir ordu gönderdi. İslâm ordusu savaştan dönünce onlara: "Aferin Cihad-ı Asgarı (küçük cihadı) yapanlara; ancak Cihad-ı Ekber (büyük cihad) onlar için farz olarak kalmıştır" buyurdular. (Ashaptan bazıları) "Ya Resulullah! Cihad-ı Ekber nedir?" deyince Hazret-i Peygamber: "Nefisle cihadtır." buyurdular.[1]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:""Cihadlardan en üstünü iki tarafının arasında yer alan nefsiyle cihad eden kimsenin cihadıdır.""[2]

Resulullah Hz. Ali"ye (a.s) vasiyetinde şöyle buyurmuşlardır:
Ey Ali! cihadların en üstünü hiç kimseye zulmetme kastı olmaksızın sabahlayan kimsenin cihadıdır.[3]

Bu hadislerde nefisle cihad, Cihad-ı Ekber (en büyük cihad) ve en faziletli cihad olarak tanıtılmıştır. Öyle bir cihad ki hatta Allah yolunda yapılan silahlı cihadtan bile daha faziletli ve daha üstündür. Allah yolunda yapılan cihadın üstün değerine ve onun en üstün ibadetlerden sayıldığına dikkat edilecek olursa nefisle cihadın değer ve önemi açıklığa kavuşur. Nefisle cihadın üstünlüğünü izah ederken üç noktayı burada beyan edebiliriz:
1- Her ibadet, hatta silahlı cihad, iki açıdan nefisle cihadı gerektirmektedir:

a) İbadetleri bütün şartlarıyla tam olarak yerine getirmek nefisle cihada bağlıdır. Acaba cihad edip çaba harcamaksızın namazı, kalp huzuruyla ve müminin miracı olacak, fahşadan ve münkerden sakındıracak olan bütün şartlara riayet ederek eda etmek mümkün müdür?!
Acaba cihad etmeksizin cehenneme kalkan olacak orucu kamil olarak eda etmek mümkün olabilir mi? Mücahid biri nefsiyle cihad etmeksizin canını ayağının altına alarak savaş meydanında hazır olup İslâm düşmanlarıyla yiğitçe savaşabilir mi?

b) Her ibadet, ancak sırf Allah"ın rızası için yapılarak her türlü şirkten, riyadan, bencillikten ve nefsanî isteklerden kurtulmak şartıyla Allah-u Teala"nın indinde makbul olup Allah"a yakınlaşmaya sebep olur ve böyle bir şey ise nefisle cihad etme dışında mümkün değildir. Hatta silahlı cihad ve şehadet de ancak Allah"ın rızası ve Tevhid kelimesini yüceltmek için olunca değer kazanıp tekamüle ve Allah"a yakınlığa sebep olur. Bu büyük ibadet bile şöhret, düşmandan intikam alma, adın tarihe geçmesi, riya ve gösteriş, makam ve mal, hayat sorunlarından kaçmak veya buna benzer diğer nefsanî hedefler için olursa manevî değerini yitirir, insanı Allah"a yakınlık ve kurb makamına yükseltmez. Bundan dolayı, nefisle cihad etmek bütün ibadet ve hayır amellerden ve hatta Allah yolunda silahlı cihad etmekten bile üstündür; zira onların hepsinin doğruluk ve mükemmelliği nefisle cihada bağlıdır. İşte bu yüzdendir ki, nefisle cihad, Cihad-ı Ekber (büyük cihad) olarak adlandırılmıştır.

2- Silahlı savaş belli bir zamanda ve özel şartlarla farz olur. Ayrıca farz-ı aynî değil farz-ı kifayedir. Bazı kimseleri kapsamaz. Bazı zamanlarda cihad kesinlikle farz değildir; farz olduğu yerlerde ise farz-ı kifaye olup yeterince savaşçı iştirak ederse bu farz diğerlerinden kalkar. Ayrıca kadınlara, yaşlılara, acizlere, güçsüzlere ve hastalara da farz değildir. Fakat tam aksine nefisle cihad, herkese her zaman, her durumda ve bütün şartlar altında farz-ı aynîdir ve insanın bütün hayatı boyunca her an yapması gereken bir cihadtır. Masum İmamlar dışında hiç kimse hiçbir zamanda ondan müstağnî değildir.

3- Nefsle cihad, bütün ibadetlerden, hatta mücahidin canından geçerek şehadetle karşı karşıya geldiği silahlı cihadtan daha zordur. Zira hakka tamamen teslim olmak, bir ömür boyu nefsanî istek ve heveslerle mücadele etmek ve tekamüle doğru ilerlemek, bir mücahidin birkaç sabah savaş meydanında İslâm düşmanlarıyla savaşmasından ve nihayet şehadet makamına erişmesinden çok daha zordur. Nefisle mücadele etmek o kadar zordur ki, sürekli ve amansız bir cihad, birçok ıstıraba tahammül etme ve ilâhî yardımların olması dışında imkansızdır. Dolayısıyla namazlarda devamlı: "Bizi doğru yola hidayet et" diyoruz. Tekamülün doğru yolunda ilerlemek o kadar zordur ki, kutlu İslâm Peygamberi, Allah-u Teala"ya! "Allah"ım! bir göz açıp kapayıncaya kadar beni kendi başıma bırakma" diye dua etmektedir.

Cihad ve İlahi Yardımlar

Gerçi nefisle cihad etmek çok zor olup onun için mukavemete, sebata, uyanık olmaya ve kendine dikkat etmeye, murakabeye gerek varsa da; ne olursa olsun imkansız olmayıp insanın saadeti için oldukça zarurîdir. Eğer nefsimizle savaşmaya karar verir de bu işe başlarsak bu amelimiz Allah tarafından yardım görür.
Allah-u Teala Kur"ân-ı Kerim"de şöyle buyurmaktadır: ""(Bizim yolumuzda cihad edenleri şüphesiz onları yollarımıza hidayet ederiz.)"[4]

Allah"ın rızasını kazanmak için kendi nefsî istekleriyle savaşan kimseye ne mutlu! Her kim nefsanî heveslerin ordusunu alt ederse Allah"ın rızasını kazanmıştır ve her kim cihadla ve Allah"ın karşısında huzu ve huşu ederek aklıyla nefs-i emmaresini kuşatırsa büyük bir saadete ulaşır. Allah ile O"nun kulu arasında nefs-i emmare ve nefsî isteklerden daha karanlık ve daha korkunç bir örtü yoktur; onların kökünü kurutmak için ise Allah"a muhtaç olma duygusundan, huzu ve huşudan, açlık ve susuzluktan (oruçlu olmak) teheccütten ve geceleyin ibadet için uyanık kalmaktan daha iyi bir silah yoktur. Böyle birisi ölürse şehiddir ve kalırsa neticede büyük rızvana ulaşıverir.

Allah-u Teala Kur"ân-ı Kerim"de şöyle buyuruyor: ""(Bizim uğrumuzda cihad edenlere, biz şüphesiz yollarımızı gösteririz.)"

Kendi nefsini ıslah etmek için senden daha fazla çalışan bir mücahidi gördüğünde kendi nefsini azarla ve onu kendine daha fazla dikkat etmeğe teşvik et. Allah"ın emir ve yasaklarıyla kendi nefsin için bir dizgin yap. Yaramaz, tecrübesiz ve eğitilmemiş bir köleyi terbiye eden kimse gibi kendi nefsini iyiliklere doğru yönlendir.

Resulullah (s.a.a) o kadar namaz kılardı ki mübarek ayakları şişerdi ve itiraz edenlere cevaben ise: "Allah"a şükreden bir kul olmayayım mı?" buyuruyordu. Resulullah (s.a.a) ibadete ciddiyet ve ehemmiyet vermekle ümmetine ders verirdi. Öyleyse hiçbir zaman çaba harcamaktan, ibadet ve riyazetten gâfil olmamamız gerekir. Biliniz ki eğer ibadetin tadını ve bereketlerini görür de kalbinizi ibadetin nurlarıyla nurlandırırsanız sizi parça parça etseler bile yine de ondan bir an olsun el çekemezsiniz. O halde ibadetten yüz çevirmenin, günahtan sakınma ve ilâhî muvaffakiyetlere yönelme yarışmasının faydalarından mahrum olmaktan başka bir sonucu olmayacaktır."[5]
Nefisle cihad, aynen silahlı cihad gibidir. Düşmana her ne kadar darbe inerse ve askerler tarafından her ne kadar düşman mevzisi fethedilirse düşman o kadar zayıflar, askerler güçlenir ve ilerdeki darbeler ve fetihler için daha hazırlıklı olurlar. Allah-u Teala"nın buyurduğu ilâhî sünnet de budur: "Allah'ın dinine yardım edecek olursanız o da size yardım eder ve adımlarınızı sağlamlaştırır." Nefisle cihad da böyledir. Nefs-i emmare"ye ne kadar darbe iner ve onun meşru olmayan istek ve heveslerine ne kadar muhalefet edilirse nefis o kadar zayıf düşer, siz ise daha bir güçlenir ve sonraki fetihler için daha hazırlıklı olursunuz. Aksine, ne kadar uyuşuk ve gevşek davranır ve nefsin isteklerine teslim olursanız, siz zayıflarsınız; o ise güçlenir ve sonraki fetihler için daha hazırlıklı olur.

Ancak nefsinizi tezkiye etmeye çalışırsanız, Allah tarafından yardım görürsünüz ve her geçen gün nefs-i emmare"ye daha fazla hakim olur ve onu daha iyi kontrol edersiniz.

Ama nefsin istekleri ve askerleri karşısında meydanı boşaltacak olursanız, onlar daha güçlenir ve size daha fazla hakim olurlar.

İnsan Kendi Doktorudur

Peygamberler (a.s) ve Masum İmamlar (a.s) insanların eğiticileri ve nefslerin tabipleridirler. Ancak tabiplik, nefsi ıslah ve tezkiye etme sorumluluğu bir yerde insanların kendi üzerlerine bırakılmıştır. Peygamberler ve masum İmamlar, insanlara tabiplik dersi verirlerdi. İnsanların kendi dert ve dermanlarını tanımaları nefislerini ıslah etme sorumluluğunu kendi üzerlerine almaları için nefsanî hastalıklarını, onların belirtilerini, kötü sonuçlarını, onları tedavi etmenin yolunu ve ilaçları insanlara tanıtıyorlardı. Zira insanın hastalığını hiç kimse kendisi gibi tanıyıp ıslah edemez. İnsan nefsanî hastalıklarını ve onları tedavi etmenin yollarını vaaz edenlerin ağzından duyar veya onu kitaplarda okur; ancak neticede kendi hastalığını anlayıp ona karşı özel bir ilaç kullanacak olan insanın bizatihi kendisidir. İnsan kendi acısını ve içindeki gizli şeyleri herkesten daha iyi anlar. O, kendi nefsini gözetlemezse, başkalarının nasihatleri yararlı olabilir mi? İslâm dini, insanları ıslah etmeye, önce onların içlerinden başlanması gerektiğine inanmaktadır. Nefsi tezkiye etmek ve ruhî sağlığı gözetmek için nefislerin hazırlıklı olmalarının gerekliliğine ve kendilerini korumaları için onların görevlendirilmelerinin zorunlu olduğuna inanmaktadır. Bu da İslâm"ın önemli terbiye temellerinden biri sayılır.

Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: "Hayır, insan kendi nefsine karşı bir basirettir. (Yaptıklarını içinde tecrübe edip kendi kendini en iyi gözleyen bir şahittir.) kendi mazeretlerini ortaya atsa bile." [6]

İmam Sadık (a.s) adamın birine şöyle buyurdu: "Sen kendi nefsinin tabibi kılınmışsın; senin için acı belirtilmiş ve sağlık nişaneleri açıklanmıştır, ilaç ve deva da tanıtılmıştır. O halde nefsini tedavi etmeye bak." [7]

Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Kendi nefsinde bir vaaz eden (nasihatçi) bulunmayan kimseye başkalarının nasihati fayda vermez."[8]

İmam Seccad"dan (a.s) şöyle naklediliyor: "Ey insanoğlu! nefsinde bir nasihatçi ve vaaz eden oldukça sen devamlı iyilik üzeresin."[9]

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Halkın en âcizi kendi nefsini ıslah etmekten âciz olanıdır." [10]

Hz. Ali (a.s) diğer bir yerde şöyle buyuruyor: "İnsan, kendi nefsinin sorumluluğunu üzerine almalı, devamlı kalbini gözetmeli ve dilini korumalıdır."[11]

----------------------------------------------------------------------------------
[1]- Vesail"u-ş Şia, c.11, s.124.
[2]- Vesail"u-ş Şia, c.11, s.124.
[3]- Vesail"u-ş Şia, c.11, s.123.
[4]- Ankebût/69.
[5]- Bihar"ul-Envar, c.70, s.69.
[6]- Kıyâmet/14-15.
[7]- Kâfi, c.2, s.454.
[8]- Bihar"ul-Envar, c.70, s.70.
[9]- Bihar"ul-Envar, c.70, s.64.
[10]- Gurer"ul-Hikem, c.1, s.196.
[11]- Gurer"ul-Hikem, c.2, s.862.

_________________
" Hayrlar feth olsun ; şerler def olsun !..."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: "Cihâd-ı Ekber" hakkında - Fethullah Gülen
MesajGönderilme zamanı: 12.03.09, 16:58 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 12:14
Mesajlar: 1108
SORU: Cihad Nedir? Küçük ve Büyük Cihaddan Bahsediliyor, Tarif ve İzah Eder misiniz?

CEVAP: Fethullah Gülen / 10.07.2007

Cihad, Arapça bir kelime olup, her türlü meşakkat ve zorluğa göğüs gerip çalışmak, çabalamak ve gayret etmek gibi mânâlara gelir. Ancak, bu kelime İslâm'la birlikte; nefis ve şeytana, mesâvi-i ahlâk diyebileceğimiz fena huy ve fena davranışlara ve kendi şartları içinde zarurî hâle gelince de hasımlara karşı mücadele etmenin, direnmenin, tetikte olmanın, teyakkuzun ve hazırlıklı bulunmanın unvanı olmuştur.

Daha sonra da izah edileceği gibi, Efendimiz'e isnat edilen bir ifadeyle cihad, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılmıştır.[1]

Fakat biz, bu taksime geçmeden evvel, bir nebze, cihadın ehemmiyeti üzerinde durmak istiyoruz. Yeryüzünde cihaddan daha büyük bir vazife yoktur. Zaten olsaydı, Allah (celle celâluhu) peygamberlerini o vazife ile vazifelendirirdi. Cenâb-ı Hakk'ın, bu vazife ile vazifelendirdiği insanlar, insanların en şereflileri ve onlara bu vazifeleri getirip intikal ettiren melekler de, meleklerin en şereflileridir. Her şeyden evvel düşünülmelidir ki, Hazreti Âdem'den bu yana, nebi olsun, veli olsun, Allah'ın en seçkin kulları, büyük ölçüde bu seçkinliğe, mücahede ve nefis muhasebesi sayesinde ulaşabilmişlerdir.

Cihad, insanın kendi özüne ermesi veya insanların özlerine erdirilmesi ameliyesidir. Bir bakıma cihad, insanın yaratılış gayesidir. Onun içindir ki, Cenâb-ı Hak katında cihad çok mühimdir, çok mübeccel ve mukaddes bir değere sahiptir.

Hiçbir mazereti olmadığı hâlde cihaddan geri duranlarla, durmadan cihad eden ve ömrünü bu uğurda bitiren insanlar arasında, kapatılması başka amellerle mümkün olmayan büyük derece farkları vardır. Bu mânâyı ifade eden âyette meal olarak şöyle denilmektedir:

"Mü'minlerden -özür sahibi olanlardan başka- oturanIar ile, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından, oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (Cennet) vaad etmiştir; ama mücahidleri oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır."[2]

Allah yolunda mücadele eden ve davasını anlatmayı kendine yol edinen, kat'iyen diğerleriyle aynı seviyede mütalâa edilemez. Bunu şöyle bir misalle basitleştirip anlatmak mümkündür:

Peygamberlik, Allah tarafından bazı müstesna insanlara verilen bir pâye, bir meslektir. Onların işleri, Allah'ın anlatılması ve getirdikleri dinin tebliğ edilmesidir.[3] Bu vazife, peygamberlik mesleğinin gereği ve icabıdır. İnsanlar arasında birçok meslek dalı ve o mesleğin gerekli kıldığı birçok vazifeler vardır. Bir berberin, bir marangozun, bir saracın veya başka bir meslek erbabının kendilerince ufuk nokta kabul ettikleri bir gaye ve hedefleri mevcuttur ve bulundukları yeri de hedefe göre değerlendirmeye tâbi tutar ve öyle kıymet verirler. Aynı zamanda, teker teker bu meslekler, varmak istedikleri neticenin değerine göre bir kıymet ifade ettiği de unutulmamalıdır; yani, bir berberin neticede elde edeceği nokta neyse kıymeti o ölçüdedir. Bir terzi veya saracın da öyledir. İsterseniz meslek gruplarını daha ileri seviyeye götürebiliriz. Eğer milletvekilliği, başbakanlık hatta cumhurbaşkanlığı birer meslekse, onlar için de verdiğimiz hüküm aynen geçerlidir. Bunlar da neticede, varılacak nokta ile değerlendirilirler.

Şimdi siz bir insanın herhangi bir şeye başlangıç ve netice itibarıyla durumunu düşünün. Üzerinize damladığında yıkamak mecburiyetinde kaldığınız pis bir su damlasından, sonra çürüyüp kokuşmaya mahkûm bir ceset.. insanın mebdei ve neticesi bu değil midir?[4] İşte, mesleği ne olursa olsun, insanların varacağı son ufuk nokta budur. Hâlbuki peygamberlik mesleği hiç de öyle değildir. Onların hedeflerinde de bir ufuk ve bir ideal nokta vardır. Ancak bu nokta diğerlerinde olduğu gibi çürüyüp kokuşan bir nokta değildir. Peygamberlik mesleğinde mukadder hedef şudur:

Allah'ın tanıtılması ve insanlığın O'nu tanımakla sonsuzluğu yakalaması, dünyaya gelirken iniş kavsiyesi çizen insanın, yeniden dönüp bir arşiye çizerek Allah'a ulaşması.. şu fâni âlemde bekâ cilveleri göstermesi.. yoktan varlığa ait renklerle oynaması ve düşünceleriyle ebediyet gamzeden bir gökkuşağı olması.. öyle zafer tâkı gibi bir gökkuşağı ki, zafer tâklarının altından bir kere geçilir ve gidilir ama onlar gökkuşağından tâklar gibi, saatler ve saatler geçilip gidilmeyecek şekilde insanın başının üstünde tüllenir durur. İşte insan böyle bir ebede namzet olarak gelmiştir ve insanda bu düşünce, bu duygu ve mahiyetindeki bu hakikati tahakkuk ettiren de ancak nübüvvetin mânâsını taşıyan ve nübüvvet vazifesini yerine getiren peygamberlerdir.

Dolayısıyla peygamberlik mesleği, Allah yanında en nezih, en kudsî bir meslektir ki, Cenâb-ı Hak, Zât-ı Ulûhiyet'inden sonra onların risaletine dikkat çekmiştir. İşte böyle kudsî bir mesleğin en kudsî vazifesi de cihaddır. Mademki her meslek neticede varacağı ve elde edeceği noktaya göre değerlendirilecek ve o mesleğe değer atfettiren husus da varacağı netice olacaktır; öyleyse bu en mukaddes mesleğin vardırmak istediği noktaya vesile ve vasıta olan hareket tarzı da aynı seviyede mukaddes bir iş olacaktır.

Ve yine cihadın ehemmiyetindendir ki, cihad için söz vermiş, biat etmiş cemaatin durumu Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:

"Muhakkak ki, sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhinde bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir."[5]

Âyete nüzûl sebebi olarak gösterilen hâdisenin hulâsası şudur: Allah Resûlü Mekke'ye gidip Kâbe'yi tavaf edeceklerini Müslümanlara müjdelemişti. Herkes heyecan ve coşku içindeydi. Seneler vardı ki hasretten yanıp tutuşuyorlardı. Nasıl olmasın ki, bizler bile bir iki defa görmekle oraya âşık oluyor ve gidemediğimiz zamanlar da hasretten yanıp tutuşuyoruz. Çünkü orası, Nebiler Nebisi'nin maskat-ı re'si (doğum yeri) ve yeryüzünün ilk bünyadı Kâbe'nin bulunduğu yerdir.[6] O Kâbe ki, Nâbi'nin ifadesiyle "Metâf-ı Kudsiyân"dır. Yerden ta Sidretü'l-Müntehâya kadar meleklerin ve kudsîlerin tavaf yeridir. İşte Müslümanlar da doğup büyüdükleri ve kavuşmak için yanıp tutuştukları bu beldeye gelip, kudsîlerin tavaf ettiği Kâbe'yi tavaf edip tekrar Medine'ye dönmeyi önü alınmaz bir iştiyakla istiyorlardı. Ancak Hudeybiye'ye vardıklarında hiç beklemedikleri bir hâdiseyle karşılaştılar. Mekke müşrikleri, Müslümanların Kâbe'yi tavaf etmelerine izin vermeyeceklerini ve eğer diretirlerse Müslümanlarla harp edeceklerini ilân ettiler. Bu beklenmedik hâdise, Müslümanlar arasında şok tesiri yaptı. Kimse duyduğuna inanmak istemiyordu. Böyle bir hareketi, İslâm'ın onuruna vurulmuş bir darbe gibi görüyorlardı. Hisler kabarmış, heyecan doruk noktaya ulaşmış ve öfke müthiş bir gerilim hâsıl etmişti. Kimse kimseyi dinlemiyor; âdeta herkes düştüğü şokun tesiriyle ayrı bir bocalama geçiriyordu.

İşte tam bu esnada Allah Resûlü mü'minleri biata davet etti. Biat denince akan sular duruyordu. Şimdi herkes sıraya girmiş Allah Resûlü'nün elinden tutarak biat ediyordu. Ve her sahabi, hangi şartlarda olursa olsun ve hangi teklifle gelirse gelsin Allah Resûlü'ne bütünüyle bağlı kalacağına söz veriyordu. İşte bu bağlılık sözü ve bu mânâda Allah Resûlü'ne el verip yemin etme, Kur'ân'da tebcil ediliyor ve oradaki mü'minlerin bu hareketleriyle Cenâb-ı Hakk'a ne derece yakınlık kazandıkları dile getiriliyordu. Bu da yine cihada verilen değerin bir başka tezahürüydü...

Bir başka âyette mealen şöyle deniliyor:

"Allah, mü'minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürülürler ve öldürürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde O'nunla yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur."[7]

Nefislerini, bedenlerini, cismanî varlıklarını Allah'a satan insanlar, bunun karşılığında Cennet'i ve Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanıyorlar ve bunu ifade ederken Kur'ân-ı Kerim "alışveriş" tabirini kullanıyor. Bu öyle bir pâye ki, insan bu sayede Cenâb-ı Hakk'a muhatap olacak seviyeye yükseliyor.

Allah Resûlü de bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: "Ah, ne kadar arzu eder ve isterdim ki; Allah yolunda öldürüleyim, sonra diriltileyim, sonra yine öldürüleyim, sonra yine diriltileyim ve sonra yine öldürüleyim..."[8] Eğer sözün uzaması mevzuubahis olmasaydı Allah Resûlü bu ifadeyi kim bilir kaç kere tekrar edeceklerdi. Esasen bu ifadeyle kasdolunan da sonsuzluk mânâsıdır ki bu, öldürülüp diriltilmeyi arzu etmek demektir. Düşünün ki bunu talep eden, Nebiler Sultanı (aleyhisselâm) Efendimiz'dir. Cihadın kıymetini biz, ancak Allah'tan ve O'nun Resûlü'nden öğreniriz. Resûl-i Ekrem buyuruyor ki: "Allah yolunda ve Allah uğrunda gelen tehlikeleri gözetlemek üzere bir tek gün uyumayan göze sahip olmak ve bir gedikten böyle muhtemel bir tehlikeyi gözetleyen, dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlı bir iş yapmış demektir."[9]

Dikkat buyurun! Bir tek gün, memleketi saran tehlikeler karşısında hangi gedikten ve delikten memlekete felaket ve helâket sızacak, işte bunu gözetlemek için orada duran ve kuracağı bir sistemle o gediği kapamaya çalışan bir insan, Kâbe'den daha hayırlı bir iş yaptığını söylese ve yemin etse yemininde yalancı değildir. Zira, "Dünyanın içinde bulunan her şeyden" tabirine Kâbe de dahildir.

Başka bir hadislerinde de şöyle buyururlar: "Her amel insanın ölmesiyle sona erer. Ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli bundan müstesnadır. O kıyamete kadar nemalanır. Kabirde de, bir fitne ve imtihan olan kabir sualinden Allah onu emin kılar."[10]

Cihadın fazilet ve ehemmiyeti hakkında yüzlerce âyet ve hadis vardır. Ancak mevzuumuz o olmadığı için biz, zikrettiklerimizle iktifa ediyoruz.

Cihad, insanın gücünü kullanarak, kendini zorlayarak, hayat akışına ters mânilere karşı göğüs gererek kendi özüne ermeye çalışmasıdır ki, buna büyük cihad mânâsına (cihad-ı ekber) diyoruz. Bir de aynı şeyin başkalarını özleriyle bütünleşmeye alıp götürme için yapılması vardır ki bu da küçük cihad mânâsına (cihad-ı asgar)dır.

Düşmana haddini bildirdiği bir cihaddan dönerken cemaatine hitaben Allah Resûlü, "Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz." buyurmuşlardır. Büyük cihadın ne olduğunu soran sahabeye de "Nefisle mücadele" cevabını vermişlerdir.[11]

Bu ifade aslında bir hakikatin iki ayrı yüzüdür. Her iki yönünde de, insanlığın temizlenmesi, saflığa ermesi, Allah katında matlup keyfiyeti kazanması düşünülür ki, bu durumda cihadın büyüğü de küçüğü de aynı hakikatin ayrı ayrı yüzleri sayılır.

Zaten insanların bu hâle gelmesi, peygamberlerin gönderiliş gayesi değil midir? Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şöyle anlatılır: "Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab'ı ve hikmeti getirip bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik."[12]

Peygamberler, insanların, gözlerinden perdeyi aralamak ve onların, Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerini okumalarını temin etmek için gönderilmişlerdir. Böylece onların gönül ve kalblerindeki engel ve mânialar yıkılacak; eşya ve hâdiselere bakış keyfiyetleri tamamen değişecektir. İnsanların körlük ve sağırlık hesabına geçen günleri, peygamberlerin getirdikleri nur sayesinde bir mânâ ve değer kazanacaktır. Evet, âyât-ı tekvîniyeyi okuma ve anlama ancak onlarla mümkün olmuştur.

Nebidir insanları temizleyen ve onları özlerine erdiren. Çünkü insanlar madenler gibi işlenmeye muhtaçtırlar. Belli bir potada erimelidirler ki, üzerlerindeki cürufu ve işe yaramayan kısmı atarak matlup keyfiyeti elde edebilsinler. İstenilen keyfiyet ise, hiç şüphesiz, Cenâb-ı Hakk'ın razı olduğu hüviyete kavuşmuş olmaktır. Bu hâle ermek ise, ancak nebilerin irşadıyla mümkün olabilecektir. Onların eritici ve erdirici potasına girmeden saf ve som altın veya gümüş hâline gelmek asla mümkün değildir.

Âyette dikkat çekilen bir husus da nebinin, Kitab'ı ve hikmeti öğretmesidir. Eğer 'Kitap'tan maksat Kur'ân ise -ki öyledir- hikmet Kur'ân'dan başkadır. Zira aynı şeyin kendi üzerine atfedilmesi caiz değildir. Bundan da anlıyoruz ki hikmet, Efendimiz'in Sünnet-i Seniyyeleridir.

Nebi, bunların ötesinde bir de bizlere, o güne kadar bilmediklerimizi talim edecek ve öğretecektir. Bu hitap sadece o günün insanına inhisar ettirilemez. Demek ki kıyamete kadar gelen insanların nebiden öğrenecekleri çok şey olacaktır...

Şahsî hayat adına, kalb tasfiyesine giden yolları bizler, Allah Resûlü'nden öğreniyoruz. Bizler gibi bu vesile ile, O'nun tilmizleri arasında öyleleri yetişiyor ki, Hz. Ali gibi, "Gayb perdesi kalksa yakînimde bir artış olmayacak."[13] diyebilenler.. Şah-ı Geylânî gibi yerde iken gökteki esrarı sezenler.. Fudayl İbn İyaz, İbrahim Edhem, Bişr-i Hafî gibi daha binler ve yüz binler... hep o büyük terbiyenin meyveleridirler. Eğer Efendimiz'den sonra peygamberlik mukadder olsaydı, bunların her biri İsrail peygamberleri döneminde olduğu gibi nübüvvet semasında pervaz edeceklerdi...

Peygamberimiz'in bize öğrettiği çok şey olmuştur ve olacaktır. İnsanlık, hayatın her sahasında, O'ndan bugüne kadar akıl erdiremediği birçok meseleyi öğrenmiş ve gelecekte de cehaletin zifiri karanlığından O'nun getirdiği nur sayesinde kurtulup, ışık cümbüşleri arasında birer aydınlık tufanı idrak edecek; ilim, fen ve tekniğin doruğuna bu ışıktan merdivenlerle tırmanacaktır.

Evet, peygamberlik mesleği, insanları billûrlaştırma, olgunlaştırma, özlerine ulaştırma ve Rabb'in hoşnut olacağı bir duruma kavuşturma vazifesini yüklenen ve kendinden sonra gelen dava adamlarına da aynı yükü miras olarak bırakan bir meslektir. Bu neticeyi elde edebilmek de ancak cihadla mümkündür.

Cihad vazifesi Hakk'a şahit olma vazifesiyle aynı mânâyı paylaşır. Bir mahkemede hak ve hukukun kime ait olduğunu tespit için şahitler dinlenir ve hüküm verirken onların şehadeti nazara alınır. İşte, cihad yapanlar da, gök ehline karşı, yerde, inkârda bulunan nâdânların muhâkemesinde en gür sadâlarıyla bağırarak "Allah vardır." diye şehadette bulunmaktadırlar "Allah, melekler ve adalette sebat eden ilim adamları şahitlik etmiştir ki, O'ndan başka ilâh yoktur. (Evet) güç ve hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur."[14] âyeti bütün vuzûhuyla bize bu hakikati anlatmaktadır.

Allah (celle celâluhu) kendi varlığına şehadet eder. O'nu, vicdanında hakikate ermiş olanlar duyarlar ki, onların vicdanlarında duyduklarını kitapların beyan etmesi mümkün değildir.

Melekler de Allah'ın varlığının şahitleridir. Melekler, saf mahiyetten yaratılmışlardır. Fıtratları katışıksızdır, dupdurudur. Şeytan onların içine küfür ve dalâlet sokamamıştır. Aslî yapıları kat'iyen bozulmamıştır. Ayna gibidir onlar, bakıldığında hemen Cenâb-ı Hakk'ın tecellîleri görülür.

İlim sahipleri de Allah'ın varlığına şehadet ederler. Bütün dünya Allah'ı inkâr etse bu üç şehadet O'nun varlığını ispata kâfidir ve yeterlidir.

Evet, öyledir. Zira bizler bütün çıplaklığı ve azametiyle bu hakikati vicdanlarımızda duymaktayız. Hem de başka hiçbir delil aramamak şartıyla duymaktayız. Bu şahitlik Mele-i A'lâ'nın sakinleri için de yeterlidir. Yerdeki kör ve sağırlar kâinattaki tarrakaları duymuyorlar ve ilâhî sanatı anlamıyorlarsa buna da ilim sahipleri şahit olarak yeter.

Allah'ın şahitleri, en karanlık yerlere kadar gidecek ve Yüce Yaratıcı'nın inkâr edildiği en muzlim noktalarda dahi bütün gür âvâzlarıyla nida edecek, bağıracak ve "Biz, Allah'ın şahitleriyiz." diyeceklerdir.

Evet, işte nebiler de en yüksek keyfiyette, bu şehadet vazifesini ifa etmek için gelmişlerdir.

"Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların, peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder, onu Kendi ilmi ile indirdi. Melekler de buna şahitlik ederler. Ve şahit olarak Allah kâfidir."[15]

Her millet içinde onların, ufuklarını aydınlatmak için bir nebi doğmuştur. Devirler, aynen dünya gibi dönüyor ve her devirde gül açar gibi bir nebi zuhur ediyor. Gelen her devir karanlık bir çağ gibi geliyor ve her nebi kendi çağını aydınlatıyor. Ve son olarak da, Efendimiz geliyor ve bütün çağları aydınlatıyor. Allah (celle celâluhu) O'na Kur'ân'ında şöyle sesleniyor: "Ey Nebi, şüphesiz Biz seni, şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik."[16]

Âyetteki "en-Nebi" ifadesinin başında bir lâm-ı tarif vardır. Bu bilinen ve mâruf olan demektir. Allah Resûlü, nereden bakılırsa bakılsın peygamberliği bilinen bir insandır. Cansız varlıkların (cemadatın) selâmlamasıyla[17], bitkilerin temennâsıyla[18] ve hayvanların serfürû etmesiyle[19] nebiliği malum ve meşhuddur. O, inkârı mümkün olmayan, herkesin bildiği, belli ve bilinen peygamberdir ki, Kur'ân-ı Kerim O'na hitaben "Ey bilinen malum nebi!" demektedir. Zaten taş gibi gönüllerin, O'nun karşısında eriyip gitmeleri de O'nun bilinen nebi olmasına yeterlidir.

"İnnâ erselnâke": Burada muhatap sığasıyla "Seni" deniliyor. Âdeta rahmetle diz dize gelmiş bu Rahmet ve Şefkat Peygamberi'ne bu vasıflarından dolayı telmihte bulunuluyor.

"Şahiden": Seni insanlığa bir şahit olarak gönderdik. İnsanlığa, Beni duyuracak, Benim şahidim olacaksın. Bütün cihan yalanlasa ve inkâr etse, Sen, Allah'ın varlığını ilân edeceksin. Sen böyle bir şahitsin. Arkandan gelen şahitler cemaati de var. Onlar da bütün insanlığa şahit olacaklar, Sen de onlara şahit olacak ve 'Bunlar benim.', diyecek; onların şehadetine şahitlik edeceksin. Ve hadisin ifadesiyle O'nun ümmetinin şehadeti, mahşerde nebileri mesuliyetten kurtaracaktır.[20]

O, iyi yolda müjdeleyen ve kötü yolun encâmından mü'minleri sakındıran bir insandır. Ve işte cihadın ruhu da bu hakikatte saklıdır. İşte nebiler bu ulvî vazifeyi yerine getirmek için gönderilmişlerdir. Aydınlatacak, tenvir edecek, âfâk-ı âlemde güneş gibi doğup batacaklar ve böylece insanlık karanlık yüzü görmeyecek. Hakikatin duyurulmadığı tek vicdan ve hakikate açılmadık tek kapı ve tek panjur kalmayacak. Hak ve hakikat her eve girecek ve herkes ondan istifade edecektir...

Onun içindir ki, ilk peygamberden son peygambere kadar geçen devre içinde yaşayan ve kıyamete kadar da yaşayacak olan hemen bütün insanların zihninde, düşünce dünyasında bulanık da olsa bir peygamberlik anlayışı vardır. Bu anlayışın bir kısım hüzmeleri geçmişteki peygamberlerin getirdikleri nurdan kaynaklanmaktadır. Gerçi iki devre arasında yaşayanlar, ekseriyetle doğru yoldan kaymış ve çeşitli sapık düşünce ve anlayışlara girmişlerdi; fakat müessese olarak peygamberlik ve nübüvvet mânâsının girmediği ev kalmamıştı. Bugün, bizim vicdanlarımızda, açık kapalı kendini hissettiren cihad ruhu ve düşüncesi de onların bu temiz soluklarının tesirinden başka bir şey değildir. Çünkü, ard arda gelen her peygamber, hakkı neşretme uğruna hayatını Allah yoluna vakfetti ve büyüğüyle, küçüğüyle cihadın en kusursuz temsilcisi oldu.

Cihad-ı asgar (küçük cihad), sadece cephelerde elde edilen bir cihad şekli değildir. Bu şekilde bir anlayış cihad ufkunu daraltmak olur. Hâlbuki cihadın yelpazesi şarktan garba kadar geniştir. Bazen bir kelime, bazen bir susma, bazen sadece yüzünü ekşitme, bazen bir tebessüm, bazen o meclisten ayrılma, bazen de meclise sadece dahil olma, kısacası, yaptığı her işi Allah için yapma, sevgi ve öfkeyi O'nun rızasına göre ayarlama, bütünüyle bu cihadın şümulüne girer. Böyle bir tabandan başlayarak hayatın her sahasında, cemiyetin her kesiminde onu iyileştirme adına sürdürülen her türlü gayret de yine cihad cümlesindendir. Aile, yakın ve uzak akraba, komşu ve belde, derken daire daire bütün dünyaya uzanan bir hacmiyle yapılan ve yapılacak olan cihad, cihad-ı asgardır. Bu cihad bir mânâda maddîdir. Mânevî cepheyi teşkil eden büyük cihad (cihad-ı ekber) ise insanın iç âlemiyle, nefsiyle olan cihadıdır ki, bunların ikisi birden ifa edildiği zaman denge korunmuş olur. Aksine, bunlardan biri eksik olduğu zaman hakikatteki muvazene bozulmuş olur.

Biz, her şeyi olduğu gibi, cihadı da her iki şekliyle Allah Resûlü'nden öğreniyoruz. Esasen bizler, henüz siyerin felsefesini yapabilmiş değiliz. O, hakkı neşretmiş ve bunu yaparken de sistemli bir şekilde ve kıyamete kadar tatbiki mümkün sağlam kaideler üzerine oturtarak o vazifeyi ifa etmiştir. Eğer meselelere o felsefeyle yaklaşacak olursak, Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerinde gelişigüzel ve kendini zuhuratın akışına bırakmış tek bir hareket dahi göremeyiz. O bir plân ve program adamıydı. Belki bunları günümüzün insanının anladığı şekliyle yazıp çizip şematikleştirmiyordu; fakat hep, daha önceden hazırladığı bir çizgi, bir sistem üzerinde yürüyor gibiydi. Zaten bu da O'nun nübüvvetine delillerden biridir. Aynı zamanda Allah ahlâkıyla ahlâklanmış olmanın da en güzel örneğidir.

Allah Resûlü risaletinin ilk devrelerinde namazlarını hep Kâbe'de kılıyordu. Bu sadece orada kılınan namazın faziletinden değildi. Belki, bu hareketiyle güttüğü nice gayeler vardı. Belki de hak ve hakikati en masum şekil ve hüviyetiyle anlatmanın, o gün için tek çıkar yolu buydu.

Gençlere bir şeyler anlatacaktı. Ne var ki, onların yanlarına gidip, onlara bir şeyler anlatmak âdeta mümkün değildi. Zira hepsinin gençlik hevesatından gelen taşkın hareketleri oluyordu. Eğer Allah Resûlü onların arasına karışacak olsaydı, birçok uygunsuz davranışlarla karşılaşabilirdi. Onun için gidip Kâbe'de Rabbi'yle olan irtibatını fiilen gösteriyordu. Gençlerde O'nun bu davranışı merak uyandırıyordu. Gelip ne yaptığını soruyorlar; O da onlara davasını anlatma fırsatı buluyordu. Bundan dolayı Allah Resûlü, Kâbe'de namaz kılmayı tercih ediyordu.

Namaz kılarken çeşitli saldırılara uğradı. Hâlbuki evinin bir köşesinde namaz kılmış olsaydı bunlardan hiçbiri başına gelmezdi. Demek ki bütün sıkıntılara rağmen orada namaz kılmasının bir mânâsı vardı. Kaç defa başına işkembe konulmuş[21], kaç defa saldırıya uğramış ve öldürülmek istenmişti...

Bir defasında Ebû Cehil elinde büyük bir taşla Kâbe'ye gelmiş ve ne yapmak istediğini soranlara, "Muhammed secdeye vardığında bu taşı başına vuracak ve O'nu öldüreceğim." demişti. Allah Resûlü secdeye kapandığında Ebû Cehil elindeki taşı kaldırmış ve tam vurmak istediği anda elleri havada donup kalmıştı. Bir sıtmalı gibi titriyor ve gittikçe yüzü kireç rengini alıyordu. Etrafındakiler koşuşup ne olduğunu sordular: "Aramıza dehşetli bir canavar girdi ve neredeyse beni yutacaktı!" dedi.[22]

Başka bir seferinde Ukbe İbn Ebî Muayt, Allah Resûlü namaz kılarken gelmiş ve Resûlullah'ın sarığını boynuna dolayıp sıkmaya başlamıştı. Durumdan haberdar olan Hz. Ebû Bekir yıldırım gibi gelmiş ve bu caniyi Allah Resûlü'nün başından defetmiş ve şöyle demişti: "Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürmek mi istiyorsunuz?"[23] Esasen bu, tarihî bir sözdür. Asırlarca önce, Hz. Musa'nın başına üşüşenlere karşı, o devrin inanan bir mü'mini de aynı şeyleri söylemişti. Öyle ki daha sonra Kur'ân-ı Kerim bu şahsın sözünü âyet olma şerefine erdirmiştir.[24] Hz. Ebû Bekir öyle güçlü kuvvetli bir insan değildi. Ancak imanındaki kuvvet onu yenilmez bir insan hâline getiriyordu.

Eğer hususî himaye olmasaydı, Allah Resûlü namazında ve secdesinde uğradığı bu saldırıların birinde şehit olabilirdi. Fakat Allah O'nu korumayı kendi teminatı altına almıştı. Şu kadar var ki, İki Cihan Serveri Kâbe'de namaz kılmak için ölümü göze alıyor ve öyle namaz kılıyordu. Demek ki böyle hareket etmesinde hayatî bir önem vardı ki adına and içilen bir hayat, âdeta o uğurda istihkar ediliyordu.[25]

Hz. Ebû Bekir evinin önünde yaptırdığı cumbasında yüksek sesle Kur'ân okuyor ve onun sesini duyanlar etrafına toplanıp dinliyorlardı. Zamanla dinleyenlerin sayısı o kadar arttı ki, Mekke müşrikleri bu durumdan ciddî rahatsızlık duymaya başladılar. O da her türlü taarruzu göze alarak bu hareketini devam ettirdi. Hatta Hz. Ebû Bekir'i himayesine aldığını ilân eden ve bir insan olarak takdir eden İbn Dağinne, himayesinin devamı için Kur'ân okumadan vazgeçmesini teklif etti.. edince de Hz. Ebû Bekir hayatını ortaya atarak her şeye rağmen Kur'ân okumaktan vazgeçmeyeceğini söyledi ve mücadelesine devam etti.[26] Söz, fiil ve davranışlarla cihad mümkün olduğu sürece, cihaddan uzak kalmamak onların yegâne prensibiydi. Çünkü biliyor ve inanıyordu ki, ferdin ve cemiyetin hayatiyeti, ancak cihadla mümkündür ve cihadı terk edenler çürüyüp kokuşmaya mahkûmdur. Aynı zamanda Allah'ın himayesine girme de ancak O'nun dinine omuz vermekle mümkün olacaktır. "Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder."[27] mânâsına gelen âyet veya âyetler bu hakikati ifade etmektedir.

Evet, siz Allah'ın dinine omuz verirseniz, Allah da size elini uzatır, size yardımcı ve destekçi olur; sizi kat'iyen kaydırmaz ve sizi zayi etmez.[28] Eğer hayatınızda kaymaktan emin olmak istiyorsanız, mücadele ve mücahedede bulunmayı hayatınıza gaye edinin. Yemeniz-içmeniz, yatıp-kalkmanız ve bütün hareketleriniz, hep bu gayeye hizmet için olsun. Ta ki cihadın en küçüğünü olsun yapmış olasınız.

Yine hayalen Mekke'ye dönüyor ve Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hareket tarzını takip ediyoruz.

Şartlar iyice ağırlaşmıştı. Bazı Müslümanların dayanacak takatleri kalmadığından onlara hicret izni verilmişti. Demek ki, bu durumda olanların cihadı hicretti. Zaten bir süre sonra hicret, cihadın kendisi olacak ve biat etmek isteyen herkese, ilk şart olarak hicret etmesi söylenecekti.

Habeşistan'a yapılan iki hicretten sonra Müslümanlar, bütünüyle ve en son olarak Medine'ye hicret ettiler. Medine devrinde ise cihad başka bir seyir takip etmeye başladı. Artık, Medine Site Devleti'nin temelleri atılmıştı ve şimdi bu şartlara göre bir cihad lâzımdı. Keyfiyette bir değişiklik yoktu; bütün mesele kemmî durumu şartlara uygun olarak ayarlamaktaydı. Yeri gelince hız, yeri gelince yavaşlama, bazen gaza, bazen de frene basma ve manevra kabiliyetini daima zinde tutma... bunlar işin stratejik yönleriydi... ve devrin, hâdiselerin durumuna göre değişiklik arz etmesi de gayet normaldi...

Cihada izin verileceği ana kadar Müslümanlar fiilî bir müdahalede bulunamıyorlardı. Bu bir bakıma, pasif direniş dönemiydi. Saldıran hep küfür cephesi oluyordu. Müslümanlar daima mazlum ve mağdur ediliyor; fakat, maddî cihada izin verilmediği için mukabele düşünülmüyordu. Hicretten sonra da bir müddet daha böyle geçti. Nihayet cihada izin veren âyet nazil oldu. Âyet şöyle diyordu:

"Kendileriyle savaşılanlara (mü'minler), zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir. Onlar, başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır." dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, azîzdir."[29]

Dün kendilerine, "Güç ve kuvvet kullanmayın." denen insanlar, düşman kapıya dayanınca maddî cihad izni aldı ve bu izni kullanacak zemini beklemeye koyuldular.

Bir müddet sonra ise, bu bir izin olmadan çıktı ve emir oldu. Artık mü'minler kılıçlarıyla cihad etmeye mecburdular. Bedir'e giderken Müslümanlar, âdeta Cennet'ten davetiye almış gibi sevinç ve sürur içinde gidiyorlardı. Sanki biraz sonra canları tehlikeye girecek olanlar onlar değildi. Bu uğurda ölmeyi hepsi de canına minnet biliyordu. Cihada çağrılan hiç kimse bu davete icabetten geri kalmadı. Sadece münafıklardır ki ordu bozanlık ediyorlardı.. ve her zaman da öyle yaptılar. Cepheden ayrılıp gittiler.. Efendimiz'i mevzide terk ettiler.. ve bazen de hiç iştirak etmediler. Onlar, içte safvete erememiş, gönül dünyasında nifakı yenememiş, arkadaşları kavga verirken bir kenara çekilip şahsî hazlarını yaşamış bir grup sefil ruh ve bir kısım nefsin zebunu kimselerdi ki, karakterlerinin gereğini yerine getiriyorlardı...

Allah Resûlü'ne yürekten inanmış insanlara gelince, onlardan mevziini terk eden tek bir insan bile gösterilemez. Diğer bir tabirle, cihad yolunda vâsıl-ı ilallah olmuş ve Allah'a ulaşmış olanlardan hiçbiri geriye dönmemişti. Geriye dönenler yoldaki şaşkınlar, hakikati idrak edememiş ve ruhunda hakikatle bütünleşmemiş zavallılardı.

Vâkıa onlar da insandı; her insan ölümü kerih ve çirkin görebilir. Kur'ân-ı Kerim de insandaki bu duyguyu görmezlikten gelmemiş ve inananlara şöyle hitap etmiştir: "Hoşunuza gitmediği hâlde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz."[30]

İnsan tabiatının böyle olmasına rağmen mü'minler, kayıtsız şartsız Allah Resûlü'ne boyun eğdi ve teslim oldular. Onlardaki bu bağlılık Cenâb-ı Hakk'ın onlara ard arda lütuflarda bulunmasına sebep oldu... Ve zaferler birbirini takip etti.

Böylece her geçen gün mü'minlerin gücü artıyor ve kazandıkları zaferler en kısa zamanda civar kabileler arasında da duyuluyordu. Mü'minlerin her zaferi onları sevindirirken kâfirleri de mahzun ve mükedder ediyordu.

Cihad, birbirine bağlı zincirin halkaları gibi devam ediyor. Mü'min daima dirliğini ve diriliğini cihadda buluyor. Cihadı bıraktığı an da öleceğini biliyor. Evet, mü'min ağaç gibidir; meyve verdiği sürece canlılığını korur; meyve vermediği zaman da kurur gider.

Ne kadar, bedbîn ve karamsar insanlar varsa hepsini tetkik edin, hep karşınıza, cihadı terk etmiş insanlar çıkacaktır. Bunlar Hak ve hakikati başkalarına anlatmadıkları için, Allah içlerindeki füyûzatı çekip almış ve dolayısıyla da kapkaranlık kalmışlardır. Hâlbuki ne kadar cihad eden varsa, aşk u şevk içindedirler, içleri apaydındır ve biri bin yapma gayreti peşindedirler. Her cihad onlarda yeni bir cihad düşüncesi uyarır ve böylece salih bir daire teşekkül eder. Her hayır başka ve yeni bir hayra vesile olur. Onlar da hayırlar içinde yüzer giderler... "Amma bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, iyi davrananlarla beraberdir."[31] âyeti bize bu hakikati anlatmaktadır.

Allah'a giden çeşitli yollar vardır ve bu yolların sayısı mahlukatın nefesleri adedincedir. Allah için cihad edenleri O, bu yollardan birine mutlak surette hidayet eder. Ne kadar hayır yolu varsa onların önüne çıkarır, ne kadar şer yol varsa öyle yollardan onları korur.[32]

Allah'ın yolu sırat-ı müstakîmdir. O yolu bulan bir insan her şeyde orta yolu tutar gider. Gazapta, akılda, şehvette orta yolu tuttuğu gibi, cihadda ve ibadetlerde de hep orta yolu takip eder. Bu, Allah'ın insanı kendi yoluna hidayet etmesi demektir.

Fedakârlık derecesi ne olursa olsun dışa karşı yapılan mücadele bütünüyle cihad-ı asgara dahildir. Ancak bunun küçük cihad olması büyük cihada nispetledir; yoksa cihadın küçük hiçbir tarafı yoktur ve kazandırdığı netice ise pek büyüktür. Nasıl olmasın ki, bu yolda gazi olup Cennet'e namzet olma, şehit olup berzah hayatını dipdiri geçirme ve her ikisinin sonunda da Allah'ın rızasına erme söz konusudur. Evet böyle bir neticeyi sonuç veren cihad nasıl küçük olabilir ki?

Cihad-ı asgar, dinin emirlerini fiilen yerine getirme ve o mevzuda kendinden bekleneni eda etmektir. Cihad-ı Ekber ise, onu ihlâslı ve şuurlu olarak yapma, daima muhasebe ve murâkabe içinde bulunmadır. Kin, nefret, haset, enaniyet, gurur, kendini beğenme, fahir, nefs-i emmare gibi varlığında ne kadar yıkıcı ve tahrip edici his ve duygu varsa bütününe birden cihad ilan etme, hakikaten zor ve çetin bir cihaddır ki, buna en büyük cihad denilmiştir.

İnsan, küçük ve maddî cihadda bulunduğu zaman çok kere kendini düşünmeye vakit bulamaz. Bu bir tehlikedir. Bir ikinci tehlike de, insan bu küçük cihadı terk ettiği zaman baş gösterir ki, o da pörsüyüp çürümedir. Bu duruma maruz kalan bir insan ise, bütün kötü düşünceler tarafından dört bir yanı sarılacak ve mânevî hayatı felce uğrayacaktır. Bu bakımdan maddî cihad yapmadan insanın kendini koruyup kollayabilmesi cidden zordur. İşte zorlardan zor bu duruma işaret için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gazadan dönerken büyük cihada dönüldüğünü söylemiştir. Bunun mânâsı şudur: İman ettik. Cihad da yaptık. Gaza şerefiyle şereflendik. Belki biraz da ganimet aldık. Bundan böyle üzerimize bir rahat ve rehavetin çökme ihtimali vardır. Belki bazılarının içine kendini beğenmişlik gelecektir. Belki de nefs-i emmare başka yollardan ruha girip onu ifsad edecektir. Demek ki, bizi bir sürü tehlike beklemektedir. Onun için bundan sonra verilecek kavga bir öncekinden daha çetin ve daha büyük olacaktır.

Bu sözün muhatabı, sahabeden ziyade, onlardan sonra gelenler ve bizleriz. Onun için bu ölçüye çok iyi dikkat etmemiz gerekmektedir. Eğer bir insan cihadı bütünüyle dışa karşı yapılan davranışlara bağlıyor ve bir iç murâkabesinden uzak bulunuyorsa, o, tehlike mıntıkasına girmiş sayılır.

Asr-ı Saadet'in insanı, harp meydanlarında kavga verirken aslanlar gibi dövüşür, gece olunca da hepsi birer derviş kesilir ve sabahlara kadar ibadet ve zikirle Cenâb-ı Hakk'a kullukta bulunurlardı.[33] Sanki onlar gündüzleri, gözleri hiçbir şey görmeyen o cengâverler değil de bir köşede inzivaya çekilmiş zahidlerdi. İş böyle olunca, maddî cihadı her şey sayıp cihad-ı ekberi görmezlikten gelmek veya cihad-ı ekber diye diye dinin en önemli bir müeyyidesini yıkıp onu ruhbanlığa çevirmek, onun ruhuna hıyanetten başka bir şey değildir. İşte önümüzde Allah Resûlü'nün bütün bir hayatı ve işte teker teker bütün sahabe...

Bir muharebe gecesinde iki sahabi nöbet bekliyor. Gündüz akşama kadar kılıç sallamış bu insanlar, gece de sabaha kadar nöbet tutacak ve düşmanın muhtemel saldırısını orduya haber vereceklerdi. Biri diğerine: "Sen istirahat et biraz, ben bekleyeyim, sonra da seni kaldırırım." der. İstirahata çekilen çekilir, diğeri namaza durur. Bir ara düşman işi anlar ve ayakta namaz kılmakta olan bu sahabiyi ok yağmuruna tutar. Vücudu kan revan içinde kalmıştır; ancak, o namazını bitirinceye kadar dayanır. Namazdan sonra yanındakini kaldırır. Arkadaşı onun durumunu görünce hayretten dona kalır. "Niçin, der birinci ok isabet ettiğinde haber vermedin?" Cevap verir: "Namaz kılıyor ve Kehf sûresini okuyordum. Duyduğum o derin zevki bozmak, bulandırmak istemedim."[34]

Huzur onu böyle çepeçevre kuşatıyordu. Sanki o, namazda Kur'ân okurken bizzat Kur'ân ona nazil oluyor ve sanki Cibril onun ruhuna Kur'ân solukluyor gibi okuyor ve o böyle bir vecd içinde iken bağrına saplanan oktan acı dahi duymuyordu. İşte büyük ve küçük cihadı kendinde toplayan insanların durumu ve işte cihad adına hakikatin gerçek yüzü...

Efendimiz'de, her iki cihadı da en uç ve ufuk noktada bütünleşmiş olarak görüyoruz.

O, harp meydanlarında bir cesaret âbidesi olurdu. Hatta Hz. Ali gibi şecaat örneği kahramanların itirafıyla, harp meydanında endişe ve korkuya kapılan bütün sahabe, O'nun arkasına saklanır ve kendilerini emniyete alırlardı. Meselâ, Huneyn'de öyle bir kükremişti ki, atının dizginlerini iki kişi tutmakta zorlanıyor, O ise durmadan düşman saflarına doğru atını mahmuzluyordu. Bir taraftan da en gür sadâsıyla haykırıyordu: "Ben peygamberim, bunda yalan yok. Ben Abdülmuttalib'in torunuyum, bunda yalan yok!"[35]

Bu şecaat ve kahramanlık âbidesi İnsan, ibadetlerinde de aynı şekilde, âdeta bir kulluk âbidesi hâline geliyordu. Namaz kılarken, kaynayan bir tencere gibi ses çıkarırdı[36]; ağlayıp gözyaşı döktüğü zaman O'nu görüp dinleyenleri rikkate sevk ederdi. Bazen günlerce oruç tutar "savm-ı visal" yapardı.[37] Bazen sabaha kadar namaz kılar ve ayakları şişerdi. Hatta Hz. Âişe Validemiz, bu tehâlükü çok görerek, "Gelmiş geçmiş günahları affolan sen, niçin bu kadar kendini yoruyorsun?" diye sormuş, O da: "Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını vermişti.[38]

Bir insan düşünün ki mağarada yılan ve çıyanlara aldırış etmeden saklanıyor, tam o esnada müşrikler mağaranın kapısına kadar geliyorlar ve Hz. Ebû Bekir O'nun namına telaşlanıyor; fakat O, hiç aldırış etmeden, "Korkma Allah bizimledir." diyebiliyor[39] ve aynı şahıs Kur'ân dinlerken öyle rikkate geliyor, öyle gözyaşı döküyor ki, nefesi kesilecek gibi oluyordu. Meselâ, İbn Mesud'a "Bana Kur'ân oku." demişti. O ise, edep içinde "Yâ Resûlallah, Kur'ân sana nazil olurken ben sana Kur'ân mı okuyacağım?" diyor. Ancak, Allah Resûlü ısrar ediyor ve "Ben başkasından Kur'ân dinlemeyi severim." buyuruyor. Bunun üzerine İbn Mesud, Nisâ sûresinin başından okumaya başlıyor. "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de hepsine şahit kıldığımız o gün nasıl olacak."[40] mealindeki âyete gelince, Allah Resûlü artık dayanamaz hâle geliyor ve eliyle "Yeter, yeter." diyor. Gerisini İbn Mesud'dan dinleyelim: Sustum. Döndüm baktım Allah Resûlü ağlıyor ve gözyaşları da çağlıyordu.[41] O bir kalb ve gönül insanıydı, maddî cihadda da mânevî cihadda da... O idi ki ümmetini istiğfara teşvik ediyor ve "Ben her gün yetmişten fazla istiğfar ediyorum." diyordu.[42]

Büyük cihadda muvaffak olan bir insanın ekseriyet itibarıyla, küçük cihadı da kazanması muhakkak ve mukadderdir. Fakat, büyük cihadda kaybeden insanın küçük cihadda kazandığı hiç görülmemiştir. Öyleleri, iş ve hizmeti bir kerteye kadar götürseler bile neticeye varmaları mümkün değildir.

Hz. Âişe Validemiz anlatıyor: "Allah Resûlü bir gece bana hitaben! "Yâ Âişe!" dedi, "Müsaade eder misin bu gece Rabbimle beraber olayım." (O Rabbiyle beraber olmak için bile hanımından müsaade isteyecek kadar incelerden ince bir insandı. Asalet O'nun damarlarına işlemişti.) Ben, "Yâ Resûlullah dedim, seninle olmayı isterim; fakat senin istediğini daha çok isterim."

Sonra, Anamız diyor: "Allah Resûlü abdest aldı namaza durdu ve uzun süre "İnne fî halki's-semâvâti ve'l-ardı"[43] âyetini okudu ve sabaha kadar gözyaşı döktü."[44]

Bazen de Allah Resûlû, hanımını uyandırmamak için, hiç sormadan kalkar ve ibadet ederdi. Yine Hz. Âişe Validemiz anlatıyor: Bir gece uyandığımda Allah Resûlü'nü yanımda bulamadım. Hemen kıskançlık damarım kabardı; acaba diğer hanımlarından birinin yanına mı gitti diye düşündüm. Yerimden doğrulurken elim, karanlıkta Allah Resûlü'nün ayaklarına ilişti. Baktım ki Allah Resûlü secdeye kapanmış bir şeyler okuyor. Okuduğu duaya kulak verdim, şunları söylüyordu: "Allah'ım Senin gazabından, öfkenden Senin rızana sığınıyorum. Ukûbetinden bağışlamana sığınıyorum. Allah'ım Senden yine Sana sığınıyorum. (Kahrından lütfuna; celâlinden cemaline; ceberûtiyetinden rahmâniyet ve rahîmiyetine sığınıyorum.) Sen, Seni senâ ettiğin gibisin. (Ben, Seni senâ edemem. Senin en büyük şahidin yine Sensin.)"[45]

İşte Allah Resûlü ve işte O'nun iç derinliği, büyük cihadı! O böyle olunca, ashabı daha başka türlü olabilir miydi? Öbür tarafta O'nunla beraber olabilmek için, burada O'na benzemek gerekir. Sahabe, tam anlamıyla bunun şuurundadır. Hatta onlardan bazıları, -Sevban gibi- Allah Resûlü'nden ayrı kalma düşüncesi akıllarına geldiği an, iştahtan kesilir ve ciddî rahatsız olurlardı.

Efendimiz bir cihada çıkmış, Sevban ise O'nunla bulunamamıştı. Allah Resûlü döndüğünde herkes kendisini ziyaret ediyordu. Bunlar arasında Sevban da vardı. Sararmış, solmuş ve âdeta bir iğne bir iplik kalmıştı. Şefkat Peygamberi sordu: "Sevban bu hâlin ne?" Cevap verdi: "Yâ Resûlallah! Beynimi kemiren bir düşünce var ki, işte o beni bu hâllere soktu. Kendi kendime düşündüm. Ben Allah Resûlü'nden üç günlük ayrı kalmaya dahi tahammül edemiyorum. Ebedî bir âlemde bu ayrılığa nasıl güç yetirebilirim? Çünkü O, Allah'ın Resûlü'dür. Makamı muallâdır. Gireceği Cennet de O'na göre olacaktır. Hâlbuki ben sıradan bir insanım. Cennet'e girmiş dahi olsam, Allah Resûlü'nün gireceği Cennet'e girebilmem mümkün değil. Ve O'ndan ebedî ayrı kalacağım. Bunu düşündüm ve bu hâllere düştüm."

Allah Resûlü bu dertli insanın derdine derman olarak şu ölümsüz ifadesiyle karşılık verdi: "Kişi sevdiğiyle beraberdir."[46] Kişiyi sevmek ona benzemek ve onun hayatını kendine hayat edinmekle olacaktır. İşte sahabe bu mevzuda herkesten daha hassastır.

Hz. Ömer bütün hayatı boyunca Allah Resûlü'ne, akrabalık yönünden kurbiyet kazanmanın iştiyakı içinde yandı durdu. Hz. Fatıma'yla bunu yapmak istedi; fakat o Hz. Ali'ye nasip oldu. Başka çare kalmayınca, Hz. Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm'ü aldı.[47] Bütün derdi herhangi bir bağla Allah Resûlü'nün akrabaları arasına girmekti. Yoksa isteseydi, Bizans imparatorunun kızını, hem de isteme zahmetine katlanmadan alacak durumdaydı. Ama onun derdi evlenmek değil, Allah Resûlü ile bir bağ kurmaktı. Çünkü o, bütün soyun-sopun, hasebin-nesebin hiçbir işe yaramayacağı bir gün, işe yarayan bir nisbet, bir hasep ve nesep peşindeydi.. kızı Hafsa'yı Allah Resûlü'ne vermek istemesinde yine aynı dert ve iştiyak bahis mevzuu idi.

Allah Resûlü'ne olan mânevî bağı zaten çok kuvvetliydi. Kim bilir kaç defa, İki Cihan Güneşi onu elinden tutmuş, "Burada da, ahirette de hep böyle olacağız." demişti. Ancak o, bir de maddî bağını tahkim etmek istiyordu. İşte bu düşünceyle kendi kızını Allah Resûlü'ne vermiş ve Allah Resûlü'nün de kız torununu almıştı. Hatta böyle bir münasebette muvaffakiyet, o koca Ömer'i çocuklar gibi sevindirmişti...

Bir gün kızı Hafsa Validemiz kendisine, "Babacığım, dıştan gelen devlet elçileri oluyor. Ve daima yeni yeni heyetler kabul ediyor, görüşüyorsun. Üzerindeki elbiseyi yenilesen daha iyi olmaz mı?" diyor.

Hz. Ömer kızından bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa dönüyor. Allah Resûlü'nü ve Hz. Ebû Bekir'i kasdederek, "Ben bu iki dosttan nasıl ayrı kalabilirim. Vallahi dünyada onlar gibi yaşamalıyım ki, ahirette onlarla beraber olabileyim." cevabını veriyor.[48]

Biz buna, büyük cihad veya mânevî cihad diyoruz. Allah Resûlü'nün ve sahabenin yolu budur. Onlar Cenâb-ı Hak'la sıkı bir irtibat içinde hayat sürdürdüler. Onların zikir ve ibadetleri o kadar çoktu ki, onları görenler ibadetten başka hiçbir şey yapmıyorlar zannederlerdi. Hâlbuki durum tamamen aksineydi ve onlar hayatı bir bütün olarak yaşıyorlardı...

Onlar âdeta ihlâsın özü ve hulâsası hâline gelmişlerdi. Yaptıkları her işi Allah rızası ölçüsünde yapıyorlardı. Onların her işlerinde bir iç derinliği ve iç murâkabesi vardı. İşte yine, karşımızda bir ihlâs âbidesi olan Ömer! Hutbe esnasında bir ara, hiç münasebet yokken mevzuu değiştirir, "Yâ Ömer, der, daha dün baban Hattab'ın develerini güden bir çobandın." Hutbeden iner. Sorarlar: "Durup dururken seni bunu söylemeye sevk eden neydi?" Cevap verir: "Aklıma halife olduğum geldi..." Başka bir gün, sırtında bir çuval dolaşıyordu. Niçin böyle dolaştığını soranlara, cevabı yine aynı oluyordu: "İçimde bir gurur hissettim ve onu öldüreyim dedim..."

Ömer İbn Abdülaziz, bir dostuna mektup yazar. Mektup çok edebî yazılmıştır. Kalkar, mektubu yırtar. Sebebini soranlara: "İçimde bir gurur hissettim, onun için mektubu yırttım" der.

Ruhen olgunluğa ermiş, ruhuyla bütünleşmiş, paklaşmış bu temiz kimselerin cihadı, Allah rızası için olacağından, semereli olur. Hâlbuki kendi iç meselelerini halledememiş, riyadan, ucuptan, gurur ve kibirden kendini kurtaramamış, sağda solda çalım satmak için iş gören insanların cihad adına yaptıkları şeyler ise büyük ölçüde yıkım olacaktır. Böylelerinin, bir devrede belli bir seviyeye kadar ulaşmaları mümkündür; ancak neticeye varmaları, üzerine basa basa ifade ediyorum, mümkün değildir.

Büyük ve küçük cihadı bir arada mütalâa eden âyet ve hadisler vardır. Bunlardan biri de "en-Nasr" sûresidir. Bu kısa sûrede mealen şöyle denmektedir: "Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbine hamdederek O'nu tesbih eyle ve O'ndan mağfiret dile, çünkü O, tevbeleri fazlaca kabul edendir."[49]

Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman mü'minler fevc fevc, bölük bölük İslâm'a girecek ve dehalet edecekler. Öyle de oldu. Maddî cihad (cihad-ı asgar), emr-i bi'l-mâruf ve nehy-i ani'l-münker, Hakk'ın anlatılması sayesinde engeller bertaraf edildi ve insanlar İslâm dinine girmeye başladılar.

Bu duruma gelindiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın emri şu oluyor: "Rabbini tesbih ve takdis et."[50] Çünkü bütün bu olanlar bir taraftan Rabbinin sana bir ihsanıdır, diğer taraftan da bütün bunları yapan ve yaratan Allah'tır. İşte bunları düşün ve Rabbini tesbih ve takdis et!

Debdebe ve ihtişam içinde kazanılan bu muzafferiyetlerin yanında insan kendi iç dünyasında nefsine karşı da bir zafer kazanmalı ki, cihad tamamlanmış ve cihad hakikati bütünleşmiş olsun. Bu çizgide Hz. Âişe Validemiz bize şunu naklediyor: Bu sûre nazil olduktan sonra Allah Resûlü durmadan "Sübhânekellâhümme innî estağfirüke ve etûbu ileyke" duasını okurdu.[51]

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde yine bu iki cihadı bir arada zikreder: "İki göz vardır ki Cehennem ateşi görmez: Harp meydanları ve cephelerde nöbet tutan askerin gözü ve bir de Allah korkusundan ağlayan göz."[52]

Sınır boylarında veya harp meydanlarında, en tehlikeli anlarda nöbet tutarak uykuyu terk eden insanın cihadı maddî cihaddır. Bu cihadı yapan insanın gözü Cehennem ateşine maruz kalmayacaktır. Bir de mânevî ve büyük cihadı yerine getiren göz vardır ki, o da Allah korkusundan ağlayan gözdür. Evet, bu iki göz de Cehennem'i ve onun azabını görmeyecektir.

Memeden çıkan sütün tekrar geriye dönmesi nasıl muhal ise, Allah korkusundan ağlayan gözün Cehennem'e girmesi o derece muhaldir. Allah yolunda üstü başı toz toprak içinde kalan bir insanın durumu da bundan farklı değildir. Çünkü Allah Resûlü, bu toz ve toprağın Cehennem ateşiyle asla bir araya gelmeyeceği mevzuunda birçok beyanda bulunmuşlardır.[53]

Allah korkusuyla ürperip ağlayan göz; düşmanın geleceği yerleri gözetleyen, nöbet bekleyen, râbıta yapan, memleketin başına gelecek felaketler karşısında göğsünü siper eden, müesseseler kuran, yaşatma zevkiyle yaşama hazzından uzak kalan insanların gözleri Cehennem ateşi görmeyecektir.

Bu itibarladır ki, sadece meseleyi, sağda-solda diyalektik yapıp, millete bir şey anlatma şeklinde cihad yapıyorum zannedenler, anlattıklarını ne ölçüde tatbik ettiklerini kontrol etmeyenler, sadece vakit öldürüyor ve bir de kendilerini aldatıyorlar demektir. İçlerini zapturapt altına alamamış, riyanın burnunu kıramamış, fahrı ayaklar altına alıp ezememiş, başkalarına iş buyurmayı ve gösteriş yapmayı omuzlarından silkip atamamış insanların yaptığı dış müdahaleler, huzursuzluk kaynağı ve gürültüden başka hiçbir yararı olmayacaktır. Meseleyi yalnız mânevî cihad şeklinde ele alan ve "Kendi nefsimle yaka paça olup onu yenmeden başkalarıyla uğraşmam doğru olmaz" deyip, bir köşeye çekilenler, çekilip nefsine derece kazandırmayı her şeyin üstünde görenler; Allah'la insanlar arasındaki engelleri kaldırma ve kulları kendi özlerine erdirme gayretlerine iştirak etmeyenler, bunlar da en hafif ifadeyle İslâm'ı yogileştirme gayretine düşmüşler demektir. Bunların bazılarında da şöyle bir düşünce hâkimdir: "Koyunu kendi ayağından, keçiyi de yine kendi ayağından asarlar. Nefsini kurtaramayan başkasını da kurtaramaz. Öyleyse insan önce kendini kurtarmaya bakmalı..."

Evvelâ, böyle düşünen kimseler bakmalıdırlar ki bir insan, kendini kurtardığını zannettiği gün girdapların en içinden çıkılmazına kendini kaptırmış sayılır. Aslında, kim kendini kurtardığını söyleyebilir ki? Kur'ân "Yakîn sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et!"[54] demektedir. Yani perde açılıp sana öbür âlemden "Artık buyur." deninceye kadar, kulluk mânâsına dahil hiçbir fiilden uzak kalamazsın. İnsan, ömrünün son nefesini verinceye kadar kullukla mükelleftir.

Durum böyle olunca, insanın kendini kurtardığını söylemesi nasıl mümkün olabilir ki? Hâlbuki onun mükellefiyetleri devam etmektedir. Öyleyse insanın nefsiyle cedelleşmesi, içindeki fena huylarla yaka paça olması ve kendini ıslaha çalışması hayatının sonuna kadar devam edecektir.

Biz havf ve korku ağırlıklı bir hayat yaşamak mecburiyetindeyiz. Neticeden emin olma hiçbir mü'mine yakışmaz. Ümitsizlik de aynı şekilde mü'min sıfatı olamaz. Ancak havf tarafı ağır basmalıdır. Hz. Ömer gibi bir insan bile son anlarını yaşarken endişe içindeydi. Ancak İbn Abbas'ın şehadeti kabul etmesi ve "Ahirette senin iyi bir insan olduğuna ben şahidim." demesi, bir mânâda onu bu endişeden kurtarıyordu. Nasıl olmasın ki, "Rabbinin azametinden korkana Cenâb-ı Hak iki Cennet vaad etmektedir."[55] diyordu...

Durum böyle olunca, ömür boyu cehd ve gayret isteyen bir meseleyi, cihada mâni bir engel gibi değerlendirme ne derece yanlıştır ve bu iyice düşünülmesi gereken bir husustur.

Netice olarak, mevzuu şöyle hulâsa etmek mümkündür:

Küçük ve büyük cihad, teker teker ele alındığında, birisinde sadece lafazanlık, diyalektik ve anarşi, diğerinde ise, mistiklik, miskinlik, tembellik ve uyuşukluk vardır. Hakikî cihad ise her ikisini birleştirmekle olur ki, Allah Resûlü'nün ve sahabenin cihad anlayışı da budur.

İslâm'ın yetiştirdiği büyük ve hakikî mürşidlerde de hep böyle bir cihad şuuru görmekteyiz. Onlardan hiçbiri, cihadı tek yönlü ele almamışlardır. Demir parmaklıklar arkasında bile hakkı neşretme gayretinden bir an uzaklaşmamış ve gecelerini de gündüzleri kadar aydınlık geçirmişlerdir. Rableriyle olan münasebetlerini de asla gevşetmemiş, hizmetlerinin çapı ne derece geniş olursa olsun kalb dairesini ihmale uğratmamışlardır. Bu sayede duydukları her şey, onlarda yeni bir iman peteğinin oluşmasına vesile olmuş; böylece ihsan şuuruyla yaşamış; kendilerini her an Cenâb-ı Hakk'ın murâkabesinde hissetmiş ve bu amelleriyle Rablerine o derece kurbiyet ve yakınlık kazanmışlardır ki, Rab, onların gören gözü ve tutan eli olmuş ve böylece birleri bereketlenip binlere ulaşmıştır.[56]

Günümüzün insanı, Cenâb-ı Hakk'ı hoşnut edecek bir cihad yapmak istiyorsa -ki öyle yapması lâzımdır- başkalarına hak ve hakikati anlatmanın, neşretmenin yanı başında, kendisini ve arzularını da kontrol altına alıp, ciddî bir iç murâkabesine geçmelidir. Yoksa, kendi kendini aldatma ihtimali, çok kuvvetlidir ve yaptığı şeylerin de ne kendine ne de başkalarına yararı olmayacaktır.

Mücahede insanı, Allah'ı her şeye tercih edecek şekilde, ihlâslı, samimî, yürekten ve gönül adamı olmalıdır. O zaman verilen mücadele faydalı olacaktır. O, başkalarına karşı felsefe yapıp onların kafalarına faydalı faydasız bir sürü malumat yığını aktarma yerine; kalb ve kafalara, mümkün olduğunca, samimiyet, hüsnüniyet, içtenlik ve gönül adamı olma şuurunu yerleştirmeye çalışmalıdır.

Cihad, bir iç ve dış fetih dengesidir. Onda hem erme, hem de erdirme söz konusudur. İnsanın özüne ermesi, büyük cihaddır. Başkalarını erdirmesi de küçük cihaddır. Bunun biri diğerinden ayrıldığı sürece, cihad cihad olmaktan çıkar, birinden miskinlik, diğerinden anarşi doğar. Hâlbuki biz, Muhammedî bir ruhun doğmasını bekliyoruz. Bu da, her meselede olduğu gibi bu meselede de, Allah Resûlü'ne ittiba ve uymakla mümkün olacaktır.

Ne mutlu onlara ki, kendi kurtuluşları kadar başkalarının kurtuluşları için de yol ararlar. Ve yine ne mutlu onlara ki, başkalarını kurtaralım derken, kendilerini unutmazlar.

Sidretü'l-Müntehâ: Hz. Peygamber Efendimiz'e (aleyhissalâtü vesselâm) miraç gecesinde hilkatin aldığı son şekli gösteren yaratılış ağacı, kâinat ağacı.
Âyât-ı tekvîniye: Kâinatta işleyen ilâhî kanunlar.
Mele-i A'lâ: Yüce topluluk.
Muzlim: Karanlık.
Serfürû: Baş eğme, itaat etme.
Sîga: Fiil çekiminde meydana gelen hâl, kip.
Telmih: Üstü kapalı, îmâ yoluyla ifade etme.
Füyûzat: İlâhî feyizler, ihsanlar, lütuflar.
Nefs-i emmare: İnsana sürekli kötülükleri emreden nefis.
Zahid: Dünyevî lezzetlerden el etek çeken; fâni, geçici her şeye gönlünü kapamış kimse.
Rikkat: İncelik, yumuşaklık.
Havf: Korku, endişe.
Cehd: Emek, çaba.
Diyalektik: Herhangi bir meseleyi dış görünüşe göre (zâhirî sebeplerle) sadece akıl yürüterek çözmeye çalışma metodu.


[1] el-Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, 1/511. Cihad hakkında geniş bilgi için bkz.: Gülen, M. Fethullah, İ'la-yi Kelimetullah veya Cihad, s.19-35.
[2] Nisâ sûresi, 4/95.
[3] Bkz.: Mâide sûresi, 5/67; Ahzâb sûresi, 33/39; Hâkka sûresi, 69/44-47; Cin sûresi, 72/26-28.
[4] Bkz.: Kıyamet sûresi, 75/37; Mürselât sûresi, 77/21-22; Abese sûresi, 80/18-22.
[5] Fetih sûresi, 48/10.
[6] Bk.: Âl-i İmrân sûresi, 3/96.
[7] Tevbe sûresi, 9/111.
[8] Buhârî, iman 26; Müslim, imâre 103; Nesâî, cihad 30.
[9] Buhârî, cihad 73; Tirmizî, fezâilü'l-cihad 25.
[10] Ebû Dâvûd, cihad 15; Tirmizî, fezâilü'l-cihad 2; Dârimî, cihad 32.
[11] el-Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, 1/511.
[12] Bakara sûresi, 2/151.
[13] Aliyyü'l-Kârî, el-Esraru'l-merfûa, s. 286.
[14] Âl-i İmrân sûresi, 3/18.
[15] Nisâ sûresi, 4/165‑166.
[16] Fetih sûresi, 48/8.
[17] Müslim, fezâil 2; Tirmizî, menakıp 5, 6; Dârimî, mukaddime 4; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/89, 95, 105; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2/620.
[18] Müslim, zühd 74; İbn Mâce, taharet 23; Dârimî, mukaddime 4; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/113, 4/170, 172; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2/617; İbn Hibban, es-Sahih, 14/434, 456.
[19] Bkz.: Buhârî, büyû 34; cihad ve siyer 46; Müslim, radâ' 57; fezâil 48; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/348, 5/170-1716/113; Abdurrezzak, eMusannaf, 5/389; el-Heysemî, Mecmeu'z-zevâid, 6/52, 53, 9/3-4.
[20] Buhârı, i'tisam 19; enbiyâ 3; İbn Mâce, zühd 34; Tirmizî, tefsiru'l-Kur'ân 3.
[21] Bkz.: Buhârî, vudû' 69; salât 109; Müslim, cihad 107, 108; Nesâî, taharet 191.
[22] Bkz.: Müslim, sıfâtü'l-münafıkîn 38; el-Heysemî, Mecmaü'z-zevâid, 8/227; el-Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, 2/190-191.
[23] Buhârî, fezâilu's-sahabe 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/204; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/70; İbn Hibban, es-Sahih, 14/526.
[24] Bkz.: Mü'min sûresi, 40/28.
[25] Bkz.: Hicr sûresi, 15/72.
[26] Buhârî, menakıb 45; İbn Hişam, es-Sîretü'n-nebeviyye, 2/11-13.
[27] Muhammed sûresi, 47/7.
[28] Bkz.: Bakara sûresi, 2/143; A'raf sûresi, 7/170; Tevbe sûresi, 9/120; Hûd sûresi, 11/115; Yusuf sûresi, 12/56, 90; Kehf sûresi, 18/30.
[29] Hac sûresi, 39-40.
[30] Bakara sûresi, 2/216.
[31] Ankebût sûresi, 29/69.
[32] Bkz.: Ankebût sûresi, 29/69.
[33] Bkz.: İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, 7/16.
[34] Ebû Dâvûd, taharet 79; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1/258.
[35] Buhârî, cihad 52; Müslim, cihad 78.
[36] Nesâî, sihr 18; Ebû Dâvûd, salât 107; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/25-26.
[37] Buhârî, savm 49; Müslim, savm 59.
[38] Buhârî, teheccüd 6; Müslim, sıfâtü'l-münafıkîn 81. Ayrıca bkz.: Müslim, salât 223; Ebû Dâvûd, salât 148; vitr 5.
[39] Buhârî, tefsiru sûre (9) 9; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/4.
[40] Nisâ sûresi, 4/41.
[41] Buhârî, tefsiru sûre (4) 9; Müslim, salâtü'l-müsafirîn 247-248.
[42] Buhârî, daavat 3; Tirmizî, tefsiru sûre (47) 1; İbn Mâce, edep 57; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/282, 341.
[43] Âl-i İmrân sûresi, 3/190.
[44] İbn Hibban, es-Sahih, 2/386; İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-azîm, 2/164; el-Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, 4/197.
[45] Müslim, salât 221, 222; Tirmizî, daavat 75, 112; Nesâî, taharet 119; tatbik 47; Ebû Dâvûd, salât 148; vitr 5; İbn Mâce, dua 3.
[46] Buhârî, edep 96; Müslim, birr 165.
[47] İbn Hacer, el-İsâbe, 4/492.
[48] el-Hâkim, el-Müstedrek, 1/211; İshak İbn Rahûye, el-Müsned, 1/196; İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, 7/79; İbnü'l-Mübarek, ez-Zühd, 1/201; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ, 1/49.
[49] Nasr sûresi, 110/1-3.
[50] Nasr sûresi, 110/3.
[51] Müslim, salât 218, 220; Ebû Dâvûd, salât 119; Tirmizî, daavat 32.
[52] Tirmizî, fezâilü'l-cihad 12; el-Heysemî, Mecmeu'z-zevâid, 5/288.
[53] Tirmizî, fezâilü'l-cihad 8; Nesâî, cihad 8; İbn Mâce, cihad 9.
[54] Hicr sûresi, 15/99.
[55] Rahmân sûresi, 55/46.
[56] Bkz.: Buhârî, rikâk 38; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/256.

_________________
" Hayrlar feth olsun ; şerler def olsun !..."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: "Cihâd-ı Ekber" hakkında / Ahmed Hulûsi
MesajGönderilme zamanı: 12.03.09, 17:00 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 12:14
Mesajlar: 1108
Ahmed Hulûsi'ye Göre

ALLAH RASÛLÜ'NÜN MÜMİNLERİ DÂVET ETTİĞİ “BÜYÜK CİHAD”...

Tabii terkibini, yani terkibinin oluşturduğu tabiatı, zikir, nefse muhalefet, mücahede, riyazat gibi hallerle atamazsa o takdirde, öldüğü anda kabir cehennemine girer, burada yeteri kadar yandıktan sonra, yani bu hâllerden arındıktan sonra neticede cennete girebilir!.. Aksi halde bunlar gitmeden, atılmadan, cennete girmek mümkün değil..

Ama onlar bunu dünyada iken geçirirlerse, dünyada iken atlatılan sıkıntıdan sonra cehennem ateşine uğramazlar.

Dünyada iken uğranılan bu sıkıntılar, âhirette olacak bir başka azâba karşılıktır.

Nitekim Hâdis-i Şerif’te Rasùlullah:

”Sıtma her mü’minin cehennemden hazzıdır” demiştir.

Sıtma, cehennem ateşinin yerine kâim olunca; riyâzat, mücahede, nefse muhalefet gibi durumlar artık ne olur sen düşün!.. Halbuki bu mücahede her şiddetli şeyden daha şiddetlidir.

Sana birçok karşılaştığın azâb verici olaylardan daha büyük azâb verir, muhalefet, riyâzat, mücahede! Çünkü sende yıllardır oturmuş, kökleşmiş bir şeyi söküp atmak zorunluğu çıkıyor ortaya! .Bunun içinde çok büyük gayret sarfedilecek..

Bir olayla karşılaşıyorsun o gün, 3 gün sonra, 5 gün sonra unutulur gidilir!.. Ama bu tabiatla mücadele senin yaşamın boyunca devam edecek bir şey!.. 30 senenin, 40 senenin, 50 senenin verdiği bir alışkanlık, tabiat var...

Dolayısıyla her şeyden daha şiddetlidir. Tâ ki nefis aslî temizliğini buluncaya kadar bunların zorluğu devam eder senin için.

Anlatılan mânâ dolayısıyladır ki Rasùlullah Efendimiz, “nefisle mücadele”ye “Cihad-ı Ekber” dedi!.. Kılıç çalınıp yapılan cihada ise “Cihad-ı Asgar” adını verdi..

Hâsılı düşmanla çarpışma zamanında hâsıl olan durum çok daha kolaydır, Allah ehlinin nefsi ile cihada göre...

CİHAD, DIŞA DÖNÜK DEĞİL; İÇE DÖNÜKTÜR.

(Soru:Kitaplarınızda TEKLİĞİ anlatıyorsunuz Ama çokluk âleminde Tekliği yaşamak çok zor. .Düşünce düzeyinde, kitaplarınızda anlatılanları anlıyoruz ama bunun yaşama geçirilmesi çok zor?)

İşte, mertebe farkları zaten ordan doğuyor!.

Herkes onu ne oranda yaşama geçirip aktarabiliyorsa; karşısındakine hitap edişinde- karşısındakine seslenişinde- karşısındakine bakışında o ilmi ne kadar günlük yaşamına sokabiliyorsa, işte mertebe farkı da burdan meydana geliyor.

Mücahede bu!

Allah Rasûlü’ünün “cihada dönüyoruz!” dediği olay, “CİHAD”, bu!

Ama biz bunu bırakıyoruz... Ele kılıç alıp adamın boğazına çöküp ya kadına başını örttürücez, ya ötekine zorla namaz kıldırıcaz anlıyoruz!

CİHAD, dışa dönük değil; İÇE DÖNÜK!

Mücahede bu!

Allah kolaylaştırsın!

“KÜÇÜK CİHAD”DAN, “BÜYÜK CİHAD”A!...

“Nefs mücahedesi” denen şey; Nefsi, şartlanmalardan arındırma ve tabiata tâbi kılmama mücadelesidir!.

Bu, öyle bir mücadele, öyle bir savaştır ki bütün yaşamın boyunca devam edecektir.

"Biz küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz!"

Rasûlullah Aleyhisselâm'ın yukarıdaki açıklamasında kullanılan kelime "cihad"ı, bildiğimiz "harb-savaş" diye anlamak yanlıştır.

Buradaki anlamı "mücahede"dir. Yâni, kazanmaya azmederek o konuda mücadele vermek, ‘’cihad’’dır!.

Harb-savaş anlamı ise arapçada "kıtal" kelimesiyle ifade edilir.

Bildiğiniz doğruyu söyleyin. Ve işiniz orada bitsin!.

Kimseyi hiçbir zaman hiçbir şekilde kırmayın, incitmeyin ve de zorlamayın!.

GÜÇLÜ OLANLARIN YA DA GÜÇLÜ TOPLULUKLARIN GÜÇSÜZ OLANA, GÜÇSÜZ TOPLULUKLARA ZORLA BİRTAKIM ŞEYLER YAPTIRMASI, ALLAH’IN SİSTEM VE DÜZENİNİ İNKÂR MÂNÂSINA GELİR!

Bilin ki…

Herkes, “Allah” kendisini hangi gaye ve amaçla yarattıysa, o amaca dönük bir biçimde gereken fiilleri ortaya koyarak fıtrî kulluğunu yerine getirmektedir.

İlminizi paylaşın; ama kesinlikle hiç kimseyi hiçbir şeye zorlamayın!.

İnsanların bir çoğu, biraz da nefsine pâye vermek, kendini yüceltmek amacı ile karşısındakine tahakküm etmek ister, hükmetmek ister.

Kendi istediklerini ona yaptırtmak ister, arzusu hilâfına… Bu, onda basiretin henüz açılmadığını gösterir.

“İslâm Dini”nin sistem ve düzeninde zorlama yoktur!.

Kurân dahi, insana bir takım çalışmaları teklif yollu getirmiştir. “Şunları şunları şunları yaparsanız, hakkınızda hayırlı olur“ denmiştir.

Allah’ın hükmüne, emrine karşı gelebilecek her hangi bir yaratılmış söz konusu değildir!.

Buna rağmen, Allah, insanlara emir hüküm yollu “bunu yapacaksın” dememiştir!. “Teklif” yollu talepte bulunmuştur. “Bunu yaparsanız, sizin için hayırlı olur”, diyerek!.

Farz diye bildiğimiz ibadetler dahi tekliftir!. Teklif olduğu için de zorlamaya yer yoktur!.

O kişi teklifi kabul eder veya etmez, sonucuna da katlanır!.

Dolayısıyladır ki, dünyanın hangi ülkesinde ve neresinde olursa olsun insanların hiçbir şeye zorlanması doğru değildir!. Yanlıştır!.

Ayrıca güçlü olanların ya da güçlü toplulukların, güçsüz olana, güçsüz topluluklara zorla birtakım şeyler yaptırması, Allah’ın sistem ve düzenini inkâr mânâsına gelir!.

***

_________________
" Hayrlar feth olsun ; şerler def olsun !..."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 11 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye