Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 29 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2, 3  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: İmam Matüridi: Tevhid (TAM METİN)
MesajGönderilme zamanı: 17.11.11, 11:15 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 17.01.09, 20:24
Mesajlar: 55
İmam Matüridi: Kitabu't-Tevhid
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî

Tercüme: Prof. Dr. Bekir Topaloğlu

***

Alıntı:
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, bugünkü Özbekistan'ın sınırları içinde yer alan Semerkant şehrine bağlı Mâtürîd mahallesinde doğmuş ve aynı şehirde vefat etmiştir (238/852-333/944). Türk asıllı olma ihtimali kuvvetli olan İmam Mâtürîdî'nin kabri Semerkant'tadır.
Mâtürîdî'nin yaşadığı bölge önceleri Abbâsî Devleti’ne bağlı iken, Mütevekkil-Alellah döneminde başta doğu bölgesi olmak üzere birçok yönetim merkezi idareden ayrılmıştı. Mâtürîdî'nin yaşadığı bölge ve çevresine Sâmânîler hakim olmuştu. Bu dönemde çeşitli alanlarda yetkin âlimlerin yetişmesi için gerekli zemin devlet eliyle hazırlanmıştı. İmam Mâtürîdî böyle bir ortamda ilim tahsil edip eserler vermiştir.
Matürîdî, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî ile birlikte Ehl-i Sünnetin kelâm akîdesini sistemleştiren, Hz. Peygamber ve ashabının İslâm'ın temel konularına dair anlayışlarını savunup müslümanlar arasında yerleşmesine çaba gösteren, ayrıca Mu’tezile, Şîa ve benzeri fırkalarla aşırı görüşleri sebebiyle mücadele etmiş olan büyük bir İslâm âlimidir. Bu iki âlim akıl-nakil ilişkisindeki mutedil tutumları dolayısıyla dikkatleri çekmiş ve geniş kitleler tarafından kabul görmüştür. Ehl-i Sünnet akımının bu seçkin iki imamı arasında bazı görüş farklılıkları da bulunuyordu. İmamlarının görüşlerini sistemleştiren Eş’ariyye kelâmcıları nakli esas alıp onu akılla desteklerken, Mâtürîdî akaidi, özellikle akıl sahasına giren konularda naklin ışığı altında akla itimat etmiştir.
Ebü Hanîfe çizgisinde ve Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'ye nispetle kurulan Mâtürîdîyye mezhebi, tek başına bütün Müslümanların yarısını kendisine bağlamayı başaran bir ekoldür. Mâtürîdî'nin Kitâbü’t-Tevhîd’i bu ekolün temel kitaplarından biridir. Buna rağmen Kitâbü't-Tevhîd’in başta Mâtürîdîyye mensupları olmak üzere ilim adamları tarafından yeterince bilindiğini söylemek mümkün değildir.



ÖNSÖZ

Bütün hamd ü sena bizi yoktan vareden, varlığından haberdar eden, sevdiklerini sevdiren, yerdiklerini yerdiren ve bizi doğru yolda olanlar­dan eyleyip, Habib-i Kibriyâsına ümmet kılan YÜCE ALLAH'a mah­sustur.

Salât-ı selâm âlemlere rahmet olarak gönderden iki cihan güneşi Peygamberimiz Efendimiz, MUHAMMED MUSTAFA (s.a.v.)'e, âline ve ashabına olsun.

Bugün olduğu gibi gedmiş zamanlarda da, İslâm'ın temel inançları­na, itikadı meselelerine dil uzatıp, tahrif ederek müslümanlan gerçek itikat sisteminden uzaklaştırmaya matuf çalışmaları durdurmak, müs-lünıanları ortaya atılan çarpık ve zehirli fikriyattan korumak için ça­lışmalarda bulunan bir cemaat ortaya çıkmıştır ki, ona ehl-i sünnet ismi verilmiştir. İtikatta mezhebimizin imamı EBU MANSUR MUHAMMED BÎN-Î MAHMUD EL-MÂTÜRÎDÎ de o cemaatin mümtaz şahsiyetlerin­den biridir.

Bu eşsiz îmam ALLAH'a ortak koşan müşriklere, CENAB-I HAK.-Iu inkâr eden mülhitlere, islâm itikadının dışına çıkan sapıklara cevap vermek ve ortaya attıkları bâtıl düşünce ve inançlarını çürütmek için, «Kitâbü't - Tevhîd» ismindeki eserini yazmıştır.

Zaman zaman lalamın temel prensiplerine, itikadı meselelerine in­sanlar tarafından yani gayri îslâmî inanç ve fikriyata saplanmış olan kimseler tarafından dil uzatılan ve İslâm'ın kudsî prensiplerini tahrif etmeye yönelik azami çalışmalarda bulunulan bu devirde itikatta mez­hebimizin imamı olan Allâme Ebu Mansur Mâtürîdi'nin bu eserini Türk-çeye tercüme edip müslümanlann istifadesine arz etmeye çalıştık. Bu çalışmalarımızda bizi başarıya ulaştıran CENAB-I ALLAH'a hamd u senalar ederim.[1]

Prof. Dr. Bekir Topaloğlu

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları:3.


***


Alıntı:
GİRÎŞ


Rahmân ve Rahim olan Allah adıyla

İmam Mâturîdî ve Mâturîdîyye mezhebi ile ilgilenip ihtimam göster­mem bende, 1961-1964 yılları arasında Kembric Universitesi'nde doktora tezimi hazırlarken başladı. Bu sebebledir ki, bana Profesör A.J. Arbiri, Maveraü'n-Nehir ülkelerinde Fahreddin Er-Râzî ile Mâturidiler arasında geçen münazarayı okuyup incelememi Önerdi.

İyi bahtımdan olacak ki, İmam Mâturîdî'nin dünyada bir tane olan, elyazı, «Kitab-üt-Tevhid» ismindeki eserini Kembriç Üniversitesi kütüphanesinde buldum. Doktora tezimi henüz bitirmemiştim ki, Kitabü't-Tevhîd nam eseri incelemek için düşünmeğe başladım, ve 1964 yılının ilk ya­rısında Kembriç üniversitesi kütüphanesinin endersun salonunda bilfiil incelemeye başladım.

Doktoramı yaptıktan sonra İngiltere'de ikametim fazla uzamadi, kı­sa bir zaman sonra elyazısı olan kitabın fotokopisini alıp Mısır'a dön­düm.

İngiltere'den döndükten kısa bir zaman sonra İskenderiye Üniver­sitesi, beni Beyrut'taki Arap Üniversitesine Öğretim üyesi olarak gön­derdi. Bu sebeple Beyrut Arap üniversitesindeki felsefe öğrencilerine konferanslarımı hazırlıyabihnem için Kitab'üt-Tevhidi inceleme işini bir müddet bıraktım. Bilâhare kitabı incelemeye başladım. Fakat Fahreddin Er-Râzî hakkındaki incelemem, henüz İngilizce olarak neşredilmeden Beyrut ve İskenderiye'deki öğrencilerim, benden Fahreddin Razi'yi Arap­ça olarak okumamı istediler.

Bu sefer de onların isteklerini yerine getirmek için Kitab-üt-Tevhid'i inceleme işini yine durdurdum. Kısaca kitabı incelemeye Kembriç'de baş­ladım, Beyrut'ta üzerine kapandım ve sonra da İskenderiye'de tamamla­dım.

Burada El-KıddıV, Yusuf Üniversitesinin —Beyrut— Şark Edebiya­tı Enstitüsu'nde neşredilen «Araştırma ve İnceleme» dergisini hazırlayan ilmî heyete, bana sundukları kıymetli görüş ve düşüncelerinden dolayı en derin kalbi teşekkürlerimi sunarım. Bu meyanda Kitab-üt-Tevhîd'in bu üstün vasfı ile çıkmasında büyük hizmetleri geçen ve bu hususta em­salsiz bir şekilde önem veren katelik matbaasının sahip ve elemanlarına teşekkür etmeyi bir vazife bilirim. [1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 9-10.

***


ÖNSÖZ

ÖNSÖZ. 1

İmam Mâturidi'nin Hayati Ve Yaptıkları
Kültürü
Eserleri
Mâturîdî-Eş'arî
Eş'arî'nin Mâturîdî'den Fazla Tutulması
Mâturîdî Ve Es'arî'nin Metod Ve Mezhep Usûlünde İttifakı.

***

1 — İmam Mâturidi'nin Hayatı Ve Yaptıkları:


İsmi ve Soyu :

İsmi : İmam Ebu Mansur Muhammed bin Muhammed Mâturîdî'dir. Doğduğu köye nisbet edilerek kendisine «Mâturîdî» denilmiştir.[1]

Mâturîd, Maverâü'n-Nehir ülkelerinden biri olan Semerkand köyle­rinden bîridir. Nehirden maksad Ceyhan Nehri'dir.[2] Bazen Semerkand'a nisbet edilerek kendisine: «El-İmam Âlem'ül-Hedyi Ebu Mansur Muham­med bin Muhammed bin Mahmud El-Mâturîdî, Es-Semerkandî» denir. Ni­tekim incelemekte bulunduğumuz tttı kitabın sahifelerini okurken bu is­me sık sık rastlıyacaksınız. «Âlem'ül-Hedy» ismine gelince bazan «İmam-ı Hedy» ve «îmam-ül-Mütekeîlimm» isimlerini verdikleri gibi, bu da talebe ve dostları tarafından kendisine verilen bir lâkaptır. Bunların hepsi, İlim­de, Şeriatı ihya, İslâm âkidesini müdafa ve Sünnet-i seniyyeye hizmet etmedeki çalışmalarından dolayı talebe ve dostları katında yüksek ma­kam ve dereceleri ihraz ettiğine delâlet etmektedir.[3]

Her ne kadar tarihçiler soyunun, Peygamber Aleyhisselâm'm Medi-ne-i Münevvere'ye hicret buyurdukları vakit kendilerine misafir indikleri Kba Eyyub Halid bin Zeyd bin Külcyb El-Ensari'ye ulaştığını yazıyorlarda, ana - baba ve ailesinden biri hakkında bir şey bilmiyoruz.[4] Bunun ndir ki, îmam EI-Beyâzî, İmara-ı Mâturîdi'yi yâdettiğinde: «El-îmam Ebu Mansur Muhammed bin Muhammcd bin Mahmud El-Mâturîdî El-En-rî» diye zikretmektedir[5]

Her ne kadar Dr. Eyyub Ali, Mâturîdî'nin 23$ H. 852 M. yıllarında ğduğu fikrini tercih ediyorsa da, hiç bir tarihçi o'nun doğum tarihi kkında bir şey söylememiştir. Çünkü îmam-ı Mâturîdî'nin hocaların­dı biri de, 248 H./G62 M.[6] senesinde vefat eden Muhammed bin Mukatil -Râzî'dir. Eğer bu doğum tarihi doğru ise îmam-ı Mâturidî yüz seneye ün bir zaman yaşamış olur. Zira tarihçiler o'nun 233 H./944 M.[7] Yılında Ahiret'e irtihal ettiği hakkında ittifak halindedirler.

Bu fikir birliğine, O'nun 333 senesinde vefat ettiğini söyleyen ve Lra üâve ederek 336 yılında vefat edip Semerkand'da defnedildiği de ayet edilir diyen Taşköprü Zade'den başkası mualefette bulunmamıştır. [8]



Kültürü :


Elimizde bulunan kaynaklardan öğreniyoruz ki, Imam-i Mâturîdî, asrının ünlü alimlerinden ilim tahsil etmiştir. Hocaları da, son halkası îmam-ı A'zam'da düğümlenen bilginler zincirini teşkil eden değerli alim­lerden okumuşlardır. El-Kefevi, îmam-ı Mâturîdî'nin Ebu Nasr El-îyazî'-den icazet aldığını, Ebu Bekir Ahmed El-Cûzcânî'den fıkıh okuduğunu, O'nun da Ebu Süleyman El-Cûzcâm'den, bunun da Muhammed'den, Mu-hammed'inse Ebu Hanife'den okuduğunu ifade ederken[9], Zübeydi de îmam Ebu Nasr El-îyazî'den icazet aldığını söylüyor. Hocalarından biri de, El-Firak Vet-temyiz... isimli eserin sahibi imam Ebu Bekr Airmed bin îshak bin Salih El-CûzcânTdir. Hocalarından biri de Er-Rey kadısı Mu­hammed bin Mukâtil Er-Razi'dir.

Ebu Bekir El-Cûzcânî, Ebu Nasr Eî-îyazî ve Nuseyr bin Yahya ise îmam-ı Ebu Süleyman bin Musa bin Süleyman El-Cûzcânî'den fıkıh tah­sil etmişlerdir. Ebu Süleyman bin Musa iki ünlü imam olan Ebu Yusuf ve Muhamme bin El-Hasan'dan okumuştur. Muhammed bin Mukâtil ile Nuseyr bin Yahya ayrıca devirlerinin iki imamı olan Ebu Muti' El-Hakem, bin Abdullah El-Belhi ve Ebu Mukâtil Hafs bin Müslim Es-Semerkandî'-den ders almışlardır. Yine Muhammed bin Mukâtil Muhammed bin El -Hasan'dan ilim tahsil etnıiştir. Bunların dördü de îmam-ı Hanife'den okumuşlardır."[10]

Ebu Nasr El-îyazî, Mâturîdî'nin hocalarının ilkidir. Soyu Yahya bin Kays bin Sa'd bin Ubâde El-Ensarî El-Hazreci'ye ulaşır.[11] Kendisi ilim ve cihad erbabındandı. Hepsi Mâturîdî'nin akranı olan kırk kişinin ardın­dan Türk ülkelerinde Kâfirlerle savaşırken şehit düşmüştür.[12]

Tarihçiler, O'na ilimde, amelî hassasiyet ve takvada topyekün ülke­lerin hiçbirinde, hiç kimsenin emsal olamayacağını zikrederler.[13]

Büyük imamlar diye isim alan oğullan Ebu Ahmed El-îyasd ve Ebu Bekir El-îyazî babalarının ilim ve takvasına varis oldular. Hatta oğlu Ahmed hakkında göyle deniyordu: «Ebu Hanife'nin mezhebinin dofruluğuna Ebu Bekir Ahmed El-îyazî'nin O'nun mezhebinden olması en bü­yük delildir. Eğer Ebu Hanife'nin mezhebi seçkin bir mezhep olmasaydı, Ebu Ahmed El-îyazî ona inanmazdı. Allah rahmet eylesin.»[14]

Ebu Nasr El-îyazî Mâturîdî'nin hocası olmasına rağmen O'nunla beraber Ebu Bekir Ahmed El-Cüzcâm'nin meclisinde otururdu. Onun halka-i tedrisinde bulunup beraberce İcazet almışlardır.[15]

El-Kefevi diyor ki: «Ebu Bekir Ahmed El-Cûzcânî usul ve furu'a ait tüm ilimleri elde etmiş, büyük bir alim ve yine her türlü ilmin en yüksek zirvesiydi.[16] Yine îmam Ebu Bekir Ahmed El-Cüzcânî, talebesi olan îmam Ebu Nasr Eî-lyazî ile beraber, Ebu Hanife'nin talebesi Muhammed bin El-Hasan'ın talebesi bulunan hocaları imam Ebu Süleyman El-CûzcânT-nin dersinde bulunurdu.'[17]

İbni Nedim şöyle diyor: «Ebu Süleyman El-Cûzcânî dini yönden bü­yük bir vara' ve takvaya sahip olduğu gibi, kendisi hem fakın ve hem de muhaddis idi.»[18]

îşte Öyle bir vara' ve takva sahibi olan doğru kişilerin meydana ge­tirdiği müessesedir ki, îmam-ı Mâturîdî orada yetişmiş, o müesseseden çıkmıştır. Bu müesseseyi meydana getiren şahıslar, îmam-ı A'zam'a ait olan akaidin usûlünü ve esaslarının incelenmesini ihtiva eden kitaplan, risaleleri ve onun vasiyetlerini nakl ve rivayet etmek için çok büyük ça­ba harcamışlardır.[19]

îmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin, El-Fikhu'1-Ekber, Er-Risâle, El-Fik-hÜ'1-Ebsat, El-Âlim ve'1-Muteallim, El-vasıyye adlı kitablan, Hanefi mezhebi alimlerinin Akaid usulünde temel kaynakları olup, bu kitapları incelemek için azamî çaba harcamışlardır.[20] îmam-ı Mâturîdî bunların hepsini okuyup, hocalarından rivayet etmiştir.?[21] Fakat Aküd Mâtu­rîdî'nin elinde bambaşka bir §ekü almıştır. îmam-ı A'zam'm işbu eserleri, Ehl-i Sünnet akidesi ve delilsiz olarak kendisine inanılması sahih olan hususların «beyanı» mesabesinde idiler.[22] Fakat bu âkîde ve bu akidenin kapsamına aldığı esaslar akideden ilme dönüştü. Daha sonra da Îmam-ı Mâturîdî'nin elinde Kelâm ümi olarak ortaya çıktı. Çünkü Mâturîdî, o esasları kitaplarında kesin delillerle işledi. Bu esasların, feri'lerini yakını ve parlak delillere dayandırarak kuvvetlendirip tesbit etti.[23] O' Maverâü'n - nehir ülkelerinde ehli sünnet Vel-Cemaat'ın reisi ve Ebu Hanife'nin mez­hebinin yegâne kelâmcısı idi.[24] Bunun içindir ki, bu mezhebe Mâturîdî'nin kendi ismi verildi. Böylece Maverâü'n-nehir ülkelerindeki Hanefî mezhe­binde bulunan kelâmcüara Mâturîdîyye denmeye başlandı. Ebu Hanîfe'-nin ismi ancak Hanefî mezhebindeki fıkıh alimlerine söylenmekle iktifa edildi.

îmam-ı Mâturîdî dört büyük alim yetiştirmiştir ki, hepsi de îmam ismini almağa hak kapanmışlardır. Onlar şu bilginlerdir:

1– 340 H./951 M. yılında vefat eden, Semerkand'h filozof, ismi ile ün salan Ebu Ishak bin Muhammed bin îsmail.

2- îmam Ebu'l-Hasan Ali bin Said Er-Resteğfenî.

3- 390 H./999 M. yılında vefat eden îmam Ebu Muhammed Ab-dülkerim bin Musa El'Pezdevî. [25]



4 — İmam Eb'ul-Ley«-El-Buhârt[26]
Eserleri:


Tarihçilerin beyan ettikleri kitapların isimleri, imamı Mâturîdî'nin hayatını, sünnet dışına çıkan kimselerin fikir ve görüşlerini iptal etmek ve islâm akidesini müdafaa etmekle geçirdiğine delâlet etmektedir. Aynı eserler o'nun ilim ve kültürde bilhassa din ilimlerinden Fıkıh, Usul, Ke­lâmda kugatıcı olduğuna da delâlet eder.

Şu bir gerçektir ki, tmam-ı Mâturîdî Mu'teale'nin bütün görüşlerini cevaplandırarak iptal ettiği gibi onların beş usûlünü de nakzetti. Mu'te-zileler katında yeryüzü imamı diye benimsenen ve Mâturîdî'nin muasırı bulunan Kâ'bi'yi bizzat adım adım takip etti, bütün eserlerini nakzetti; görüşlerini çürüttü: Mu'tezile Mezhebi'nin ileri sürdüğü fikir ve görüşle­rini cevaplandırmak ve çürütmek gayesi üe şu eserleri yazdı: «Beyan-ı Vehm'il-Mu'tezile, Reddi'l-Usul'il-Hamse U. Ebî Muhammed El-Bahîîî.» Kâ'bi'nin görüş ve eserini nakzetmek için de : «Reddu Evâiî'il-Edille Li'l-Kâ*bi», «Redd'u Tehzîb'il - Cedel Ldl'kâbi» ve «Reddu Vaîd-Ü Füssâk Li-1 Ka'bi», eserlerini telif etmiştir.

Yine Rafızi ve Karamiti'erin[27] görüşlerini çürüttü, fikirlerini red ve nakzetti. Hatta bu hususda, «Er-Reddu Âla-Usul'il-Karamite», ve «Red-du-kitab'U-îmame Li Ba'z-ır-Revafiz» ismindeki eserleri yazdı. Usul'ül Fıkıh hakkındaki eserleri ise; «Me'haz-Üş-ŞerâiV ve «Kitab'ül-Cedel» is­mindeki kitaplardır. İmam'ı Mâturîdî Fıkıhda eserler yazdığı gibi tefsir ve Kelâm sahasında da Ehli Sünnet metodu üzerinde eserler yazmıştır. Tefsir hakkındaki yazdığı kitaba: «Te'vîlât-u Ehli Sünnet» yahut «Et-Te'vîlât'ül Mâturîdîye Fi Beyanı UsuTi-Ehl'is-Sünnet'i ve Uşul'it-Tevhid» ismini vermiştir. Hacı Halife bu kitabı anlatırken şöyle diyor: «O, eşi benzer buluninıyan bir kitaptır. Hatta îlmi Kelâm'da kendisinden önce yazılan kitaplardan hiç biri onun emsali olamaz.»[28] Bununla beraber mü-fessîrler hakkında yazan tarihçiler bu büyük imamı ihmal ederek ondan bahsetmezler. Yine Hacı Halife şöyle anlatıyor: «Bu kitap, diğer kitap­larından daha kolay anlaşılıyor. Bunun içindir ki, Mâturîdî âlimleri bu kitapdan istifade etmişlerdir. Bu kitaba çok büyük itimat etmişlerdir.» Gerçek şudur ki, «Et-Te'vîlât» ismindeki kitap, «Et-Tevhid» kita­bından daha açık-seçik ve anlaşılması kolaydır. Bu kitapda âyetin tefsi­rini çok açık ve kolay anlaşılır şekilde yazmıştır. Bu âyetin tefsirinden meselâ Fahreddin-Er-Râsî tefsirinde yaptığı gibi bizi teferruatın derin­liğine daldırmaksızm her istifade edilen husus çıkartabilmektedir.[29] Bu tefsir, İmam'ı Mâturîdî'nin lügat, dil ilimlerinde ve diğer bilimlerde ge­niş bir kültüre sahip olduğuna şehadet eder. Ne güzel bir tesadüftür ki, bize kitab'ül-Mekâlât ve Kitâb'üt-Tevhîd korunup ulaştığı gibi bu tefsir de korunmuştur.[30] Diğer kitapları ise hepsi zayi7 olmuştur. Yanlışlıkla kendisine Fıkh'ül - Ekber ve El-lbâne, Akîdet'ül - Mâturîdiyye şerhleri is-nad edilir.[31]



2 — Mâturîdî-Eş'arf.
Eş'arî'nin Mâturîdî'den Fazla Tutulması :


Taşköprüzade şöyle diyor: «Şu husus iyi bilinsin ki Ehlîi-Sünnet vel-cemaatm kelâm ilminde reisi iki kişidir. Bunlardan biri Hanefi mezhe­binden, diğeri ise Şafiî'dir. Hanefî mezhebinden olan Îmamül-Hedy Ebu Mansur Muhammed bin Mahmud El-Mâturîdî'dir. Şafiî olan diğer ise müslüm ani arın akaidini öğrenmekte üstün çaba harcayan, îslâm dini po­tasında eriyen, Peygamberlerin efendisi olan Muhammed Aleyhısselam'm sünnetini yaymakta elinden geleni geri koymayan, kelâmcılarm imamı Ehli Sünnet vel Cemaat'ın Reisi ve Şeyh'i olan Ebül-Hasan El-Esari El-Basrî'dir.[32]

Musîihuddin Mustafa El-Kestelî'nin, Taftazani'nin «Akâid-i Nesefiy-yc» şerhine yaptığı haşiyede şunları okuyoruz: «Horasan, Irak, Şam ve bir çok ülkelerde bulunan ve Ehli-sünnetden olmaları ile şöhret bulanlar, Eb'ül-Hasan, Ali bin İsmail bin Salim bin Salim, ismail bin Ab­dullah bin Bilâl. Ebu burde bin Ebiimısa, El-E§'arî'nin mezhebinden da­lardır. Ebu Musa El-Eş'arî Resulüllah Aleyhisselam'ın sahabelerincai-dir... Mavera'ün-Nahir ülkelerinde ise Ebû Mansur El-Mâturîdî'nin nes-hebinden bulunan Maturîdîler görülmektedir. Ebû Mansur Mâturîdi Sû Nasr El-îyazî'nin talebesidir. Ebû Nasr ise imamı Ebû Hanife'nin -ce­besi Muhammed bin El-Hasan Eşşeybânî'nin talebesi Ebû Süleyman £-Cûzcânî'nin talebesi bulunan Ebû Bekr El-Cûzcani'nin talebesidir.[33]

Zübeydi ise şöyle diyor: «Ehli Sünnet ve Cemaat diye söylendiği jî-kitde bunlarla Eş'arîler ile Maturîdîler kastolunmaktadır.»[34]

Bu zikrettiğimiz metinlerin bize Eş'arî ile Mâturîdî'nin her ika is ehli sünnet vel-Cemaate isim olduklarını açıklamasına rağmen devamlı olarak Mâturîdî'nin namının düşürülmesi Eş'arî'nin ise Selefin gidşat ve sünnetten inhiraf eden mubtedilerin zıddına kıyam ederek İslâm aka­idini müdafaa ettiğinden kendisine islâmm bayrağı adı verilerek ön pi-na alındığı görülmektedir.[35]Oysaki Mâturîdî, Ehli Sünnet vel-Cemaac mezhebini koruma hususundaki çalışmaları ve yardımları ile Eş'srTâa daha önce kendini göstermiştir.[36] Nitekim îmamı Mâturîdî, Ehli Sömet vel-Cemaat mezhebi üzerine yetişmiş ve aynı halde irtihal etmiştir. Bl-buki, Eş'arî Mu'tezile mezhebinden olarak yetişmiş ve kırk yağma E&ar bu hali devam etmiştir.[37]

îmam-ı Mâturîdî'nin az tanınması, şöhretinin fazla yayılmama w dolayısıyle taraftarının az olması tarihçilerden bir çoğunun ve bkEt fisini yazanların kendisini ihmal etmelerinden ileri gelmektedir.

Meselâ; Mâturîdî'den enaz elli sene sonra vefat eden (379 H-'K» M.) îbni Nedim, ehli sünnetin Mısır'da îmamı ve Hanefîlerin reiâs^i-lan[38]aynı zamanda Mâturîdî'nin muasırı bulunan 321 H./933 M. yM& vefat eden îmam'ı Tahavi'yi[39] ve îmam'ı Es'arî'yi[40]eserlerinde zftrtfap halde îmam'ı Mâturîd'den bahsetmez. Îbni Hıllikân[41], îbn'ül-îmad, Essa-fedi ve «fevat'ül Vefiyyât» eseri'nin sahibi, Mâturîdî'nin biyografisi hak­kında bir şey yazmazlar. Hatta İbni Haldun, Mukaddime'sinin Kelâm il­minden bahseden bölümünde Mâturîdî'den hiç bahsetmez. îmam-ı Mâtu­rîdî tefsir yazanların bayraktarları içinde bulunmasına, rağmen Celâled-din Suyûti «Tabakatül Müfessirin» nâm kitabında Mâturîdî'yi hiç an­mamıştır. Bu hususa, onun «Te'vilat'ül-Kur'an» veyahut «Tevilat'ü ehlis -Sünne»[42] ismi verilen Tefsir-i Kebîr-i şahit olmaktadır.

Ne gariptir ki, bizzat îmam-ı Mâturîdî'nin talebeleri hiç bir maksada binaen olmasa da, bu meyilleri yaygın bir hale getirmeğe katılmışlar­dır. Çünkü, Hanefîler yazdıkları tarihî ve biyografi eserlerinde imamla­rını istenilen şekilde yazmamışlardır. Hatta araştırıcılar, bü kaynaklar­da imam-ı Mâturîdî'nin hayatından basit ve kısaca malûmat bulabilirler.[43] Biz eğer bu basit ve kısa malûmatlar ile Şafiî'lerin kitaplarındaki Eş'arî hakkında[44] yazdıklarını mukayese edersek Şafiîlerin kendi imamlarına vermiş oldukları önemle, Hanefîlerin imamları hakkındaki basit davra­nışlarını hemen anlarız.

Hatta bu iş, Tarih ve Tercüme-i hal yazanların hareketlerinde kal­mayıp îmam-ı Mâturîdî ve Akidesine yardım etme çabasında bulunanla­ra büe sirayet etmiştir. Meselâ îmânı Ömer En-Nesefî, El-Akaid'ün-Ne-esfiyye adındaki kitabında Mâturîdî'den hiç bahsetmemiştir.44 Şimdi bi­zim Mâturîdîye'nin taraftarlarının azaltılmasına, «Eş'arî'nin ondan ön plânda tutulmasının sebebleri nedir» diye sormamız kalmıştır. Bu husus­lar için eğer sebep aranılacak olursa Mâturîdî'nin, o vakitte İslâm âlemi'-nin merkezi olan Irak'tan çok uzakta bulunan Mavera 'ün-Nehir ülkele­rinde yaşaması, Es'arî'nin de Irak'da yaşaması ve mezhebinin duyulup yayılmasından başka bir sebeb yoktur; Bu durum, açıkça bilinen bir ger­çektir. [45]



Mâturîdî Ve Es'arî'nin Metod Ve Mezhep Usûlünde İttifakı.


îmam-ı Mâturîdî tıpkı îmam-ı Eş'arî gibi' harfçılarla akılcılar ara­sında orta bir metod benimsemiştir. Evet her ikisi de Haşeviler, Muşeb-biheler, Mukeyyife, Muhaddide ve Mucessimelerden harfçilerle Mu'tezile'-den akılcılar arasında orta bir yol benimsemişlerdir. Nitekim Mâturîdî ve Eş'arî Cebriye ve Râfizîlerin ileri gelenleri karşısında orta ve mu'tedil. bir yol izlemişlerdir. Evet bu iki ehli sünnet imamı bu fırkalar arasında orta bir metod benimserler. Mezhepte buluştukları gibi metodda da bu­luşurlar. Esasen mezhep, benimsenen yol ve metod'un tatbikinden başka bir şey değildir. Her iki imam şu noktalarda fikir birliği yapıp buluşurlar: Allah'u Teâlâ'nm sıfatlarını ispatta, O'nun ezelî kelâmında, onun görün­mesinin caiz olmasında, Allah'ın arşının beyanı ve arş'ı ihata ve istilâ etmesinde, Allah'ın kullarının fiilleri hakkında, kullardan büyük günah işleyenlerin durumu hakkında ve nihayet Allah'ın Resûlü'nün şefaati hakkında. Müslüman fırkaları arasında ihtilâf vuku bulan bu önemli mes'elelerde hatta kelâm ilminin önemli konuları olan bu hususlarda her ikisi de fikir birliğinde bulunmuşlardır.

îmam-ı Eş'arî AUahu Teâlâ'nm sıfatları hakkında orta bir yol be­nimsemiştir. Bu hususta Ibni Asakir diyor ki: «Eş'arî, Mu'tezile, Cehmi-ler ve Rafiziler'in kitaplarını gözden geçirip onların «Allah'ın ilmi, Kud­reti, işitme ve görme sıfatları ve Hayat, Beka, İrade sıfatları yoktur dediklerini ve Haşeviler, Mücessimeler, Mukeyyife, Muhaddidelerin de: Ger­çekten Allah'ın ilimler gibi ilmi, kudretler gibi kudreti, işitmeler gibi işit­mesi, görmeleri gibi görmesi vardır.» dediklerini gördü. Bunun üzerine, her iki görüşün ortasında bir metod öne sürerek şöyle dedi: «Şüphesiz ki, Allah-u Teâlâ'nm ilim sıfatı vardır. Fakat diğer ilimler gibi değildir. Kudret sıfatı da başkalarının kudret sıfatlarına benzemez. Allah'ın işit­me ve görme sıfatları vardır. Fakat başkasının görme ve işitme sıfatla­rına asla benzemez.»[46]

îmam-ı Mâturîdî de aym yolu benimsiyor. Biz onun Kitab'ut-Tev-hîd ismindeki eserinde şu görüşleri okuyoruz: «Sonra Allah-u Teâlâ Ka­dirdir, âlimdir, diridir, Kerîmdir, çok cömerttir, diye onu vasıflandırırız. Bu sıfatlarla Allah'a isim vermek aklî ve naklî delillerin tümü ile tesbit edilmiştir... Ancak, ne varki bir gurup bu isimleri başkalarına da yö­nelttiler. Bu hususta onlar ismi ispatta, isim ile müsemnıa arasmda bir benzerlik vardır zannma kapıldılar... Fakat isme muvafakatta sıfatın is­me benzemekteki uzaklığını açıklamıştık. Allah, kendi nefsine verdiği is­mi almıştır. Ve kendisine verdiği sıfatla da mevsuftur..."[47] Sonra Mâturîdî adı geçen kitabının başka bir yerinde şöyle diyor: «Allah bîrdir, onun benzeri yoktur...» Bu husus sabit olduğunda, mahlûkatdan, kendisine iza­fe edilenin hepsinin takdiri bâtıl olur ve yine Allah'm mahlûkata izafe edi­lip mahlûkatın almış olduğu sıfatlardan anlaşılan her bir sıfatla vasfolun-ması da bâtıl olur.. îşte bu noktada Muşebbihelerin inatlaştıkları ortaya çı­kar, bu da Mulhid olanların ilhadına sebeb olur. Günkü o, bununla gö­rülenin ihtjmal verdiği hususunu yanlış olarak anlamıştır... İsimleri is­patta ve sıfatları tahkik ve tetkikde hiç bir benzerlik yoktur. Fakat biz burada Allah âlimdir fakat âlimler gibi değil, sözümüzden husule gelecek, şüpheyi gidermek için bu hususa temas ettik. Bu nevi her isim verdiği­miz ve sıfatlandırdığımız isim ve sıfatların hepsinde aynıdır.[48]

İmam-ı Eş'arî Allah-u Teâlâ'nm Kadîm ve kendi Zatı ile kaim olan Kelâmı Nefsi'si (öz kelâmı) ve Mushaflarda yazılan şekli ile hadis olan şekiller ve harfler arasını ayırt ederek Allah'u Teâlâ'nm kelâmı hakkın­da orta bir yoî tutmuştur. İbni Asakir diyor ki: «Mu'tezile de şöyle diyor:

. «Allah'ın Kelâmı mahlûktur, sonradan icat edilmiştir» Haşeviye ve Mu-cessimeler de şöyle diyorlar: «Hurufu Mukattaa (âyetlerdeki harfler) ve bunlarla Mushaflarda yazılan şekiller, kendisi ile yazılan tüm renkler, iki kap arasında bulunan tüm âyetler kadîmdir, ezelîdir.» Bunun üzeri­ne Eş'arî'nin her iki görüş arasında orta bir yol tuttuğunu ve şöyle de­diğini görüyoruz: «Kur'anı Kerîm değişmiyen, mahlûk ve hadîs olmıyan Allah'u Teâlâ'nm Kelâm'ı Kadîmidir. Harflere, şekillere, renklere, oku­nurken meydana gelen seslere ve bütün hudutlagmış hususlar ve âlemde bulunan sıfatlanmış mahlûkatm hepsi mahlûktur, sonradan yaratılmış­tır, hadistir.»[49]

Eş'arî'nin bu görüşlerinin hepsi Mâturîdî ve mezhebine tâbi olan­ların benimsedikleri bir görüştür. Biz Mâturîdî mezhebinin en büyük yar­dımcılarından biri olan imam Eb'ul-Muin En-Nesefi'nin «Tebsıret'ül Edil-le» adındaki kitabında şu satırları okuyoruz: «İnsanlar Allah'u Teâlâ'nm kelâmı hakkında Kadîm midir, yoksa Hadis midir, diye ihtilâf etmişler­dir. Ehl'ül-Hak diyor ki: Gerçekten Allah'u Teâlâ'nm kelâmı kendisinin ezelî bir sıfatıdır; harf ve sesler cinsinden değildir, o sıfat öyle Allah'ın Zatı ile kaim bir sıfatdır ki; sükûn, dilsizlik, çocukluk hali ve daha baş­ka sıfatlara münafidir. Allah o sıfatı ile emredici, nehyedici, haber verici olduğu için Mutekellîmdir. Şu Mushaftaki ibareler ise onun sıfatına delâ­let eder..»[50] Kitabının başka bir yerinde Nesefi şöyle diyor: «Sonra biz, bizimle muhaliflerimiz arasındaki Kur'an hakkında vukubulan mes'elele-ri tasvir etmeğe çalışıyoruz. Ta ki bununla onların yaldızlı sözlerle süs­ledikleri zayıf meselelerin çoğu bertaraf edilsin. Bunun için diyoruz ki, Allah'u Teâlâ'mn kelâm sıfatı kendi zatı ile kaim olan ve harf ve sesler cinsiden olmıyan bir sıfattır. O, öyle tek sıfattır ki Allah, emrettiğini onunla emreder, neden nehyetti ise onunla nehyeder. Haber verdiğini de onunla verir. O, ezelî bir sıfattır. Sonra bu Arapça, İbranice ve yahut Süryanice[51] olan bu ibareler, o kelâmdan olan ibarelerdir. O kelâm bu ibareleri meydana getirir. Bu ibareler ise harf ve seslerden meydana gelmiştir ki kendi mahallerinde hadis, mahlûk ve Aîlah'u Teâlâ'nm ezelî sıfatı olan kelâm-ı ilâhiyesine delâlet ederler. O'nun âyetleri, cüzleri, aşirleri, sınıfları ve başka türlü şekilleri vardır. Bunların hepsi bir birlerine benzemez. Allah'u Teâlâ'nm kelâmı ise birdir, böyle parçalara bölünmez ve dolayısı ile birbirlerine benzemez gibi husus kendisinde düşünüle­mez...[52]

İmam El-Bcyazî —ki diğer Mâturîdî ismiyle meşhurdur— bir yön­den ehli sünnet mezhebinden olan Mâturîdîlerle Eş'arîler arasındaki ihti­lâfı tasvir ederken diğer taraftan ehli sünnete muhalif olanlarla ehli sün­net arasındaki ihtilâfı açıklamıştır. Kelâmcılar arasındaki ihtilâfı kuv­vetli bir şekilde şu meselelerde tesbit etmiştir ki, bunu Îşarat'ül-Meram kitabında okuyoruz: «Allah'u Teâlâ mütekellimdir, fakat onun kelâmı, bizim kelâmımız gibi değildir.» Bu ibarede aşağıdaki meselelere işaret edilmektedir:

Cenab'ı Allah'ın kelâmı nefsisi'ni nefyeden Mu'tezile mezhebine red...

«Allah'u Telâ'nın kelâmı lafzîdir. O, harflerin tertibi ve kelimelerin birbiri ardınca gelmesi itibariyle Kadîmdir, Allah'u Telâl'nın Zatı ile ka­imdir» diyen Haşeviyeleri red...

Kerrâmilerin, «Allah'ın kelâmı lâfzından ibarettir. O, hadîstir, Al­lah'u Teâlâ'nm zatı üe kâimdir» sözlerine red...

Burada ifade-i meram ederken neticeleri birbirine uymayan iki kı­yasla karşılaşıyoruz. Şöyle ki:

Alİah'u Teâlâ'nm kelâmı kendisinin sıfatıdır. Allah'ın sıfatı olan her sıfat kadîmdir. Öyle ise Alah'm kelâmı de kadîmdir.

Allah'u Teâlâ'mn kelâmı, tertiplenmiş harflerden meydana gelmiş­tir. Bu ise vücutta birbirini takip etmektedir. Böyle olan her şey hadis­tir, öyle ise Allah'ın kelâmı da hadistir. İşte birinci kıyas ne kadar doğru ise ikinci kıyas da o kadar bâtıldır, doğru değildir.

Evet, ehli sünnetden Mâturîdîler olsun, Eş'arîler olsun, Allah'u Te­âlâ'nm kelâmı nıürettep harflerden meydana gelmiş ve birbiri ardınca vücut bulmuştur... diye ifade edilen ikinci kıyasın suğrasmı (küçük öner­me) kabul etmiyerek red etmişlerdir. Hanbeîüer, ikinci kıyasın kübrasını (büyük Önerme) teşvik eden «her harfler ve seslerden meydana gelen ve bu şekilde mürettep olan hadistir.» kısmını kabul etmiyerek Allah'u Teâlâ'nm kelâmı seslerden ve tertiplenmiş harflerden müelleftir. O, ka­dîmdir, Allah'u Teâlâ'nm zatı ile kaimdir dediler.

Mu'tezileler de, «Allah'u Teâlâ'nm kelâmı kendi sıfatıdır» ibaresiyle birinci kıyasın suğrasmı teşkil eden ifadeyi kabul etmiyerek şu görüşü ortaya attılar: «Allah'u Teâlâ'nm kelâmı, meydana gelen sesler ve ter­tiplenmiş harflerden ibarettir. O, Allah'ın gayri ile kaimdir. Allah'u Teâ­lâ'nm mütekcllim olmasının mânâsı, o harfleri ve sesleri Levhi Mahfus veya Cibril veyahut Peygamber Aleyhİsselâm veyahut da Musa Aleyhis-selâm'ın baktığı ağaç gibi başka bir cisimde icat etmesi demektir. «Ke-iâm-ı Nefsî» diye bir şey varlıkta sabit değildir. Çünkü böyle bir tesbit mâkul sayılmaz,»

Kerramiyeler ise, «Allah'ın sıfatı olan her sıfat kadîmdir» diye ifa­desini bulan birinci kıyasın kübrasmı men' edip kabul etmediler ve şu görüşe sahip oldııklarını ifade ettiler: «Allah'u Teâlâ'nm kelâmı, kendi­nin, hadis harfler ve seslerden meydana gelmiş bir sıfatıdır, ve Zatı ile kaimdir..»[53]

îmam-ı Eş'arî Allah'u Teâlâ'nm görmesi konusunda orta bir yol be­nimsemiştir. Nitekim îbni Asakir bu hususu şöyle ifade ediyor: «Evet, Muşebbihe olan Haşeviyeler de böyle diyorlar: «Allah'u Teâlâ, diğer gö­rünenler gibi sınırlanmış ve bir şekil almış olarak görünür.» Mu'teziler, Cehmiîer, Neccariler de bu mevzuda şöyle diyorlar: «Allah Subhanehu ve Teâlâ, hâl ve durumlardan hiç bir şekilde görünmez.» Eş'arî ise (Allah ondan razı olsun) bu iki görüşün ortasında bir yol benimseyerek, şöyle diyor: «Allah'u Teâlâ, şekil ve keyfiyetsiz, hudutsuz ve her hangi bir sey'e hulul etmeksizin görünür. Tıpkı onun, bizi, hudut ve keyfiyet mef­humları nazarı itibare alınmaksızın gördüğü gibi biz de onu (Ahiret'de) böylece hudut ve keyfiyetsiz olarak göreceğiz.[54]

Imam'ı Mâturîdî de aynı görüşü benimsemektedir. Biz onun Kitab'-üt Tevhîd ismindeki kitabında şunları okuyoruz : «Allah Azze ve Cel-le'nin bizce görünür denmesi lâzımdır. Bu da idrâk ve tefsirsiz olarak bak ve gerçektir... Biz, Allah idrâk edilir demiyoruz. Çünkü Allah Kur'-anı Kerîminde «hiç bir göz onu dünyada ihata ve idrâk edemez» buyuru­yor[55] Allah'u Teâlâ kendi Zatı'nı ru'yeti nefyi ile değil, idrâki nefy ile övüyor... Ve yine idrâk mahdut olan bir şeyi ihata etmekten ibarettir. Allah'u Teâlâ ise had ve hudut ile vasfedilmekten beridir, Yücedir... Eğer Allah, nasıl görünür, diye sorulursa; şöyle cevap verilir: Allah, Keyfiyet­siz olarak görünür; zira keyfiyet, suret ve şekilli olan için düşünülür.»

Hatta Allah, vasıfsız, ayakta durma ve oturma, bir şeye dayanma, bir şeye tutunma, yapışma ve ayrılma olmaksızın, bir şeyin önünde ve arkasında bulunma gibi yönler tâyin olmazdan uzunluk, kısalık, ziya, nûr, karanlık ve aydınlık, bir yerde durmak, müteharrik olmak, bir şeyden uzak olma, yakın olma, beraber olma, bir şeye girme ve çıkma gibi hu­suslar düşünülmezden görünür. Allah'u Teâlâ'nm bu gibi sıfatlardan yü­ce ve beri olduğu için akıl, bu mânâları takdir edemez. Esasen böyle bir vehme de kapılmanın mânâsı yoktur.»[56]

Tine Imam'ı Eş'arî, Arş ve îstiva'yı beyan etme sadedinde orta bir yol tutmuştur. İbni Asakir bu mevzuda diyor ki: Yine Neccariye şu gö­rüşü benimsemiştir: «Allah'u Teâlâ cihet ve hululsüz olarak her yerde vardır.» Haşevilerden Mucessimeler ise şöyle diyorlar: «Allah'u Teâlâ Arşda yerleşmiştir. Arş O'nun yeridir, O, Arşın üzerinde oturuyor.»

Imam'ı Eş'arî ise; her iki görüşün arasında orta bir yol tutarak bu mevzuda şöyle diyor: «Allah, Ezelde vardı. Fakat onun asla mekânı yok­tu. Arş'ı ve Kürsü'yü yarattı, bir mekâna muhtaç olmadı. O, yani Allah, mekânı yarattıkdan sonra, mekânı yaratmazdan önceki hali gibi idi.»[57]

Yine Imam'ı, Mâturidî, Eş'arî'nin bu görüşünü benimsiyor ve Ki-tab'üt-Tevhîd ismindeki eserinde şu satırları okuyoruz: «Sonra müslü-manlar mekân hakkında ihtilâf ettiler. Müslümanlardan bazıları Allah'u Teâlâ Arş'm üzerinde yerleşmiştir, diye vasfetmişlerdir. Onların katın­da Arş, meleklere yüklenmiş ve etrafı Meleklerle kuşatılmış bir tahtdan ibarettir. Bu iddialarım şu âyetlerin zahirleri ile ispat etme dâvasında-dırlar: «...O gün Rabbi'nin Arş'ını, üstlerinde sekiz melek taşır...»[58] «Bir de Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile teşbih ederek Arş'ın etra­fını kuşatmışlardır.»[59], «Arş'ı yüklenen melekler ve onun etrafındakiler Rablerini hamd ile tesbîh ederler...»[60]

Allah'u Teâlâ'nm Arş üzerinde karar kıldı diye iddiada bulunanlar «O Rahman, (Kudret ve hâkimiyeti ile) Arş'ı istilâ etti.» âyet-i celîleyi delil olarak ileri sürüyorlar.[61] Ve Allah daha önce Arş/ta bulunmazken, sonradan orada karar kıldı diyorlar. Bu sözlerine de «... Sonra Arş'ı istilâ etti.»[62]âyeti celîleyi delil gösteriyorlar. Müslümanlardan bir kısmı da «Allah'u Teâlâ her yerde bulunur, her yer onun mekânıdır» diyorlar ve delil olarak da Allah'u Teâlâ'nın: «... Herhangi bir uç sırdasın, bir fısıl­tısı oluyor mu, mutlak O (Allah) dördüncüleridir»[63] âyeti kerîmesini öne sürüyorlar.

Müslümanlardan bazıları ise, Allah'u Teâlâ'nın bir mekânla vasıf­lanmasını men'ederler. Hatta Allah'u Teâlâ bütün mekânlarla vasfolun-maz diyorlar. Ancak bu hususta varid olan naslarm mecazi mânâlarını alıp, Allah bütün mekânları ihata eder, onların koruyucusu da odur, der­ler.

Şeyh Ebû Mansur Mâturîdî (A.H.) şöyle diyor: «Bütün bunların hepsi, eşyanın Allah'a ve Allah'ın eşyaya izafe edilmesi O'nu, ancak yü­celik vasfı ile. vasıflandırmayı ve O'na ta'zimi intaç eder. Bu konuda asıl olan şudur ki, Allah-u Teâlâ var idi, varlığı mekansızdı. Mekânların, kal­dırılıp yok edilmesi caizdir. Allah (C.C.) olduğu gibi bakîdir. O daha Ön­ce olduğu gibi, şimdi de varlığı aynıdır. Allah'u Teâlâ değişmek, zeval bulmak, bulunduğu halden başka bir hale geçmek, aynı halinden yoklu­ğa dönüşmekten beridir. O, bu gibi hallerden yücedir. Çünkü bu tür hal­ler, hadis olmanın alâmet ve işaretidir.»

Bu konu hakkında bizce (Mâturîdîlerce) esas alman husus şöyle ifa­de edilmektedir: Gerçekten Allah'u Teâlâ «...O'nun misli gibi (O'nun benzeri) hiç bir §ey yoktur.»[64] buyuruyor. Allah bu beyanı ile kendi zatı­na mahlûkatınm benzediğini nefyediyor. Biz açık ve seçik olarak ifade etmiştik ki Allah'u Teâlâ fiilinde ve sıfatında herhangi bir şeye benze­mekten berî ve münezzehtir.

Bunun içindir ki «Rahman arşı istilâ etti» âyeti celilesine Kur'ân'da vârid olduğu gibi mânâ vermek vaciptir ve aklen de böyle olduğu sabit­tir. Sonra onu (istivayı) bir şeyle te'vil ederken kesinlik ifade etmeyiz. Çünkü istivanın bizim zikrettiğimiz mânânın gayrına da ihtimali olabi­lir... Biz, Allahu Teâlâ onunla neyi nıurad ettiyse ona inanırız ve yine böylece, Kur'anı Kerîmde varîd olan, ru'yet ve ru'yetten başka her husustan benzerliği nefyetmek, ve herhangi bir §eyle ince!emeksizin Allahu Teâlâ'nın o hususla murad ettiğine inanmak vaciptir.[65]

îmam-ı Eş'arî kulların fiillerinde de orta bir yolu benimsemiştir. Bu hususta îbni Asâkir diyor ki: «Ve yine Cuhrn bin Safvan «kul herhangi bir şeyi kesbe ve meydana getirmeye kadir değildir.» Mu'tezile ise «ku­lun fiili hem kesbe ve hem de meydana getirmeye kadir olduğunu» söy­lüyor. Eş'arî ise, her ikisinin arasında orta bir yol benimsiyerek konuyu şöyle açıklıyor: «Kul yaptığım icadetmeğe kadir değildir, ancak onu kes­be kadirdir.» Böylece Eş'arî, kulun icad için kudretini nefyediyor. Kesb için de kulda kudret olduğunu ifade ediyor.»[66]

îniam-ı Mâturîdî de bu mevzuda înıam-ı Eş'ârî'nin görüşlerini payla­şıyor. Biz Maturîdî'nin Kitab'üt-Tevhîd adındaki eserinde bu konuyla il­gili şu satırları okuyoruz : «îslâmdaki mezhep sahipleri kulların fiilleri, hakkında ihtilâf ettiler. Onlardan bazıları kullara fiilleri mecaz olarak isnad eder ve fiillerin gerçek yaratıcısının Allah olduğunu söyliyerek fiillerin hakikatini Allah'a isnad ederler... Bizce (Mâturîdîlerce) kulla­ra, fiilleri isnad ve izafe etmek lâzımdır... Fiilleri Allah'a izafe ve is­nad etmek te bu hususu nefy etmeyi icap ettirmez. Bilâkis fullerin Allah'a isnad ve izafe edilmesi gerekir. Çünkü fi'îlleri yoktan vareden ve bulun­dukları hal ve sekil üzere onlan yaratan Allah'tır. Kulların ancak fiilleri kesbetrne ve onları yapmadaki meyilleri vardır...»[67]

îmam-ı Eş'arî, büyük günahları irtikâp edenler hakkında da orta bir metod kullanmıştır. «Tebyin-i Kizb'il-müfteri» adındaki eserde şun­ları okuyoruz: «Ve yine Murcie: «Allahu Teâlâ'ya ihlâsla, içtenlikle bir kere îman eden ne irtidad ile ne de herhangi bir inkâr ile küfreder, ve üzerine hiç bir büyük günah yazılmaz.» Bu konuda Mutezilenin görüşü şöyledir : «Onlar büyük günah işleyen kimse yüzlerce sene îman ve taa-tıyla ölseler dahi cehennemde ebedî olarak azap çeker ve cehennemden çıkmaz.» îmam-ı Eş'arî (Allah ondan razı olsun) bu iki görüş arasında orta bir görüş benimseyerek şöyle der: «Mü'min ve muvahhid olan kimse günah işleyip fâsık olursa onun durumu Allah'ın dileğine kalmıştır. Al­lahu Teâlâ dilerse onun günahlarını bağışlar ve cennete sokar, dilerse günahından Ötürü onu cehennemde azaplandırır sonra cennetine koyar.

Cehennemde devamlı ve ebedi olarak azaplandırılmak ise, en büyük ve daimî günah olan küfür sebebiyledir.[68]

îmam-ı Mâturîdî'nin büyük günahları irtikab eden kişi hakkındaki görüşü Eş'arî'nin görüşünün aynıdır. Biz Mâturîdî'nin Kitab'ut Tevhîd adındaki eserinde şunları okuyoruz: «Biz, büyük günahlar hakkında ileri sürülen fikirleri şöyle beyan ederiz. Büyük günahlar, affedilme ihtima­line girmiştir. Bu böyle olunca büyük günahların altında bulunan küçük günahların af edilmesi ihtimali daha kuvvetlidir. Büyük günahların af kapsamına girmesi hususunda ortaya atılan birbirine uymayan fikirle­rin islâm milletinde gösterdiği iz açık ve seçik olduğundandır ki, sözü afva yöneltmek daha gerçek olur.»[69]

İmam-ı Mâturîdî büyük günah işleyenlerin durumu hakkında rnüs-lümanlar arasındaki ihtilâfa değinerek haricîler ve mu'tezilelere şiddetli hücum ederek şöyle diyor : «mu'tezileler, haricîler ve haşevîler kendile-rinin işlemiş oldukları günahlara rağmen —ki bu günahların büyük gü­nahlar olduğu kendilerince bilinsin veya bilinmesin— bu günahları işle­yenlerden hiç birinin, kendisinin islâm dışına çıktığını kabullendiği gö­rülmemiştir. Büyük günah işlediği halde islâmm içinde bulunması; ken­disinden îmanın gitmediği ve mümin isminin kendisinde bulunduğunu is­patlar. Bu cümlelerle t—ki bunları kabul etmiyenlerin inatçı ve kibirli olduğu bilinir— haricîlerin ve mu'tezilelerin ortaya attıkları fikirler çü­rütülmüş olur.»[70]

Eserinin başka bir yerinde ise şöyle diyor : «Sonra hak olan, haricî­lerin ve mu'tezilelerin hepsinin büyük günah işledikleri zaman kendi söz­lerine göre kâfir olduklarını ve cehennemde ebedî kalmağa müstahak ol­duklarını ifade etmektir... Mü'minler ise onlar, Allah'ın âyetlerine inan­mışlardır. Onlar, Allah-u Teâlâ'nm merhamet edici, bağışlayıcı olduğunu ifade etmekle Allah'ın bu sıfatlarla muttasıf olduğunu tetkik ve tahkik edip ifade etmişlerdir. îşte o mü'minlerdir ki, daima Allah'ın rahmetin­den, afv-u mağfiretinden ümitvardırlar... »[71]

Şefaat hakkında da orta bir yol takip eden İmam-ı Eş'arî'nin bu ko­nudaki görüşlerine değinen îbni Asakir şöyle diyor: «Rafiziler, Allah'ın izni ve emri olmaksızın Resulûllah Sallellahu aleyhi ve sellem'in ve Hz. Ali'nin (r.a.) şefaat etme haklarına sahiptirler hatta Peygamber Aleyhis-selâm ve Hz. Ali kâfirlere şefaat etseler şefaatleri kabul olunur diyor­lar.

Mu'tezile ise Peygamber Aleyhisselam'ın hiç bir şekil ve durumda gefaata sahip olmadığını iddia ediyor.

Imam-ı Eş'arî ise bu iki görüşün ortasını ele alarak şöyle diyor: Re-sûl-i Ekrem'in, müminlerden azaba müstehak olan kimseler için Allah katında makbul olan şefaati vardır; Müminlerden azaba müstehak olan­lara Allah'ın emri ve izniyle şefaat eder. Peygamber Sallellahu aleyhi ve sellern kimden razı ve hoşnut ise ona şefaat eder,»[72]

îmam-ı Mâturîdî de Eş'arî'nin bu görüşüne katılıyor. Yine biz Mâ­turîdî'nin Kitab'ut Tevhîd adındaki eserinde şu satırları okuyoruz : «Şe­faat, kendisine ihtiyaç hissedilen şeylerin en büyüğüdür. Şefaat hakkın­da Kur'anı Kerîmde âyetler bulunduğu gibi Resûlullah'dan Sallellahu-aleyhivessellem rivayet edilen hadisler de vardır. Kendilerinden cezayı icap ettirecek, günahları işleyenlere yapılacak, bilinen bu şefaat ahirette tatbik edilir. Günahları işleyenlerden azaba müstehak olanların cezalan Peygamberler gibi seçkin kimseler ve Allah'ın rızasına nail olan iyi ki­şilerin şefaatiyle bağışlanır... Kâfirlerin ise suçları şefaatle bağışlan­maz.»[73]

Biz bütün bu metinleri şu noktaları izah etmek için zikrettik. Evet başkasının düşmesi için kuyu kazanın aynı kuyuya kendisinin düşece­ğini açıklamak; îmam-ı Mâturîdî'nin benimsediği orta yolun, îmam-ı Eş'arî'nin tuttuğu orta yolun aynısı olduğunu ve Ehli Sünnetin iki reisi olan bu imamların, kelâmcılar arasında beliren guruplarda ortaya çıkan ve kelâm ilminin en Önemli meselelerinde bir mezhep ve bir metodda bu­luştuklarını izah etmek.

Bu izahattan anlaşıldığı gibi Mâturîdiyye mezhebi, büyük âlim Mu--hammed Zahid El-Kevserî[74] nin söylediği gibi ve onun bu görüşüne tâb' olan zatın kabullendiği gibi Eş'arî mezhebi ile Mu'tezile mezhebinin ara smda orta bir yol benimseyen bir mezhep değildir [75]

Nitekim Dr. Mahmud Kasım'ın i'tikad ettiği gibi, Mâturîdiyye mez­hebi, Mu'tezile mezhebine, Eş'arîye mezhebine nazaran daha yakın de­ğildir. O zat ki sözü evirip - çevirip Mâturîdiyye mezhebi, Eş'arîyye mez-hebiyle ancak Önemi olmayan az mes'elelerde görüş birliğinde bulunmuş­tur demeğe getiriyor.[76]

Allahu Teâlâ'nm sıfatları konu edinilen meseleler için, Önemli me­seleler değildir, dememiz nasıl mümkün olur ki, İlmi kelâm âlimleri bu ilme «tevhîd ve sıfatlar ilmi» diye bizzat isim vermişlerdir ve en önemli mevzuları ile ilmi kelâmı tarif etmişlerdir.[77] Yine Allah'ın kelâm sıfatına Önemli konulardan değildir denmesi .nasıl mümkün olur! O sıfat ki, ke-iâmcılar arasında, hakkında ihtilâf edilen en bariz bir meseledir. Ve bu konu, îmam-ı Ahmed bin Hanbel (r.a.) Allah kelâmı hakkında karşılaştı­ğı imtihan zamanında siyasî bir renge büründürülmüştür.[78]Hatta bu me­seleye ilmi kelâm da denir. Bu hususta Şehristani şöyle eliyor: cBundan sonra Mu'tezile âlimleri Me'munun iktidarda bulunduğu günlerde tercü­me edildiği zaman filozofların kitaplarını okudular. Bu bilginler okuduk­ları kitaplardaki metod ve usulleri kelâm ilminin metod ve usulleriyle karşılaştırdılar ve onu ilim dalarından bir dal olarak bağınısızlaştırıp ona, kelâm ismini verdiler. Ya da bu isim, üzerinde konuşulan ve herkes tarafından bilinen ve uğrunda çeşitli kavgalar ve savaşlar verilen bir kelâm meselesi olduğundan mevznuyla isimlenmiştir.[79]

Ehli sünnet vel Cemaat'm iki büyük âlimi ve imamı olan îmam-ı Mâturîdî ile îmam-ı Eş'arî'nin üzerlerinde ittifak ettikleri; ahirette Al­lah'ı görmek Arş, kulların kesbi ve bunlardan başka zikredilen diğer me­seleler hususunda Önemli meseleler değildir demek hiç mümkün olurmu?

Biz Eş'arî ve Mâturîdî mezhebinden olan ehli sünnetin sıfatı hakkın­da şunları okuyoruz: «Ehli sünnetten olan Eş'arî ve Mâturîdîîer, kesb, keyfiyetsiz olarak ru'yet, Çin'li bir âmânın İspanya ülkesini görebilmesi­nin caiz olması, hem mevcut olanı görmesinin caiz olması, bütün var­lıkların Allahu Teâlâ'ya isnat edilmesi ve Allahu Teâlâ'nm, zatının aynî ve gayrî olmıyan sıfatlarla mevsuf olması meselesi gibi temel esasları teşkil eden hususlarda sair mezhep ve fırkalara şiddetle muhalefette bulunmuşlardır... Ehli sünnet arasında vuku bulan ihtilâfın tümü fer'i meselelerde görülmektedir.»[80]

Evet, ehli sünnet usulde ittifak etmişlerdir. Bu ittifaktan sonra feri meselelerde ihtilâf etmişlerdir. Meselâ, onlar Allahu Teâlâ'nm zatî sı­fatlarını ispat etmekte ve o sıfatların sıfat-i maânî olup kadim ve Al­lahu Teâlâ'nm zatiyla kâim olduğunu ve o sıfatların ne Allah'ın gayrı ve ne de zatı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ehl-i Sünnet katında Allah-u Teâlâ, bir ilimle âlimdir veyahut Allanın ilmi vardır, onun için âlimdir.[81]

Allah'ın ilmi kadîm bir mânâdır, Allah'ın zatı ile kaim ve zatına aittir, yani o ne Allah'ın zatıdır ve ne de zatınuı gayrıdır. Allahu Teâlâ'­nm, kudret, irade, hayat, sem', basar ve kelâm sıfatlarında da durum böyledir. Mâturîdî ve Eş'arî mezheplerinden olan bütün ehli sünnet bu yedi sıfat hakkında görüş birliğindedirler. Ancak bundan sonra tekvin ve beka sıfatları gibi başka sıfatların adedinin ispatı etrafında ihtilâf et­mişlerdir.[82] Meselâ Eş'arî ve Mâturîdîîer Allahu Teâlâ'nm bakî olduğu hususunda müttefiktirler. Fakat onlar, Allahu Teâlâ'nm bekasının mâ­nâsı hakkında ihtilâf etmişlerdir; şöyle ki: Allah beka sıfatıyla mı bakî­dir ve onun bekası, kendi zatiyle kaim olan ve zatına zait olan bir sıfatla mıdır, yoksa Alîahu Teâlâ beka sıfatıyla değil de zatı ile mi bakîdir? Di­ğer bir deyimle: Beka veya zatın varlıkta devam etmesi zatın varlığının üzerine zati bir mânâ mıdır, yoksa o, yani beka veya zatın vücutta devam etmesi ikinci zamanda zatın varlığının aynı mıdır?

Eş'arî ve mezhebinden olanların çoğunluğu şu fikri savunuyorlar; Allah'ın beka sıfatı zatında zait bir sıfattır. Allahu Teâlâ'nm ilim, hayat ve sıfat-ı maânînin diğerleri hakkında da beka sıfatında benimsenen gö-rüşîerin aynı kabul edilir. Eş'arî'nin bu görüşünü Mâturîdî mezhebinden benimseyip destekliyenler vardır. Destekliyenlerden biri de Nûreddîn Es-sâbûnîdir. Halbuki beka sıfatının bakî olan Allah'ın zatına zait bir sıfat olduğunu kabuîlenmiyen Mâturîdîlerden, taraftarlarının çoğunluğu ken­disine muhalefet etmişlerdir. Nitekim tmam Haremeyn ve Fahreddin Kr-Râzî gibi Eş'arîlerden bazıları bu görüşü red ediyorlar.[83]

«Tekvin» sıfatına gelince; İmam-ı Mâturîdî ve taraftarları bu sıfatı Allahu Teâlâ'nm zatında zait, zatı ile kaim ve kadim bir sıfat olduğunu kabul ediyorlar. Oysa ki tekvin sıfatı Eş'arîler katında izafî bir sıfat olup hadistir. Fiillerin yenilenmesiyle yenilenir. Bu hususta tekvin sıfatının durumu her fiil sıfatının durumu gibidir ki, fiil sıfatı Eş'arîler katında fiillerin yenilenmesiyle yemlenir ve dolayisı ile hadistir.

Mâturîdüer, takvîn sıfatını ispat ederek, diyorlar ki, «tekvin sıfatı mümkün olanların icadına taalluk eden ve mümkinatm yokluktan var­lığa çıkartılmasına tesir eden bir sıfattır..» Böyle diyerek, kudret sıfa­tının ancak mahlûkun varlığının gerçekleştirilmesine taalluk eden bir bir sıfattır diyorlar. Çünkü kudret sıfatı mümkün olmaları bakımından mümkinata taalluk eder; fakat kudret sıfatının mümkinatm icadında bir rolü yoktur, bu sıfat mümkinatm icadına taalluk etmediği gibi münı-kinatın yokluktan varlığa çıkartılmasında da bir tesiri bulunmaz çünkü bu tekvin veya tahlik sıfatının görevidir.

Nesefi, «Et-Tabsire» adındaki kitabında şöyle diyor: «Allah, yok­tan var etmeyi kendisine has kıldı diye bunun Allah (C.C)ın kudretinin kendi zatından gayrisi olduğu anlamına geldiği söylenemez. Çünkü kud­ret sıfatı, kendi şümulü içine girenlerin mevcut değil, makdur (takdir edilmiş) olmasını iktiza eder. Eğer mevcud olmasını iktiza etmiş olsay­dı bu icad olurdu. Zira icad vücûdu icap eder, makdur ise, hiç şüphe yok­tur ki, mevcud değildir. Bunun içindir ki, yok olana makdurdur yani tak­dir olunmuştur denebilir. Yine eğer vücud kudretle hasıl olsa idi bizim halk ve icad gibi sıfatlar vardır demeye ihtiyacımız olmazdı. Ve Allah-u Teâlâ âlem üzerine kadir idi, âlemi yaratıcı ve icad edici değildir, deme­miz gerekirdi (Haşa).»[84]

Nesefi aynı kitabının başka bir yerinde şöyle diyor : «Vuku', ne za­man kudret ile olur? Vuku' ikâ ile, vücud, da icad ile olur. Kudrette, fa­ilin, fiilinde mecbur olmadığını bilâkis muhtar olduğunu ifade eder.[85]

Şu husus açık seçik olarak bellidir ki, ihtiyarın illeti veya Aîlahu Teâlâ'nm kadir olmasının illeti, mahiyeti itibariyle mümkün olana ait olan imkânın ta kendisidir. Çünkü mümkün olan demek varlığı da, yok­luğu da kabul eden demektir. Bunun içindir ki, mümkün olana kudret taallûk eder. Zira eşyanın varlığı ya da yokluğu vacip olsa idi onun üze­rinde kudret'in rolü bulunmazdı.

Kş'arner ise kudret sıfatı hakkında şu görüşü benimsiyorlar: Kud­ret sıfatı eşyanın var olmasına taalluk eden ve eşyanın yokluktan var­lığa çıkmasında rol oynıyan bir sıfattır. Ne var ki, bu taalluk irâdenin katılmasına bağlıdır ve ilme tâbidir. Yani Allahu Teâlâ'nm var olduğu­nu bildiği şeyi kudretiyle meydana getirmesi demektir. îrâde, vuku' za­manını tahsis eder. Tekvin sıfatı, kudretin makdura, Allah'ın onu mey­dana getirmesini murad etmesi halinde taalluk etmesinden başka bir şey değildir. Bu noktadandır ki tekvin sıfatı nisbî ve hadistir.

Eş'arîler indinde kudret sıfatının; «Salûhî Kadîm» ve «Tencîzî ha­dis» olmak üzere iki taalluku vardır. Salûhî Kadîm, kudret sıfatının eş­yanın varlığının sıhhatine taalluk etmesidir. Hadis olan taâlluk-u ten­cîzî ise, Tekvin sıfatının, eşyanın yokluktan varlığa çıkarılmasının ken­disi oîan taalluktan başka bir şey değildir. Bunun içindir ki, Eş'arîler, Tekvin sıfatının isbat edilmesi için, kendisinde bir faide mülâhaza edil­meyen said bir sıfatın bulunmasının hiç bir mânâsı yoktur, görüşünü savunmuşlardır. Kudret sıfatının, eşyanın yaratılmasında rol oynayan bir sıfattan ibaret olduğunu söylüyorlar.[86]

Böylece, Tekvin sıfatı hakkında vuku bulan ihtilâfın ardında, fiil sıfatı ve kudret sıfatı ile kudret sıfatının görevi hakkında ihtilâf var­dır. Fakat bu ihtilâfların hepsi fer'î mes'elelerde vuku bulan ihtilâf­lardır. Bu ihtilâftan dolayı, bulunduğu Ehl-i Sünnet dairesinin dışına çıkmaz. Çünkü mezhep içindeki fer'i mes'elelerde, kendi mezhebinden olan dostları ile de ihtilâfa düşmüştür. Mes'elenin aslı gerçekten sabit olduğu gibi hakkında hiçbir ihtilâf vuku bulmamıştır. Bu da Ehl-i Sün-net'in Allah Teâlâ'nm zatında zaid olan sıfatlarının isbatmdaki icmaıdır. Tıpkı Kadîm olan sıfat-ı maânî gibi. Onlar ne Allah'ın Zatının ay­nıdır ve ne de gayri.

Ehl-i Sünnet Allahu Teâlâ'nın kelâmının kadîm bir sıfat olduğunu ve kendi zatı ile kaim olduğunu ihtilafsız olarak kabul ederler. Bu hu­susta görüşleri birdir; Allah'ın kadîm sıfatı olan öz kelâmı ile katında «kelâm-ı nefsî»sine delâlet eden ses ve harflerden ibaret olanın arasın­da fark bulunduğunu sünnet ehl-i fikir birliği içinde kabul ederler. Bun­dan sonra Allah'ın kelâmı nefsisinin işitilmesinin caiz olup olmadığı hususunda ihtilâf ediyorlar.[87]

îmam-ı Eş'arî ve taraftarlarının "büyük bir kısmı, Allah-u Teâlâ'nın kelâm-ı nefsîsinin işitilebilmesinin caiz olduğunu söylüyorlar. Bu sözle­rini isbat etmek için aklî ve nakti deliller öne sürmüşlerdir. Aklî delil olarak İmam-ı Eş'arî, Allah-u Teâlâ'nın görülmesinin caiz olması hu­susunda da öne sürdüğü delilin aynısını Allah'ın kelâm-ı nefsisi­nin işitilmesinin caiz olması hususunda öne sürmüş ve şöyle elemiştir : Allah-u Teâlâ'nın varlığı, onun görülmesinin caiz olduğuna illet olduğu gibi kelâm-ı nefsisinin varlığı işitilmesinin de caiz olmasına illettir.[88]

îmam-ı Eş'arî bu husustaki görüşüne şu âyet-i celîleleri delil olarak gösteriyor : «Eğer (taarruza uğrayan) müşriklerden biri aman dilerse, ona aman ver, tâ ki Allah'ın kelâmını işitsin...»"[89], «... ve Allah, Musa'ya (vasıtasız) hitap etti.»8', «Musa, kendisiyle konuşacağımızı vâdettiğimiz vakıtta gelince, Rabbi ona kelâmını (vasıtasız olarak) söyledi.»'[90]

İmam-ı Mâturîdî ve taraftarlarından olan bilginler bu âyetlerde Musa aleyhisselâm'm, Allah-u Teâlâ'nın kelâm-ı ezelîsini işittiğine delâ­let eden bir şeyin bulunmadığını öne sürdüler ve Musa aleyhisselâm Allah'ın ezelî olan kelâmına delâlet edeni işitti dediler."[91] Bu tıpkı, «Ben filânın ilmini işittim, yani onun ilmine delâlet eden hususu işittim» de­mesi gibidir. Yine, «Allah-u Teâlâ'nın kudretine delâlet edeni murad ederek : «Allah-u Teâlâ'nın kudretine bak» diyen kimsenin sözüne ben­zer.[92] Burada şu hususa işaret etmek gerekmektedir. İmam-ı Mâturîdî

ve kendisine bağlı bulunanlar, her ne kadar Musa aleyhisselâm'm, Al­lah'ın Kelâm-ı Nefsisini işitmesini mümkün görmeyip, O'na delâlet eden şeyi işittiğini öne sürüyorlarsa da, Allah-u Teâlâ'nın. kelâmı mutlak ola­rak işitilmesinin caiz olup olmadığı hususunda ve Allah'ın kelâmının işitilmesi için ses ve harflerden mürekkep olmasının gerekip gerekme­diği hakkında kendi aralarında ihtilâf etmişlerdir. îmam-ı Mâturîdî'nin kendisinin Allah-u Teâlâ'nın kelâmı nefsisinin işitilmesinin mümkün ol­madığına delâlet eden bir ifadede bulunduğunu görmedim; hatta Mâ­turîdî hazretleri, işitilmenin meydana gelmesi için harf ve sesin şart kandığını açıkça ifade etmemiştir. Şeyhzade Hazretleri, bize naklen bildiriyor ki, Mâturîdî'ye tâbi' olanların bazıları Allah-u Teâlâ'nın kelâ­mı nefsisinin işitilmesinin muhal kılınmış olmayıp caiz olduğunu sera-haten beyan etmişlerdir. Çünkü Allah-u Teâlâ kelâmı nefsisini idrâk et­mesi için duyu organına kuvvet yaratmasına kadirdir, diyorlar.[93]

Mâturîdüerden, ses. ve harfin şart olmasından dolayı kelâmı nefsi­sinin işitilmesini mümkün görmeyenler adî olan şart ile illetin arasın­da fark vardır diyorlar. Bunun için işitmeyi, görmeye kıyas etmeyi red ediyorlar. Çünkü mû'tezilelerin görmek için ileri sürdükleri şartlar, adî şartlardan başka bir şey olmadığından ru'yet için hakiki illetler olamaz­lar. Ses ile harf bunun aksinedir, çünkü ses ile harf işitmek için gerçek illetlerdir.[94]

Mâturîdî ve Eş'arîlerden ibaret olan ehl-i sünnet arasında keyfiyet-siz olarak Allah'ın görülmesinin caiz olduğu hususunda icmaen görüş birliği vardır. Fakat bundan sonra aralarında bu husus, «aklî delille mi bilinir yoksa bunun bilinmesi yalnız naklî delil ile midir» diye ihtilâf vuku bulmuştur. Naklî delile gelince, aralarında hilaf yoktur ki, ru'yet sem'an, yani nakli delille vaciptir.[95] Şu husus çok ilgi çekicidir ki, ehl-i sünnetten olanlar ru'yetin isbatı için delil olarak, Mû'tezilelerin ru'yeti nefyetme babında delil olarak öne sürdükleri âyetleri delil ittihaz edini­yorlar. Meselâ Mu'tezîleler ru'yeti nefyetmek için şu âyetleri delil ola­rak ele alıyorlar : «Hiç bir göz onu dünyada idrâk ve ihata edemez.»[96], Allah-u Teâlâ'nın Musa aleyhisselâm'a olan «... Beni hiçbir zaman gö­remezsin...»[97] buyruğu ve «Hiçbir insan yoktur ki Allah'ın onun ile (doğrudan doğruya) konuşması olsun; ancak vahy ile yahut perde ar­kasından...»[98]

Ehl-i Sünnet, Allah-u Teâlâ'nın «hiçbir göz onu ihata ve idrâk ede­mez» kelâmında ru'yetin isbatına delil olduğunu görüp diyorlar ki, âyet-i celîle ru'yeti değil, ancak idrâki nefy ediyor; çünkü idrâkta ihata mâ­nâsı vardır. Allah-u Teâlâ hudud, yön ve taraflardan münezzehtir.[99] Allah-u Teâlâ'nın Musa aleyhisselâm'a «Beni hiçbir zaman göremez­sin» buyruğu Musa aleyhisselâman «Rabbim cemâlini bana göster, sana bakayım» diye münacaatta bulunduğu zaman vuku bulmuştur.[100] Bunun anlamı Musa aleyhisselâm dünyada Allah'ı hiçbir zaman göremez de­mektir. Sonra Musa (a.s.) eğer, rûyetullahın, Allah'ın çocuk edinmesi veya bir ortak edinmesinin müstahil olduğu gibi Allah'ın görülmesinin müstahil olduğunu bilseydi Allah'tan bunu istemezdi. Zira peygamber­lik makamına nasıl yaraşır ki Allah'ın azamet ve celâline lâyık olma­yanı Allah'tan istesin. Musa (a.s,)'m bu sorusu küfür derecesine ula­şacak bir cehalet olurdu ve Allah-u Teâlâ bundan başka yerde Adem (a.s.)'a sitem, Nuh (a.s.)'ı nehy ettiği gibi Musa aieyhisselâmı da nehy eder ve ona sitem ederdi. Fakat Allah-u Teâlâ Musa (a.s.)'ı nehy et­medi ve bunun için ona sitem de etmedi. Ancak ru'yetin vukuu için da­ğın yerinde durmasını şart koşarak «Eğer o yerinde durursa sen de beni görürsün» buyurdu.[101]

Dağın yerinde durması hattı zatında mümkün olan bir şeydir. Müm­kün olana şart koşulan şey de mümkün olur. Gerçekten dağ sarsıldı, yer ile bir oldu. «Nihayet Rabbi, o dağa tecellî edince, onu yer ile bir etti. Musa da bayılarak yere düştü..»[102] Bu husus Allah-u Teâlâ'nın Musa (a.s.)'a dünyada hiçbir vakit kendisini göremiyeeeğini bildirmesi için vuku bulmuştur. Sonra, nasıl oluyor ki mu'teziîeler Allah'ın görül­mesinin mümkün olmadığını biliyor da, Allah'ın peygamberi bunu bil­miyor. Hiç peygamberlik sıfatına yakışır mı ki, mu'tezilelerin bildiği, Al­lah'ın emrinden olan bir işi Musa (a.s.) bilmesin.[103]

Evet bu parlak ve kuvvetli delillerdir ki, onları ehl-i sünnetten olan bilginler Allah'ın görülmesinin caiz olduğunu ispat etmek için Kur'an-ı Kerîm'den hülâsa ederek bahsetmişlerdir. Kur'an-ı Kerîm'deki âyetlerin bu açık seçik tefsirleri muvacehesinde ehl-i sünnetin düşünce ve anlayı­şı kuvvet kazanmıştır. Mâturîdîler ve Eş'arilerden bütün ehl-i sünnet, Allah-u Teâlâ'nın görülmesinin naklî delil ile vacip olduğuna, bu âyet­lerle delil getirilmesinde aralarında hiçbir ihtilâf yoktur. Ancak onların ihtilâf etmiş olduğu husus, Allah-u Teâlâ'nın görülmesinin aklen caiz olup olmamasıdır. İmam-ı Mâturîdî hiçbir tefsir yapmaksızın Allah-u Teâlâ'nm görülmesinin naklî delille vacip olduğunu savunmuştur.[104] Yani İmam-ı Mâturîdî diyor ki «biz, Allah-u Teâlâ'nm görülmesi ki­tap ve sünnetle vaciptir; fakat Allah-u Teâlâ'nm görülmesinin mümkün olduğuna delil ikame etmekten akıl âcizdir, diye îman ederiz.»

îmam-ı Eş'arî ise Aîlah-u Teâlâ'nın görülmesinin eaiz olduğuna dair aklî delil ikame edilmesinin mümkün olduğu görüşünü benimser. İmam-ı Eş'a.rî'nin keîâmcılann «vücud delili» diye isim verdikleri meşhur delili vardır ki şöyle hülâsa etmemiz mümkün olur : «Dünyada görmenin mümkün olması varlıktan doğar, başka bir şeyden değil. Allah-u Teâlâ vardır öyle ise görülmesi de caizdir. Dünyada görülenlerin görülmesi­nin başka birşeyden değil, var olmalarından ötürü caiz olduğu hususu­na gelince bunun delili şöyle ifade edilir : Biz cevher ve arazlardan ha-kikatları bir birine muhtelif olan eşyayı görürüz. Bu görmeyi doğrula­yan husus eşyadaki birbirlerine uygun olmayan şeyin olması caiz değil­dir. Çünkü bu, bir hüküm için iki muhtelif illetin bulunması neticesini doğurur. Bu ise ilk düşünüşte akıl tarafından red edilir. Öyle ise bu birbirlerine muhtelif olan hakikatlar arasında müşterek bir sıfat icat etmemiz gerekir ki, onu görelim ve ona istinaden bu görüşün caiz oldu­ğunu söyliyeyim. Ta ki; illet, muttarid ve mün'akis olsun. Bu seyir ve taksimat gösteriyor ki, cevher ve arazlardan şu muhtelif hakikatlerin arasında «var olma» ve hadis olmadan başka müşterek vasıfları yok­tur. Çünkü hudus yokluktan sonra «var olma»dan ibarettir. Yokluğun ise hükme hiç tesiri yoktur. Hudus sahih olmayınca geriye ancak vü­cud kalır. Vücud ise şahid ile gaib arasında müşterektir. Allah-u Teâlâ'-nm vücud sıfatı kendisinin görülmesinin sahih olması için bir illeti sa-lihadır. İllet hasıl olduğu vakitte hükmün hasıl olması kaçınılmazdır.

Öyle ise, Allah-u Teâlâ'nın görülmesinin caiz ve sahih olduğunu söyle­mek vaciptir.»[105]

Eş'arî mezhebinden olanların —Eş'arî'ye muhalefet eden Fahruddin-i Razi müstesna— tümü bu delili benimseyip, bu hususta Fahruddîn Râzî'-nin Ebu Mensur Mâturîdî'nin tarafına geçtiğini ve onunla birlikte tef-sirsiz olarak Allah-u Teâlâ'nın görülmesinin naklî delille vacip olduğu­na inandığını ilân ettiler.[106]

Fahreddin Râzî'nin îmam-ı Eş'arî'den ve bütün Eş'arîlerden ayrı­lıp bu görüşte îmam-ı Mâturîdî'ye katıldığı gibi, Mâturîdî mezhebinden olanların hepsinin bu konuda, yani Allah-u Teâlâ'nın aklen görülmesi­nin caiz olduğu babında Eş'arî'nin öne sürdüğü delili benimseyerek Mâ-turîdî'den ayrılıp Eş'arî'ye katıldıkları görülmektedir.[107]

İşte bu, ehl-i sünnetteki iki mezhep arasında fer'i mes'elelerde vuku bulan ihtilâfları ihtiva eden bazı Örneklerdir.[108] Bu ihtilâflar, bize açık seçik olarak iki mezhep arasındaki fikir ve düşünce birliğini ortadan kaldırmadığını gösteriyor. Gerçekten görüyoruz ki, Mâturîdî mezhebin­den olanlar bazen kendi imamlarına muhalefet edip Eş'arî'nin görüşünü teyid ederek ona yardım ediyorlar. Tıpkı Eş'arîlerden imamlarına mu­halefet edip Mâturîdî'nin reyini benimsiyen bilginleri gördüğümüz gibi. Bu gibi feri mes'elelerde vuku bulan ihtilâfları verecek olduğumuz bir. hükme senet ve delil olarak göstermek suretiyle Mâturîdîyye mezhebinin Mu'tezileye, Eş'arî mezhebine nazaran daha yakındır demek doğru ol­maz. Biz eğer bu gidişi benimsemiş olsaydık, îmam Fahreddin Râzî gibi Eş'arî mezhebinden olan âlimleri ehl-i sünnet dairesinden çıkarıp Mu'-tezile bilginleri arasına koymamız gerekirdi. Çünkü Razi bazen Mu'tezîle'nin öne sürdüğü fikirleri benimsiyerek o kadar ileri gidiyor ki bir

çok mes'elelerde Mu'tezilelerin itiraz ettikleri hususları İmam-ı Eş'arî ve ona tâbi olanların aleyhinde kullanıyor.

Razi'nin Mu'teziîe ile bulunduğu düşünce birliğinde uzun bir mesa­fe kat'etmesine rağmen ehl-i sünnet camiası içinde kalmıştır. Çünkü o ehl-i sünnet ve'l cemaatın benimsemiş olduğu itikadı esaslardaki nıeba-dînin dışına çıkmamıştır. Esasen ehl-i sünnet bilginleri arasında nazarı itibare alman hususlar furuatta değil bilâkis usul ve rnebadidedir. îbn-i Subhi «Şerh-u Akideti îbni'l - Hacib» ismindeki eserinde şöyle diyor : «Şu hususun bilinmesi gerekir ki, ehl-i sünnet ve'l cemaatin hepsi va­cip, caiz ve müstahil olan hususlarda, bir inanç üzerine ittifak etmiş­lerdir. Her nekadar bu hususa ulaştıracak olan sistem ve mebadide ih­tilâf etmişlerse de, sonuç olarak uzun bir inceleme neticesinde diyebi­liriz ki, ehl-i sünnet üç grup olarak ortaya çıkmıştır :

1- Hadis ehli : Bunların benimsedikleri mebde'ler, nakli deliller­dir ki onlar da kitap, sünnet ve icma-ı ümmettir.

2- Re'y ve aklî delilleri benimseyenlerdir ki, onlar da, Eş'arîler ve Mâturîdî'lerdir. Eş'arîlerm imamı Ebu'l Hasan el-Eş'arî'dir. Mâturîdî-lerin imamı ise Ebû Mensur el-Mâturîdî'dir. Bunlar aklî olan mebde'ler-de, naklî delile dayanan her meselede ittifak halindedirler. Naklî delil-lerdeki mebde'lerinde akim caiz olduğunu idrâk ettiği hususta; aklın caiz olduğunu idrâk edemediği mes'elelerde aklî ve nakli delillerde iktifa et­mişlerdir. Bazı mes'eleler hariç bütün itikada ait mes'elelerde görüş bir­liğine varmışlardır.[109]


En son mavera tarafından 17.11.11, 11:54 tarihinde düzenlendi, toplamda 3 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: İmam Matüridi: Tevhid
MesajGönderilme zamanı: 17.11.11, 11:20 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 17.01.09, 20:24
Mesajlar: 55
3- Kitab'ut Tevhîd'in ihtiva ettiği hususların incelenmesi:

A) İmam-ı Mâturîdî Kitab'ut - Tevhîd'in bir bölümü ile taklidin ip­tali hakkında müsamahalı davranıp kolaylık gösteriyor. O, bununla ehl-i sünnetle Mu'tezîle arasında varılan taklidin fasid ve bâtıl olduğu hak­kındaki icmam dışına çıkmış olmaz. îmam-ı Eş'arî ve ona tâbi olan Eş'arîler mukallidin tekfirine kadar ileri gittiler. Çünkü Eş'arîler ima­nın sıhhatma îmanın, deliller ile kaim olmasını şart koştular. Hatta Eş'arîler şu görüşü ortaya atıyorlar : «Bir şahsın müslüman olması bulûğ çağından sonra tasdik edici değil, şek'edici olmadıkça sahîh olmaz.»[110] Tabiidir ki, burada sekten murad şekkin kendisi değildir. Bi­lâkis gek'ten murad insanda yaradılış itibarı ile bulunan fikirlerden şahsı temizlemektir. Ta ki delillere bakıp düşünmek sureti ile hakkı ka­bul etsin. îman için kullandığı delilleri kullanabilmek için her müslüma-nm bulûğ çağma yaklaştığı veya bulûğ çağından evvel fikri düşünme ve delilleri kullanmağa yetenek elde etmek için yetiştirilmesi gerekir. Tabi bu hususlara müslümanm gücü yettiği vakitte...

îbn-i Hazm diyor ki: «Muhammed Bin Cerîr et-Taberî ve es-Sım-nânî hariç olmak üzere Eş'arî'Ierin hepsi kişi ancak delillerle müslüman olabileceği ve delilsiz müslüman olamıyacağı görüşünü savundular. Ta-berî diyor ki; erkeklerden ve kadınlardan kim ki bulûğ çağma'ulaşır veya kadınlardan adet halini görme çağma ulaşır da Allah-u Teâlâ'yı bütün sıfatları ve isimleri ile istidlal yolu ile bilmezse o kimse kâfirdir, malı ve kanı helâldir.

Ve yine Taberî; erkek veya kız çocuğu yedi yaşma girdiği vakit onları öğretime tâbi tutup Allah-u Teâlâ'nın bütün isimlerini ve sıfat­larım delillerle anlıyabilmeleri için yetiştirilmeleri vacibtir, diyor. Eş'arî-ler de, bu hususların ancak bulûğ çağından sonra gerektiğini söylüyor­lar.[111] Mu'tesiîelerin taklidi iptal etme hakkındaki sözleri, îmam-ı Mâtu­rîdî'nin Kitab'ut - Tevhîd adındaki eserinde ileri sürdüğü görüşlerin dı­şına çıkmıyor. Mu'tezile'den olan ve 415 H. / 1024 M. yılında yani Mâ­turîdî'nin vefatından seksen sekiz sene sonra vefat eden kadı Abdülceb-bâr, Mâturîdî'nin söylediğinden başka bir şey dememiştir. İkisinin ara­sındaki ihtilâf sırf ibarede görülmektedir. Delillerin kullanılmasına ge­lince, ikisinin de delil kullanma tarzı birdir.

îmam-ı Mâturîdî Kitab'ut - Tevhîd adındaki eserinin ilk bölümünde şöyle diyor : Biz, insanları dinî konulardaki inançlarında muhtelif mez­heplere bölünmüş ve bu bölünmelerine rağmen bir kelime üzerinde it­tifak etmiş olduklarını görüyoruz. Birinin benimsediği görüş, hak ve ger­çek ise, diğerininki gerçek dışı ve bâtıl olur. Bununla beraber hepsinin taklid edilen selefleri bulunduğu hususunda ittifak halinde oldukları gö­rülmektedir. Öyle ise taklid eden kişinin mazur olmadığı sabit olmuş­tur. Çünkü; kendisi gibi mukallîd olan, kendi görüşünün zıddı iddiasın­da da isabetli olabilir ki, bunlara bakıldığında sayılarının çoğalmasın­dan başka bir şey olmadığı görülür. Ancak, ne var ki, son sözü söyle­me hakkına sahip olan birisinin öne sürdüğü hükmün hak olduğunu bil­direcek ve hakka isabet ettiğini vicdanlı kimseye kabullendirecek aklî bir delili bulunan, müstesna. Kim ki incelenmesi gereken hususu, dinî esaslara dayanarak incelerse hakka isabet etmiş olur. Bunlardan her birinin Peygamber Aleyhisselâmm inandığı hususun hak ve gerçek ol­duğunu bilmesi gerekmektedir...[112]

Gazi Abdül Cebbar «Muğni» adındaki kitabında taklidin fasid ve bâtıl olduğunu beyan etmek için açmış olduğu bölümde şöyle diyor : «Şunu iyi bil ki, taklid etmenin caiz olduğunu söylemek inşam bir za­rureti inkâr etmeye götürür. Çünkü cisimlerin kadîm olduğunu söyle­yenleri taklid etmek, bunların hadis olduğunu söyleyeni taklid etmek­ten daha evlâ ve üstün değildir. Öyle ise cisimlerin hem kadim hem hadis olduğuna inanması gerektir ki bu mümkün değildir. Veya her iki inancın dışına çıkması vacip olur ki bu da mümkün değildir. Diğer mez­hepler hakkındaki söa de aynı böyledir... Kişinin "ben bu husustaki inançta çoğunluğu taklid ederim" demesine hakkı yoktur. Çünkü bazan hakka isabet eden bir olur, yalnız kalır; hakka isabet etmeyip bâtıla saplananların hepsi çoğunluğu teşkil eder. Öyle ise kişinin bu yoldan başka bir yolla hakkı öğrenmesi vaciptir...»[113]

İki şahıs arasındaki şu ittifak Mâturîdî'nin Mu'tezîle mezhebinin imamının tesiri altında kalmasına hiç delâlet eder mi? Biz Gazi Abdül Cebbar'm bu mes'elede İmam-i Mâturîdî'nin tesiri altında kalmasını uzak görmüyoruz. Gerçekten biz biliyoruz ki Gazi Abdül Cebbar Mu'~ tezile mezhebine tâbi olmazdan önce Eş'arî mezhebinde ve ehl-i sünnet itikadı üzere yetişmiştir.[114] Ve yine bilyoruz ki îmam-ı Eş'arî her ne kadar taklidi zem etmiş ise de kendisinden bu deliller gibi deliller nak-lolunmamiştır.[115] Nitekim kendisinden sonra gelen Gazi Abdül Cebbar­da ve imam-ı Mâturîdî'de bu delilleri görüyoruz.

Taklid'in bâtıl ve aklen redaouınması şer'e de uygundur. Çünkü taklid, şeriatta de zem oîunnıuştUr, Allah-u Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'inde taklid ve taklid edeni zem ederek şöyle buyurmuştur : «... Biz ataları­mızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız.»[116] «Her Peygamber de ümmetine şöyle demiştir : «Atalarınızı, üzerinde buldu­ğunuz dinden daha doğrusunu si2e getirdimse de mi? (bunu kabul et-miyeceksiniz...)»'[117] «... ya ataları foir şey anhyamaz ve doğruyu seçemez idiseier de rni? (ona uyacaklar),»[118] yine şöyle diyecekler: «Ey Rab-bimiz! Doğrusu bizler, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler.»[119] Kur'îm.j Kerînı'de bu âyetlerden başka bu hususta bir çok âyetler varid olmuştur.[120]

Ve yine böylece Allah-u Teâlâ bizi delillere bakmaya teşvik ve ter-ğip buyurmuş, onlardan ibret alnımızı düşünüp imal-i fikretmemizi em­retmiştir.[121]Taklid ise ancak akim faydasını ve akıldan istifade edile­cek menfaati ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü akıl düşünmek ve imal-i fikredilmek iQin yaratılmıştır. Ziyasından istifade etmesi için eline kandil verilen kişinin, kandilin ışığım söndürüp karan­lıkta yürümesinden başka kötü ve çirkin bir iş olabilir mi?[122]

B) İmam-ı Mâturîdî kitabında Marifet hakkında bir görüş arze-diyor. Ve bize akıl, haber ve duyu organları vasıtası ile ulaşan bilgi­lerde, bizim ne ölçüde bilgi sahibi olduğumuzu ve hakka isabet etme öl­çüsünü münakaşa eder. Bu metod onun katında eşyanın hakikatlerini bilmeye dair yegâne yolumuzdur. Bizim, Marifete ulaşabilmek için bu yol­lardan birinden müstağni olmamız mümkün değildir. Çünkü Marifet­lere ulaşabilmek için bu yollardan birine başvurmak gerekir. Zira her yolun bir Marifetler grubu vardı t.

Biz, hisle lezzet almanı, acı ve keder duyulanı, bakî ve fânî olanı anlar ve biliriz. His ile elde edilen marifeti inkâr eden herkes, kendini beğenmiş inatçı bir kimsedir. Onunla münazara etmek doğru değildir.

Çünkü o, kendisinin bizzat öğrendiği ve bildiği şeyi inkâr ediyor. Ona vurmak veya bir tarafını kesmekle acı vermemiz kâfidir ki bu şiddetli acı ile acı duyduğunu bilsin. Biz böylece ona kendisi gibi inatla muka­bele etmiş, duyduğu elemi, hissettiği acıyı inkâr etmiş oluruz. Tâ ki daha şiddetli azaba düşsün, bocalayıp kalsın ve içinde gizlenmiş oldu­ğu perdeyi yırtıp atsın.[123]

Haber'e gelince —veya bu asrın deyimi ile başkasının şahadetine gelince— bu kendi isimlerimizi, soy ve sopumuzu ve bütün eşyanın isimlerini bilmekte bize vesile oluyor. Tıpkı haberle geçmiş zamanlarda vukubulan olayları, uzak beldeleri, yararlı ve zararlı olanları ve haya­tımızda bizzat müşahade etmek suretiyle görüp de bilemediğimiz her şeyi bildiğimiz gibi.

İmam-ı Mâturîdî, haberin iki çeşidi arasını ayırd eder. Bunlardan birincisi Mütevatir haberdir ki, onun doğru olduğunu tesbit etmek için ona bakmak ve incelemek gerekir. îkincisi, Peygamberlerin verdikleri haberlerdir ki kendilerinin doğruluğuna açıkça delâlet eden âyetler, on­larda bulunduğu için onların verdikleri haberlerden daha doğru, daha gerçek bir haber yoktur. Çünkü kalbin Mutmain olduğu haber, doğru ve açık-seçik olması bakımından Peygamberleri (a.s.) haberlerinden ba§ka bir haber yoktur. Bizim marifetlerden beyan ettiğimiz hususla­rı inkâr edenler aklen münkir ve inatçı kimselerdir. Bunun içindir ki Peygamberlerin haberlerini inkâr eden kimseye inatçı, kibirli kimse de­mek daha doğru ve lâyıktır.[124]

Bakmak suretiyle inceleme ise, bu sözü kabul etmek gerekir. Çün­kü haber ve hisle elde edilen ilim hakkında hüküm verecek olduğumuz hususta o, hâkim rol oynamaktadır. Bu ise duyulardan uzak olan veya­hut da duyulara hoşluk veren şeylerde olur. Haber ile bilinen hususun kendisinde yanlışlık olup olmadığı ihtimali bulunan çeşittendir. Sonra Peygamberlerin tebliğ ettikleri, âyetlerle, sihirbazların öne sürdükleri bügiler ve başkalarının empoze ettikleri ilimlerin arasını ayırd etmek lâzımdır...[125]

Biz, bakmakla kadîm olanı bilip onu hadis olandan ayırd ettiğimiz gibi mahlûkatta bulunan hikmeti ve kendisini yaratana delâlet edecek hususları nıahlûkata ve mahiyetine bakmak suretiyle bilip öğreniriz. Bunların hepsi kendisini bilmeye ancak bakmakla varılan hususlardır... Tabii bunlar akla kullanıp eşyaya bakmak suretiyle elde edilir.[126]

Biz, Mütekellimlerden birinin Mâturîdî'den önce Marifet hakkında nazariye öne süren bir bilgin görmedik.[127]Nitekim Mâturîdî'den sonra hiç bir kelâmcı görmüyoruz ki telif ettikleri eserlerin mukaddimesi raarifetden hâlî kalsm.[128] Güya îmam-ı Mâturîdî, kelâm bilginlerine, ken­disinden sonra bir yol bırakmış ve bunlar da eserlerinin mukaddimele­rinde marifetten bahsetmişler ve bizim bilgilerimizin değer kıymetini münakaşa etmişler de, Mâturîdî'nin bırakmış oldukları yoldan yürüyüp gitmişler.

C) Biz, Kitab'üt - Tevhîd'de Öyle deliller görüyoruz ki, Mâturîdî bunlarla cisimlerin hadis olduğunu ispat ediyor. Bu delillerin, Mu'tezüe-lerin özellikle Mâturîdî'den tahminen bir asır önce gelen İbrahim Bin Seyyar en-Nezzâm'm öne sürdükleri delillerin aynı olduğunu görürüz. İmanı-ı Mâturîdî, Mu'tezîle ile fazla ters düşmüyor. Ancak îmam-ı Mâ-turidî, cisimlerin veya cevherlerin veya maddelerin —onları tercih ve on­lara verdiği isimler gibi— hadis olduğunu ispatta delil olarak habere daha geniş bir yer veriyor.

Maddeler, bizim eşyanın hakikatlerini bilmeye yol olarak gösterdi­ği, akıl, his ve haberin şahadeti ile hadistir (diyor îmam-ı Mâturîdî). Habere gelince : Gerçekten AUah-u Teâlâ her şeyi yaratanın kendisi olduğunu haber veriyor.[129]

Göklerin ve yerin yaratıcısı[130] kendisinin olduğunu ve göklerde ve yerde olanların sahip ve mâliki bulunduğunu haber veriyor.[131] Hisse ge­lince; biz, varlıkları kendilerine olan ihtiyaç ve zarurete binaen hisse­deriz. Zaruret ve ihtiyaç kendilerinden başkasına ihtiyaç duyuran hu­suslardır. Böyle olan her şey hadistir. Çünkü başkasından müstağni olmak, kadîm olmanın şartıdır. Çünkü kadîm olan kıdem sıfatıyla baş­kasından müstağnidir. Biz, varlıklar bozuldukları vakitte bozulan kıs­mının düzeltilmesi için başkasına muhtaç olduğunu ve her ne kadar ke­mâl ve kuvvet halinde olsa dahi kendisindeki noksanlığı gidermekten âciz; olduğunu hissederiz, anlarız. Ve birbirlerine benzemiyen, zıd olan tabiatlarının bir arada bulunmasına icbar edecek kimseye muhtaç oldu­ğunu da hissederiz. Ve yine hissederiz ki, varlıklar cüz ve parçalarının arasını uyumlu kılmaya kadir olan bir varlığa muhtaç olduğunu, hal değiştirdiğini ve dolaya* ile fânî olarak yok olup gittiğini hissediyo­ruz, îşte böyle olan her varlığın ve her şeyin kendiliğinden var olması caiz değildir. Bu hal de onun hadis olmasına en büyük delildir.'[132]

îmam-ı Mâturîdî'nin cisimlerin hadis olduğunu ispat etmekte ele aldığı aklî deliller, kelâmcılar katında meşhur olan kaideye mebnidir ki, cisimler hâdiselerden hâlî kalmaz ve hâdiselerden hâlî kalmıyan her şey hadistir kaidesinden ibarettir.

Cisimler, hareketten, durmaktan, toplanma veya ayrılmaktan, te­miz veya pis olmaktan, güzel veya çirkin, fazla veya noksan olmaktan hali kalmaz. Bu saydıklarımız, his ve akıl ile biliniyor ki, hâdisdirler. Çünkü birbirine zad olan iki şey bir arada cem olmaz. Öyle ise teselsül, yani birbiri ardınca geime sabit olur. Bu hususta da hadis olmaklık var­dır.[133] Böylece biz, yazıcısız yazının meydana geleceğini bilemeyiz. İki şeyin birbirinden ayrılması, ancak onları ayıran bir varlığın bulunması ile olur. İçtima, sükûn ve hareket te böyledir. Öyle ise âlemin tümünde, bu hususların bulunması gerekir. Zira âlem birbiriyle kaynaşmış, birbi­rinden ayrılmış durumdadır. Hattâ âlemin uyumlu halde bulunması şa­şılacak şeylerin en büyüğüdür. Âlemin kendiliğinden toplanması ve ay­rılmasının mümkün olmayıp, bunların başkası ile vnkubulması daha gerçek ve doğrudur. Sonra yazı ve teliften görünen her şey, kendisini meydana getirenden daha hadis1 olur (yani yazıyı yazan sonradan var olmuş ve yok olmaya mahkûm olduğu için hadistir, fakat yazılan yasa, yazandan daha sonra varolup, daha çabuk yok olur). Bütün âlem de bunun gibidir. Çünkü âlemde yukarıda zikrettiğimiz anlamların hepsi vardır.[134]

imam Mâturîdî'nin his ve akıldan alıp öne sürdüğü bu delillerin aynını 231 H. / 845 M. yılında yani Mâturîdî'nin âhirete îrtihalinden takrîben bir asır önce vefat eden İbrahim bin Seyyâd en-Nezzâm adındaki Mu'tezile mezhebinden olan bir âlimin ele aldığını görüyoruz, ibrahim bin Seyyar en-Nezzâm, tıpkı kendisinden sonra gelen İmam-ı Mâturî-dî'nin yaptığı gibi cisimlerin tamamen hadis olduğuna dair saraheten bu delilleri öne sürüyor. Kitab'ül - İntişarda şunları okuyoruz : «İbra­him en-Nezzâm diyor ki, ben sıcağın soğuğa zıd olduğunu, bu iki zıd olanın bir yerde toplanmadığını, her ikisinin bizzat bir arada bulunma­sının mümkün olmadığım gördüm; kendi vücudumda onların içtima et­tiğini bilince, anladım ki, bunları bir arada toplayan bir varlığın ve bunların kendi tabiat ve durumlarının hilâfına olarak bir arada top­lanmasına icbar eden bir kuvvet vardır. Üzerinde cebir ve men'e carî olan her şey zayıftır. Onun za'fiyeti ve kendisine başkasından gelen etki ve icbar, onun hadis olduğunun ve kendisini yoktan var eden, yara­tan ve hiç bir şey'in kendisine benzemeyen bir kuvvetin varlığının en büyük delilidir. Çünkü hadis olduğuna delâlet etmekte kendisine ben­zetilen her hükme, hadis olduğu hükmü verilir. Bütün bunları meydana getiren kuvvet âlemlerin Rabbi olan Cenab-ı Allah'tır. Allah'tan gayri, yani insanlar tarafnıdan iki zıd olan su ile ateşin, toprak île havanın bir yere cem'i ise, bu da eşyanın hadis olmasına bir delildir. Ancak ne var ki, onu meydana getiren, kendisini zıddı ile cem'eden insan değil­dir. Çünkü insanın üzerine, kendisinin meydana getirdiği şeye icra et­tiği cebir sistemi tatbik olunur. Bu eşyayı meydana getiren, ve eşyaya benzeyen insanı vareden, kendisine hiç bir şeyin benzemediği Allah'tır. «O'nun misli gibi (O'na benzer) hiç bir şey yoktur.»[135]

ibrahim en-Nezzâm bazen bu delilleri nıaniviyye mezhebinin görüş­lerini çürütme babında kullanıyor. Maniviyye mezhebi bâtıl fikirlerini şu sözleri ile yaymaya çalıştılar : «Işık ve karanlık âlemin aslıdır. Ken­di zatları bakımından birbirlerine zıd ve muhalif olmalarına rağmen fiillerinde imtizaç etmişlerdir.» Kitab'ül - întisâr'da şunları okuyoruz: «İbrahim en-Nezzâm muhaliflerine şöyle diyor : Aydınlıkla karanlık, sizin vasfettiğinis hal üzere oldukları vakitte kendilerinden meydana gelmek suretiyle nasıl birbiriyle içtima ve imtizaç ediyorlar? Bunların üstünde kendilerini bulundukları hâli almaya cebreden, bir arada topla­yan, amellerinden meneden bir kuvvet olmadıkça, bu tıpkı tabiatında yuvarlanma bulunan taşın yuvarlanmasını meneden ve yaradılışında akı­cı vasfı bulunan suyun akmasını meneden bir kuvvetin olduğu gibi tezahür eder. Bilâkis aydınlık ile karanlık sizin sözünüze göre ziyadesiyle birbirine zıd ve ayrı olmaları gerekirdi. İbrahim, iddia ediyor ki eşyayı yaratan bir yaratıcı, ona yön veren bir müdebbir (idare eden) vardır ki onu dilediği gibi olmaya mecbur kıldı, istediği şekil üzere bulundur­du. Eşyadan dilediğüıi bir arada topladı; dilediğini de ayrı ayrı kıldı.[136] Kitab'ül - Intisar'm başka bir yerinde de şu satırları okuyoruz : «ibra­him en-Nezzâm, hakikaten şu iddiada bulunuyor : Gerçekten Allah-u Teâlâ, birbirleriyle zıd olan eşyayı bir arada toplanmaya mecbur kıldı ki bu eşya kendi cevherleriyle bulundukları hâl üzere bırakılmış olsalar­dı bir arada imtizaç edemezlerdi. Ama kendilerinde bulunan birbirleri­ne zıd hallerden uzaklaştırılıp içtimaya mecbur kılındıklarında bir arada bulunmayı kabullenmeye mecbur oldular. Çünkü bunların asil madde­lerinde ve gelişmelerinde cebir halinde imtizaç ve içtima etme vardır. Tıpkı bulundukları halde serbest bırakıldıkları takdirde cevherlerinde ve hallerinde birbirlerine zıddiyetleri olduğu gibi... Bu görüş öyle bir görüş ki; insanların çoğu İbrahim en-Nezzâm'm görüşüne katılıyorlar. Bu me­sele gizli-kapalı değil, açık ve seçik bir mes'eledir.»[137]

Hayyât'm, Nezzâm'dan naklettiği ve Mu'tezileden olanların çoğun­luğu Üe beraber bulunduğu bu görüşlerdir ki, biz bunları, bu beyandan sonra Mâturîdî'nin Kitâb'üt - Tevhîd'inde mütereddid olarak zikrettiğini görüyoruz. Bunların hepsi Mu'tezîle ile Mecûsîler, dinsizler ve putperest­lerden islâm âleminde yayılmış olan diğer dinler arasındaki münazara­ların meyvesidir. Hiç şüphe yoktur ki, bu münazaralar, kelâm ilmini zen-ğinieştirmiş ve gelişmesine katkıda bulunmuştur. Gördüğümüz gibi bu münazaralar ehl-i sünnet üzerinde çok büyük bir tesir bırakmıştır.

D) îmam-ı Mâturîdî, cisimlerin hadis olmasında kullandığı delil­leri Allah'ın varlığını ispat etmekte de öne sürüyor. Şöyle ki: Cisimler kendi kendileriyle bizzat içtima edemeyip, birbirlerinden ayrılamadıkları ve cisimlerin kuvvetli ve kemâl hallerinde kendilerine arız olan bir yıp­ranma ve çökmeyi ıslâh etmeye kadir olmadıkları vakit ve bunların ta­biatlarında birbirlerine karşı zıddiyet bulunduğundan kendi kendileriyle içtima edememektedirler. Bunların tabiatlarına aykırı olarak bir durum almaları için muhakkak bunları cebreden bir kuvvetin bulunması gere­kir. Bu haller böyle olduğu zaman sabit olur ki, bunların tümünü mey­dana getiren, Âlim ve Hâkim olan Allah'dır.[138]

îmanı-ı Mâturîdî'nin başka bir delili vardır ki; o delilde Eş'arî ile beraber ittifak etmişlerdir. Delil, Tegayyür (değişme) fikrine mebnîdir. Şöyle ki : Âlem, kendisinde bulunan dirilik, ölüm, ayrılık, içtima, kü­çüklük, büyüme, pislik ve temizlik gibi muhtelif durumlarla değişmek­tedir. Âlem, devamlı olarak meydana gelen değişiklik hallerine girer. Eşyanın kendi kendine değişik hâl alması mümkün ve caiz değildir. Yoksa boya vurmazdan, elbisenin boyasının kendiliğinden değişmesi, geminin bulunduğu hâli, kendisinin alması caiz olurdu. Geminin kendi­liğinden bulunduğu hâle girmesi mümkün olmayıp onu meydana geti­ren birisinin bulunması muhakkak lâzım geldiği ve elbisenin renk de­ğiştirmesi için boyacının onu boyaması gerektiği gibi, âlemin hâlden hâle geçmesi, durum değiştirebilmesi için de bunlara kadir olan bir kud­ret sahibine muhtaçtır ki o da Allah-u Teâlâ'dır.[139]

Bu delilin aynını îmam-ı Eş'arî'nin ifadelerinde buluruz. Eş'arî'nin Kitâb'üî - Lema' adındaki eserinde şu hususları okuyoruz : «Mahlûka-tın bir yaratıcısı olduğunu açıkça bildiren hususlardan biri de, Pamuğun kendiliğinden ipliğe dönüşmesi, sonradan da bir sanatkârın, bir doku­yanın rolü olmaksızın kendiliğinden kumaş olması ve o kumaştan da bir elbise olması mümkün ve caiz değildir. Bir miktar pamuk temin eden ve sonra onun iplik olmasını, sonra ipliğin ustasız ve dokuyucusuz bir kumaş, bir elbise olmasını bekliyen kişide akıl bulunmaz ve cehalet der­yasına dalmış olur. Yine bir arsaya varıp alan, içinde bir bina görmiyen kişinin toprağın, kendiliğinden tuğla olmasını ve ustasız birbiri üstüne yığılmasını ve böylece bir evin meydana gelmesini bekliyen kişi de ca­hilin tâ kendisidir. Bir meni damlasının pıhtılaşmış kan olması, sonra et parçası olması, sonra et ve kan ve kemikten, akıllara hayranlık ve­recek şekle girmesinin meni damlasını yaratan ve onu hâlden hâle nak­leden bir yaratıcının varlığına delâlet etmesi, elbetteki gerekir.[140]

Sonra îmam-ı Mâturîdî, başka bir delil kullanıyor ki, bu delili; ken­disinden önce geçen Kelâmcılar veya feylesoflardan birinin kullandığım görmüyoruz. îmam-ı Mâturîdî, âlemde şerrin bulunduğunu şu delille is-bat ediyor : Âlem, kendiliğinden var olmamıştır, bilâkis âlemi yaratan vardır. Eğer âlem yaratıcısız olarak kendiliğinden var olmuş olsaydı, âlemde şer bulunmazdı. Çünkü, varlığı kendisinden olan, kendisi için hâllerden en güzelinden, vakıtlardan en iyisinden, sıfatlardan en hayırlı ve bahtiyar sıfatlardan başkasına rıza göstermezdi. Binaenaleyh, böy­lece kendiliğinden var olmıyan âlemde şerrin bulunması sabit olmuş olur.[141]

Ne gariptir ki, îmam-ı Mâturîdî şerri, delil olarak Allah'ın varlığım ispatta kullanmıştır. Çünkü biz, feylesofların, Allah-u Teâlâ'nm varlığı­nı ispat etmek için ele aldıkları delilleri en yüksek fikirden olmasını ter­cih ettiklerini görüyoruz. Meselâ, Eflâtun, Allah'ın varlığını ispat et­mekte iyilik ve güzellik fikrini esas olarak ele alıyor. Allah, Eflâtun'a göre, eşyada güzelliği ayird eden bir illettir. Her «iyilik» ve «güzel»-in illeti Allah'tır. Eflâtun böyle diyor. Aristo ise, «nizam» ve «gaye» fikirlerini tercih ediyor. Her nekadar bu ikisini Allah'ın varlığının is­patında delil olarak sarahaten kullanmıyorsa da; bu iki fikri şiddetli ve hararetli olarak müdafaa etmesi, şu hususu öne sürdüğünü teyid ediyor : Tabiatta nizamın başlaması ve tabiatm açık seçik olarak son bulma hali mümkün değildir ki tabiatın kendi fiilinden olsun. Bu iki hal ancak nizamı talep eden ve tabiatın son bulmasını taakkul eden akılın fiilidir. Böylece tabiat kendisini taakkul eden akü ile meydana gelmiştir.

E) İmam-ı Mâturîdî, Allah-" Teâlâ'nm birliğini ispat etmekte Eş'arî gibi Kur'an-i Kerîm'den alman ve temamı' delili[142] olarak isim verilen delille iktifa etmiyor. Kur'an-ı Kerîm'de temânu' delilini ifade eden şu âyet-i celîleler varid olmuştur : «(Ey Resulüm, müşrikler hak­kında) de ki "Allah'la beraber dedikleri gibi ilâhlar olaydı, o takdirde bu ilâhlar Arş'm sahibine (Allah'a üstün gelmek için) muhakkak ki bir yol ararlar idi (O'nunla çarpışırlardı)"[143], "Eğer yer ile- gökte Al­lah'tan başka ilâhlar olsa idi, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar, yok olurdu..."'[144], "Allah, hiç evlât edilmemiştir, beraberinde bir ilâh1 da yoktur. Eğer müşriklerin dediği gibi, Allah ile beraber bir takım ilâhlar olaydı, o takdirde her ilâh kendi yarattığını götürür, tek başla­rına kalarak aralarında ayrılıklar baş gösterir ve bir kısmı diğerlerine üstün gelirdi. (Bu çekişme ve savaşlar olmadığına göre Allah'ın eşi ve ortağı yoktur.) Allah, onların isnat ettiği şirk vasıflarından (ve bütün noksanlıklardan) münezzehtir."[145]....Yoksa Allah'a, onun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki; Allah, her geyi yaratandır. O birdir, herşeye galib ve hakîmdir."»[146]

Evet îmam-ı Mâturîdî bu âyet-i celilelerden alman temânu' delili ile iktifa etmeyip başka aklî deliller öne sürmüştür ki, onları hülâsa- ola­rak aşağıya alıyoruz. Eğer Allah bir olmamış olsa idi, âlem sonsuzlukla karşı karşıya kalmazdı. Çünkü Allah'tan başka birçok ilâhların bulun­ması caiz olsaydı bu takdirde ilâhlardan herbirine sonsuzluk isnat et­memiz mümkün olurdu; yine ilâhlardan her biri bir varlık olsa idi, ken­disini meydana getirenler hadis olmaktan berî olmazdı ve bütün âlem son bulma halinden çıkar ebedîleşirdi. Bu ise rnügahade ile bâtıldır.[147]

îmam-ı Mâturîdî'nin burada Allah'ın birliğini ispat etmek için ele alınan esas delillerden biri olarak âlemin son bulmasını ele alması fikri Aristo'nun ele aldığı fikrin ta kendisidir. Ne var ki Aristo bu delili îmam-ı Mâturîdî'nin kullandığı gibi kullanmadı. Bilâkis âlemin son bulacağını, Aristo yıldızların hareketlerini sağlayan müstakil kuvvetler vardır, de­diğinden Allah'a ortaklar koştuğu için şirk'e düşmüştür.

îmam-ı Mâturîdî şu görüşü öne sürüyor : Peygamberlerin kahhâr ve bir olan Allah'ı agık açığa beyan eden âyetlerle gelmeleri, Allah'ın vahdaniyyetine şahittir. Çünkü Allah'ın mülkünde kendisine ortağı bu­lunsa idi Peygamberleri âyetleri açıklamaktan men ederdi. Zira bu açık­lama ile Allah'ın ilâhlığı iptal olunduğu gibi kendisine ortak olanlar da ortadan kalkardı.[148]

Yine âlemin yaradılışında görülen sanatın inceliği ve âlemin bir sis­tem ve düzen üzere bulunması Allah'ın birliğine delildir.[149] Çünkü eğer Allah ile beraber ilâh olmuş olsa idi aralarında tedbir ve takdirde bü­yük ihtilâflar vuku bulur, göğün ve yerin takdirinde, Güneş'in, Ay'ın ve yıldızların seyrinde, gecenin, gündüzün ve saatlerin düzenlenmesinde ayrılıklar vuku bulurdu. Halbuki bunların hepsinin bir düzen üzere bu­lunması hepsinin tedbir ve takdirine hiç bir muhalifi, muarızı bulunma­yan hekim ve âlim olan tüm kâinatın idarecisi olan Allah-u Teâlâ'mn birliğine delâlet eder. Bunların hepsine Allah-u Teâlâ'mn : «Yedi göğü kat kat yaratan O'dur. O Rahmanin yarattığında hiç bir düzensizlik göremezsin...»[150] kavl-i celîli delâlet etmektedir.

F) Allah-u Teâlâ ilim, hayat, semi', basar, kelâm, kudret, irâde, tekvin, rahmet, rızık ve bunlardan başka zatî ve fiilî sıfatlardan ezelde zâtını vasfettiği her sıfatla ezelî olarak mevsuftur. Bu hususta zatî sı­fatlarla fiilî sıfatlar arasında hiçbir fark yoktur.

Bu sıfatlardan birinci gurupta bulunan yani ilim, hayat, semi', ba­sar, kelâm, kudret ve iradeden ibaret olan zatî sıfatlar hakkında ehl-i sünnet arasında hiçbir ihtilâf yoktur. Sünnet ehlinin hepsi bu sıfatla­rın sıfât-ı maânî olup kadîm ve Allah'ın zatı ile kaim olduğu ve bu sıfat­ların Allah'ın zatı olmadıkı gibi zatının gayri de olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir.

Dr, Mahmut Kasım (bu sıfatlar ne Allah'ın zatı ve ne de zatının gayrıdır) ibaresinde öyle bir çelişki vardır ki bunun kaldırılması müm­kün değildir, diyor.[151] Fakat allâme Aliyyu'l - Kârî, zihindeki varlıkla dıştaki varlığın arasını ayırd etmek sureti ile bu çelişkiyi ortadan kal­dırıyor ve diyor ki : «Bu sıfatlar zihindeki mefhum itibarı ile Allah'ın aynı değildir. Dıştaki varlık bakımından da Allah'ın gayri değildir. Çün­kü sıfatların anlamı zâtın anlamından başkadır. Ancak ne var ki bu sı­fatlar kâinattaki zuhuru itibarı ile birbirinden ayrılmaz.[152]

Sıfatlardan ikinci grubu teşkil edenler, yani tekvîn, rahmet, rızık ve diğerleri gibi fiil sıfatları hakkında, Eş'arî ve Mâturîdî mezheplerin­den olan kelâm bilginlerinden bazı muhakkikler, şu görüşü öne sürdü­ler : Bu mes'elede, sünnet ehlinden iki mezhep arasında çok büyük ihtilâf var. Çünkü Mâturîdîler, fiilî sıfatların, gerçek sıfatlar olup, ka­dîm ve Allah-u Teâlâ'nm zatı ile kaim olduğunu kabul ediyorlar. Oysaki Eş'arîler, bu sıfatların yani, sıfat-ı fi'liyye'nin, sırf nisbî ve hadis sıfat­lar olduğunu savunuyorlar.[153] Fakat; biz sonradan gelen, Gazâlî ve Bâ-killânî gibi zevatın öne sürdükleri görüşlerin ışığı altında, Eş'arîler ile Mâturîdîlerin görüşleri arasında bir mukayese yaptığımız zaman, bu mes'ele hakkında sünnet ehli arasındaki ihtilâfın genişliği daralmış ve taraftar bulamaz olduğunu görüyoruz. îmam-ı Mâtıırîdî, Kitâb'üt - Tev-hîd adındaki eserinde şöyle diyor :

«Allah-u Teâlâ mutlak olarak vasf olunduğu vakit, ezelde kendisi ile vasfolunmasi lâzım olan, ilim, fiil ve benzeri sıfatlarla vasfolunur. Ken­disinin vasfolunduğu sıfatla birlikte, bu sıfatların gerektirdiği, malûm, mukadder, murad ve mükevven (varolmuş) gibi sıfatlar zikredildiğinde de, o şeylerin yakıtlarının zikredilmesi lâzımdır ki, vasfın münderecatı­na giren eşyanın kadim oldukları zannma varılmasın.[154] Bu Bâkillânî'-nin kasd ettiği mânâdır ki, bu babda Bâkıllânî şöyle diyor : «Fiilî sıfat­lar ise, onlar, Allah'ın kendilerini yaratmazdan önce bulunan her sıfat­tır; her ne kadar Allah'ın bu sıfatlarla kendisini vasf etmesi kadim ise de.»[155]

îmanı Gazâlî'ye gelince, bu müşkülü halletmek için her nekadar Aristo'nun Öne sürdüğü fiil ve kuvvetin mânâlarını kullanıyorsa da, bu davranışı ile, îmam-ı Mâturîdî'nin kasdettiği mânânın dışına çıkmış ol­maz, îmam-ı Gazâlî diyor ki : «Rezzak ve Hâlık gibi fiil köklerinden alman isimlerle AUah-u Teâlâ'nm ezelde vasfolunması doğru olup olma­dığı hakkında ihtilâf vukubuldu. Bilginlerden bazıları ezelde Allah'ın bu gibi isimlerle vasfolunması doğrudur. Çünkü eğer doğru olmamış olsay­dı Allah'ın bu gibi sıfatlarla vasfolunması tegayyürÜ icap ettirirdi» de­diler. Bilginlerin bir kısmı da, şu görüşü öne sürüyorlar; Allah-u Teâlâ'­nm ezelde hâlık sıfatıyla vasfolunması doğru olmaz. Çünkü ezelde ya­ratma yoktur, halik sıfatıyla nasıl muttasıf olur? Bu mes'eledeki per­deyi kaldırmak için şu örneği verebiliriz : Kılıç, kınında iken kesicidir; kendisi ile bilfiil kesma hasıl olduğu vakitte de kesicidir. Her iki hâl bir arada zikredildiği vakitte iki muhtelif anlamda kılıç kesici olur. Evet, kılıç kınında bilkuvve kesicidir, kendisiyle kesme işi meydana geldiğinde ise bilfiil kesicidir...

Kılıca kınında iken kesicidir denmesinin anlamı, kendisinde bulu­nan kesme sıfatının o halde iken tesbit edilememesi, kılıcın kendisinde ve kesici sıfatında bulunan kusurdan değildir. Bilâkis kendisinden baş­ka bir engelin bulunmasından ileri gelir. Kılıca kınında kesicidir, den­mesinin mânâsı itibariyle, Allah-u Teâlâ'yı ezelde hâhk'tır diye vasfet-mek doğru olur. Çünkü yaratma bilfiil meydana gelince, olmayan bir şeyin Allah'ın zatında yeni bulunmasından meydana gelmemiştir. Bilâ­kis fiilin tahakkuku için her ne şart koşulmuş ise ezelde mevcuttur. Kı-lıc herhangi bir şeyi kestiği anda kendisine verilen kesici vasfının taşı­dığı mânâ itibariyle Allah-u Teâlâ'ya ezelde Hâlık'tır, denmesi doğru olmaz.[156]

F) îmam-ı Mâturîdî Allah-u Teâlâ'nm isimleri tevkifidir (mahdut­tur) Allah-u Teâlâ'ya Şer'i Şerîfde vârid olan isimlerden başka bir isim veremeyiz, diyor. Buna göre Allah-u Teâlâ, cisimdir, dememiz sahih ol­maz. Hatta bu sözümüz ile benzememeyi, yani Allah, cisimdir, fakat ya­rattığı cisimler gibi değildir[157] veya bununla Allah'ın varlığını ispat et­mek murad etsek bile Allah'a cisim dememiz caiz olmaz.[158]

Mâturîdî diyor ki, «gerçek olan Allah'dan varid olandır ki hakika­ten cisim Allah'ın isimlerinden değildir. Allah'dan böyle bir şey varid olmamıştır. Allah'ın izin verdiği kimselerden de böyle bir şey işitilme-miştir. Allah'a cisimdir demek asla doğru değildir. Eğer Allah'a cisim isnad etmek aklî, naklî veya hissî, delilsiz caiz olmuş olsaydı Allah'a şa­hıstır, demek de caiz olurdu. Bunların hepsi naklî delillerle reddedilmiş­tir. Yine mahlûkata verilen her ismin Allah'a verilmesi caiz olurdu ki bu da fasid ve bâtıldır...»[159]

Ve yine Mâturîdî diyor ki «hiç bir kimse cismi, Allah'ın zâtını ispat eden isimlerden kımıamıştır. Zira kendilerinde ispat ismi ihtimali bu­lunmasına rağmen sıfatlar ve arazlara cisim ismi verilmez. Bunun içindir ki Allah'a cisimdir demek, fasıd ve bâtıldır.[160]

Kendisi Eş'arî mezhebinden olan Imam-ı Bâkıllânî, Mâturîdî'den son­ra Allah'ın isimlen tevkifidir, dediği zaman İmam-ı Mâturîdî'nin söyle­diğinden daha fazla bir şey söylememiştir. Bâkıllânî, Allah'a cisim den­mesini reddetmiştir. Çünkü diyor; «Müslümanlar Allah'a akıllıdır, zekidir ve ezberleyicidir denmesinin haram olduğu hakkında fikir birliğinde bu­lunmuşlardır. Bu isimler müstehaktır mânâsına olsa bile. Çünkü Al­lah, âlimdir, akıl, zekâ, idrâk ve anlayış ilimden daha çok bir şey ifade etmezler. Allah-u Teâlâ nurdur, makirdir, müstehzidir, ımısahhinür den­mesi ve bu sıfatlarla vasfedilmesi nakli deliller ile caizdir. Yoksa aklî deliller Allah'a bu isimlerin isnad edilip, bunlarla vasfolunmasm red eder. Bu husus delâlet ediyor ki Allah-u Teâlâ'ya isim verilmekte ria­yet edilen şey, ancak şer'i şerifte varid olup izin verilenidir. Banım dı-şmda bir şey değil.»'[161]

Allah-u Teâlâ'nm isimleri tevkîfî olduğuna göre kendisine «şey» dememiz caizdir. Çünkü Allah-u Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'indeki âyetlerde bu hususu beyanla buyuruyor ki: «O'nun misli gibi hiç bir şey yok­tur»[162] «De ki : şahit olmak bakımından hangi "şey" en büyüktür? De ki Allah, benimle sizin aranızda şahittir...[163] Akıl bu ismi Allah'a is­nad etmeyi men' etmiyor. Çünkü "şey" lik örf ve âdette ispat içe kul­lanılan isimdir. İspattan başkasında kullanılmaz. Zira «şeysiz> demek nefyi ifade eder. Bu kelime ile küçüklük kasdedilmediği vakitte de böy­ledir. Öyle ise "şey" in ispat ismi ve Tâ'tiü yani güçsüz ve hareketsiz olmayı nefyettiği sabit olur.»[164]

G) İmam-ı Mâturîdî katında keyfiyetsiz olarak Allah'ın görünme­si naklî delülerle vaciptir. Zira keyfiyet, şekil ve suret sahibi olan için olur. Allah-u Teâlâ, durmak, oturmak, bir yere dayanmak, bir yere bağ­lanmak, bitişmek, ayrılmak, ön cihette bulunmak, arka cihette bulun­mak, kısa olmak, uzun olmak, parlak olmak, karanlık olmak, durgun olmak, hareketli olmak, mubayin olmak, yapışmak, hariç olmak, dahil olmak, bunlar ve bunlara benzeyenlerden, Allah, yüce olduğu için ak­lın takdir ettiği veyahut da zekânın, fikrin benimsediği mânâlardan meydana gelen sıfatlarla mevsuf olmaksızın görülür.[165]

Müminler Allah'ı dünyada göremezler, fakat âhirette görürler. Kâ­firler ise âhirette Allah'ı görmekten mahrumdurlar. Çünkü Allah-u Teâlâ Kur'aim Kerîm'de «Hayır (inanmazlar) Şüphesiz ki onlar, o gün (Kı­yamet günü) Rableri(ni gormek)den kat'iyyen mahrumdurlar.»[166] buyu­ruyor. Bu mes'elelerin hepsinde Mâturîdî ve Eş'arîlerden olan sünnet ve cemaat ehli icma' etmişlerdir. Fakat bundan sonra aralarında Al­lah'ın görünmesinin aklen caiz olup olmadığı hakkında ihtilâf etmişler­dir. İmam-ı Mâturîdî Allah'ın görünmesinin caiz olması hususunu ispat etmekte aklî delilleri yetersiz görüyor ve Allah'ın görülmesine tefsirsiz olarak inanıyor,[167] Oysa ki Imam-ı Eş'arî Allah'ın görülmesinin caiz ol­duğunu ispat etmek için aklî delil Öne sürüyor. Imam-ı Eg'arî'nin Al­lah'ın görümlesinin ispatı için kullandığı delile vücûd delili ismi verili­yor.[168]

Şu bir hakikattir ki, varlıkların görülmesi sahihtir. Görülüyorlar, çünkü onlar vardır. Allah vardır, öyle ise görülmesi sahih ve caizdir. Görülenlerin görülmesi mevcut oldukları için sahihtir. Çünkü biz, ha­kikatleri muhtelif olan cevherler ve arazlardan ibaret olan eşyayı görü­yoruz. Evet renkleri gördüğümüz gibi cisimleri de görüyoruz. Birbirine benzemiyen bu hakikatlerin arasındaki müşterek vasıfdan bahsetmemiz lâzımdır ki, bununla görülmelerinin mümkün olduğunun sebep ve illet­lerini ortaya koyalım. Ta ki illet, muttarid ve nıün'akis olsun. Seyir ve taksimat, delâlet ediyor ki, cevher ve arazlardan ibaret olan bu muh­telif hakikatler arasında vücut ve hudustan başka müşterek bir sıfat yoktur. Fakat hudûs'un, görmenin imkânı için illet olması caiz değil­dir. Çünkü hudûs, kendisine yokluk sebkat eden varlıktan ibarettir. Yok­luğun ise hüküm hakkında hiç bir etkisi yoktur. Hudûs, illet için sahih olmadığı vakit, geride ancak vücut kalır. Vücut ise görülen üe görül­meyen arasında müşterek bir sıfattır. Öyle ise Allah'ın "vücud" sıfatı kendisinin görülmesinin caiz olması için illet ve sebeptir. Dlet hâsıl ol­duğu vakitte şüphesiz olarak hüküm de hâsıl olur ve böylece Allah'ın görülmesinin sahih ve doğru olduğunu söylemek vacip olur.[169]

Eş'ari'nin bu delilini Mâturîdî olan bilginlerin çoğunluğu tarafından destek görmüştür. Evet Eş'arî'yi bu delilinde Ebu'1-Muîn en-Neseî «Tebsıret'ül - Edüle» nâm eserinde, Ali bin Muhammed el-Pezdevî «Keşf 'ul Esrar» adındaki kitabında, Nureddin - Essâbûnî «El-Bidâye Fi-Usûliddîn» ismindeki eserinde teyid edip desteklemişlerdir. Nitekim vücud deliline Fahreddin Razî itiraz etmiş ve ru'yet hakkındaki görüşünde Mâturîdî'-nin fikrini benimsediğini ilân etmiştir.[170]

H) Ve, «O çok esirgeyici (Allah'ın emri ve hükmü) arşı istilâ et­miştir»[171] mealindeki âyeti celîle hakkında biz aklın da kabul ettiği şe­kilde, Allah-u Teâlâ gerçekten mekansız olarak vardı diyoruz. Mekân­ların ortadan kalkması ve Allah-u Teâlâ'nm olduğu ve bulunduğu gibi baki kalması caizdir. Allah ezelde olduğu gibi var idi. Şimdi de ezelde olduğu gibi vardır. Allah-u Teâlâ zeval bulmak, değişikliğe uğramak ve yok olmaktan berîdir, münezzehtir, yücedir. Bu mevzuda Kur'an-ı Ke­rîm'de varid olan âyetlerin beyan ettiğini ifade ederiz. Başkasına ihti­mali olduğu için âyette varid olanı kesin bir mânâ ile te'vil etmeyiz. Allah-u Teâlâ ne murad etti ise ona îman ederiz. Böylece, Allah'ı gör­mek ve diğer hususlar hakkında Kur'an-ı Kerîm'de sabit olan her şeye îman ederiz. Bunlara her hangi bir şeyin benzediğini nefyetmek vacib-dir. Allah'ın murad buyurduğu şeye, onu bir şeyle kıyaslamak suretiyle tahkik etmeksizin îman etmek de vacibtir.[172]

îmam-ı Mâturîdî burada bize, selefin müteşabihler hakkındaki tutu­munu açıklıyor: Râbiat'ür - Re'ye «O çok esirgeyici (Allah'ın emri ve hükmü) arşı istilâ etmiştir» mealindeki âyeti celüeden sorulup, «Allah nasıl istilâ etti?» denildiğinde, sorana şu cevabı verdi : «İstilâ mechûl değil. Keyfiyet anlaşılmaz, zira mâkul değildir. Bu mevzuyu beyan eden âyet-i celîle Allah'dan gelmiştir. Peygamber aleyhisselâmm vazifesi Al­lah'ın emrini tebliğ etmektir. Bizim görevimiz ise, tebliğ olunanı tasdik etmektir.»

Mâlik bin Enes'den rivayet edilmiştir. Kendisine Allah-u Teâlâ arşı nasıl istilâ etti?» diye.sorulunca, başını eğip yere bakarak şöyle cevap vermiştir : «istilâ mechûl değil, keyfiyet de ma'kul değildir. Buna inan­mak ise vacibtir. Bunu sormak da bid'attır.» Böylece İmam-ı Mâturîdî Kur'an-ı Kerîm'de varid olan nasları tefsir ve te'vil etmeksizin selefin benimsediği metodu benimsemiştir. Bu hususa, Allah-u Teâlâ'nm mu­rad ettiği gibi olduğuna inanmaktadır.

I) İnsan gerçekten fâil-i muhtardır. Bizden her birimiz kendisini bilir ki, yaptığı şeyde muhtar, onu yapan ve kesbeden kendisidir.[173] Ni­tekim Allah-u Teâlâ insana fiil ve ihtiyar vermiştir. Allah celle celâlühü Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır : «Siz dilediğinizi yapın...»[174], «... ve hayrı yapın ki, kurtulabilesiniz.»[175] «(Bunlar mukarreblerin) iş­ledikleri iyi amel (ve hareket)lere bir mükâfat olarak (yapılır).»[176] «İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapıyor (idiy)se onu(n sevabını) göre­cek. Kim de zerre ağırlığınca şer yapıyor (idiy)se onu(n cezasını) göre­cek.»[177] İnsanın fiilleri her nekadar insanın kesbiyle ise de, onun yara­tıcısı ancak Allah (c.c.)'tır. Allah bu hususu beyan ederek şöyle buyu­ruyor : «Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.»[178] İnsa­nın fiillerini Alîah-u -Teâlâ'ya izafe etmek, onları insandan nefyetmeği gerektirmez. Bilâkis, insanın fiilleri, yok iken var etmek ve bulundu­ğu hal üzere yaratmak itibariyle Allah'a aittir. İnsanın ancak kesbi ve fiili vardır.'[179] Mâturîdî görüşünde fiil, insanla Allah arasında tevzi ediliyor. Allah'a izafe edildiğinde ona, halk, yani yaratmak deniyor. Kula izafe edildiğinde ise kesb ismi veriliyor. Bununla îmam-ı Mâturîdî, in­sandan fiili ve ihtiyarı yok ediyor. Onu havada asılı olan bir âlet gibi yapan Cebriye ile insanın fiillerinde Allah'ın hiç bir tedbiri ve yarat­ması yoktur, diyen Mû'tezile arasında orta bir metod benimsiyor. İmam-ı Mâturîdî diyor ki : «Allah-u Teâlâ'nm kendisini vasfettiği sıfatla mev-suf olması, onunla övülmesi için, her iki görüşü de benimsemek, adalet olur. Nitekim Alîah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur : «... Her şeyi yaratan O'dur...»[180] «Şüphesiz ki, Allah her şeye kadirdir.»[181]

Allah-u Teâlâ'nm en üstün bir adalete sahip olduğunun bilinmesi için de bu iki görüşün savunulması gerekir. Nitekim Allah-u Teâlâ bu­yurmuştur : «Yoksa Rabbin, asla kullara zulmedici değildir.»[182] «... Eğer Allah'ın ni'met ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız müstesna, muhakkak şeytana uymuş gitmiştiniz.»[183]

Sonra, kulların fiillerinin, Allah'a izafe edildiği vakit, Allah yarattı denildiği, kullara isnad edildiğinde ise, kullar kasd ettiler, kesb ettiler denilmesi gerektiğine yeteri kadar delil ortaya konuldu ise de, bu hu­susa delil olarak öne sürülecek delillerden biri de, kulların fiillerinde iki halin bulunmasıdır. Meselâ : Birinci halde, kullar yapacakları her hangi bir şeyi ne akılları ile takdir edebilirler, ne de yapılması için kasd etme, hatırlama gibi bir hale ulaşabilirler. Yok olanı varlığa çıkarmak gibi. İkincisi ise, yasak kılmanı yapmak veya yapmamak, emrolunanı yap­mak veya yapmamak gibi, kulların akıllarının idrâk edebildikleri,, yapıl­ması veya yapılmaması hususunun kullar tarafından kasdedilmesi, edil­memesi hali... Bu örnekle anlaşılıyor ki, birincide kulların hiç bir rolleri bulunmaz, ikinci halde ise kulların rolleri bulunur.[184]

İnsanın ihtiyarı olan fiilleri, âlet ve sebeplerin sağlam olarak bu­lunması halinde, Allah-u Teâlâ'nm insanda yarattığı kuvvet ve güçle meydana gelir. Sebep ve âletlerin tam bulunmasiyle insan fiillerden herhangi birini kasdettiği vakit, Allah-u Teâlâ kendisinde bu fiili işle­mek için kudret yaratır. îşte insanın yapmış olduğu her hangi bir fiil­den dolayı zem olunup azaba müstahak olması, veya övülüp sevaba, mükâfata lâyık olması bu kasda göre ele alınır. Çünkü insan şer fiili işlemeyi kasd ettiğinde ve Allah'ın da onun kasdma göre kötü fiilin iş­lenmesi için kendisinde kudret yaratmasiyle, hayır fiilîni işlemeğe kasd etmediğinden, kendisindeki hayır fiilinin işlenmesi için gereken kudreti kendisi zayi ediyor. Hayır fiilini işlemeği kasdettiğinde hayır fiilini iş­lemek için kudret halkeder. Fiil, haddizatında sevap ve azap mahalli de­ğildir. Fiilde sevap ve azap, ancak ona yönelen kasıd itibariyledir. Uy­kuda olan veya aklı başında olrmyan mecnunun fiiline sevap ve azap te­rettüp etmez. Bu, kasıtsız olarak icra edilen fiil için sevapla azap bu­lunmadığına delâlet eder. Çünkü Peygamber sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur : «Üç (kişi) den kalem kaldırıldı; (yani üç kişinin fiiline bir şey yazılmaz)... uyanmcaya kadar uyuyanın; erginlik çağma ulaşıncaya kadar sabinin; iyileşip aklı başına gelinceye kadar mecnunun (iyi veya kötü fiilleri için bir şey yazılmaz).»

Fiilin haddizatında sevabla azap kaynağı olmayıp ancak sevap ve azap fiili işlerken ona yönelinen kasıd itibariyle olduğuna şu husus da delâlet eder : Fiil, hayır için olduğu gibi şer için de olur. Meselâ; hic­ret etmek gibi. Hicret işine haddizatında ne sevap yonelinir ne de gü­nah. Kendisine, onunla ancak ne kasd olunduysa ona göre hü­küm yönelir. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem, buyuruyor ki, «Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes niyetine göre mükâfat gö­rür. Kimin hicreti Allah ve Resûlu için olursa onun hicreti Allah ve Re­sulü içindir (Yani sırf Allah ve Peygamberinin emrini yerine getirmek maksadı ile hicret ettiği için mükâfatlandırılır.) Kimin hicreti de elde edeceği dünya malı veyahut nikâhhyacağı bir kadın için olursa onun hicreti de, niyet ettiği şey için olur (yani karşılığında sevap alamaz...)» Bazen istitaat; yani bir işi yapmaya güç yetme sözü söylenir, onunla hadis olan kudret değil, organların, âlet ve sebeplerin salim ve işe ya­rar bir halde olması kasdedilir.[185] Meselâ : Eli sağlam olan ve berabe­rinde kâğıt kalemi bulunan kimseye «bu adamın yazı yazmaya gücü var­dır» denir ve yine yanında kalem ve kâğıt bulunmayan, yahut kalem ve kâğıt bulunup da eli çolak veya felçli olan şahsa da «bunun yazı yaz­maya gücü yoktur» denir. İşte organların âlet ve sebeplerin selâmeti mânâsı ile Allah-u Teâlâ'nın «... Azık ve binek bakımından yoluna gücü yeten her kimsenin o beyti haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır, farzdır...»[186] mealindeki âyeti celîlede bulunan «istitaat» tef­sir olunur. Bu bilinen bir gerçektir ki, Hac yoluna güç yettirme, ancak azık ve binek ile olur.'[187] Teklif ise, birinci mânâ, yani hadis olan kud­rete göre değil, azalar, âlet ve sebeplerin selâmeti anlamına tefsir edi­len istitaat'a göre olur. Hiç şüphe yoktur ki, bu mânâya gelen istitaat, fiilden Önce gelir.

îmam-ı Mâturîdî şöyle diyor : «Bizce asıl olan şudur; Kudret ismi ile isimlendirilen şey iki kısımdır. Birincisi, sebeplerin salim, âletlerin, sıhhatli olmasıdır ki, bunlar fiillerden önce gelir. Bunların hakikatleri, her nekadar fiiller, bunlarla meydana gelirlerse de, fiiller için yapılma­mışlardır. Fakat bunlar, Allah'ın dilediğine ikram ettiği ni'metleridir... İkincisi ise, öyle bir mânâdır ki, kendisinin fiil için olduğundan başka hiç bir şey ile açıklanması mümkün değildir. Hiç bir hal ile bulunması caiz değildir. Ancak, fule taallûk edince kendisi ile fiil vâki olur.[188]

Böylece İmam-i Mâturîdî teklifin mercii olan kudreti iki kısma ayııyor. Birincisi, mümkün —kılıcı kudrettir—, ona sebeplerin sıhhatli, illetlerin sağlara olması ismini veriyor. Bu, kudreti lâzimiyle tefsir et-nelîtedir. Çünkü kudret, sıfatın bir hakikatidir ki, onunla kul, diledîği-ıe uygun olarak ya fiili işler, veyahut da terkeder.

İkincisi; Mümkün kılıcı kudretin üzerine zaid olan kolaylaştırıcı çudrettir ki, onunla kul, Allah-u Teâlâ'nm ihsan ettiği kolaylıkla tek-if olunan fiili yapmaya kadir olur. Bununla beraber kolaylığın, sebep-erinin sağlam olması, elbetteki lâzımdır. Kolaylaştırıcı kudret, Mâturîdî ndinde fiilden Önce değil, fiille beraberdir. Allah onu, sebeplerin sağ-am, âletlerin salim olması ve kasıttan sonra fiile mukarin olarak ya­ratır.[189] Mu'tezile; bu görüşe muhalefet ediyor. îmam-ı Mâturîdî'ye öre kasıd, sebep ve âletlerin sağlam olması ile beraber teklifin mercii[190] Vâki olan fiil ise, o ve kendisine zamanla mukarin olan hadis kud­ret, kadîm olan Allah'ın kudretiyle vuku bulur. Eğer âlet ve sebeplerin 3ağlam olmasıyla beraber kasıt olmasaydı, hadis olan kudretin takdir olunmuş olan şeye mukareneti vukubulmazdı. Yani ne hadis olan kud­ret ve ne de ona mukarin olan fiil bulunurdu. Hadis olan kudretin tak­dir olunmuş olan şeye mukareneti, Eş'arî'ye göre kesbden başka bir şey ieğildir. Kulun amelinde kesbden başka bir şey bulunmaz. Fakat kesb, Mâturîdî'ye göre ihtiyarî'dir. Yahut dilersen kasıttır da diyebilirsin. tmam-i Eş'arî'nin kabul ettiği kesb, fiilden önce değil, fiille beraber bu­lunur. Çünkü o, hadis olan kudretin, takdir olunan şeye talllukunun ta kendisidir. Mâturîdî'ye göre ise kesbin fiilden önce olması ve kudreti, hadîs olan kudretle birlikte bulunması caizdir.

I) Fiillerin, yaratılması sabit olunca, bunların olması ile kazanın ve fiillerin güzellik ve çirkinlik bakımından bulundukları halde olmala­rı için de kaderin varolması sabit olur. Esasen, kazanın hakikati, eşyanın ve fiillerin yaratılması ve herşeyi yerli yerine konmasından başka bir şey değildir. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Böylece gökleri, yedi kat gök olarak iki günde yarattı.»[191] Ayet-i celîledeki «kaza» kelimesi «halaka - yarattı» manasınadır. Fiiller de buna binaen vasıfla­nır.

Kader, bir şey'in meydana geleceği şekilde ezelde takdir ve tahdid edilmesidir. Yani, varolan herşeyin, hayır, şer, güzel, çirkin, yüksek ruh­lu ve alçak ruhlu olma bakımından bulunduğu hal üzere ezelde takdir edilmesidir. Allah-u Teâlâ'nm «Gerçekten biz, herşeyi bir kaderle yarat-mışızdır.»[192] mealindeki âyet-i kerimesinin ifade ettiği mânâ bu hususu açıkça beyan etmektedir. Bunun mânâsı, Aîlah-u Teâlâ taat ve hayrı, takdir edip yarattığı gibi, isyan ve serleri de takdir edip yarattı, de­mektir.

îmam-ı Mâturîdî, Ma'siyct ve şerrin islenmesi fiili ile isyan ve ser­lerin takdir edilmesi ve yaratılması arasında fark bulunduğunu söylü­yor.[193] Bunların takdir edilmesi, yaratılması, hepsi Allah-u Taâlâ'dan-dır. Çünkü her şeyin yaratıcısı O'dur. Ma'siyet ve serlerin fiili ise, Al-lah'dan değil, bilâkis kulun kasd etmesi, ihtiyarı, güç ve kudretiyle mey­dana gelmiştir.

İmam-ı Mâturîdî, masiyetin yaratılmasının Allah'a izafe edil­mesinin edeb bakımından doğru olmadığına önemle işaret ve tenbihde bulunuyor ve diyor ki : «Gerçekte her ne .kadar Allah-u Teâlâ, her şe­yin Rabbi, her şeyin ilâhı, her şeyin halikı ve her şey O'na ait ise de, bu deyimler, pis, kötü olanlar ve şeytan hakkında kullanılmaz...'buna göre küfür ve mahiyetlerin Allah'ın kazası, kaderi ve iradesiyle vuku-bulduğunu söylemek mekruh olur... Bu husus insanlar arasında da ay­nıdır. Meselâ : Gerçekten her nekadar her şeyin yaratıcısı Allah ise de, insanlar tarafından Allah'a niyaz edilerek, «ey habislerin ve pislik­lerin yaratıcısı» gibi sözler kullanılmaz. Bu hususta asıl olan sudur; Al­lah'a karşı ta'zim ifade eden, nimetlerine ve emirlerine karşı şükür ifa­de eden her söz Allah'a izafe edilir. Bu gibilerin dışında kalanlar ise hakikatte Allah'ın yarattığı oldukları halde Allah'a izafe edilmez.[194]

İşte bunların hepsi Mâturîdî'ye göre kaza ve kaderdeki çözülmesi güç problemlerdir. Bu ehl-i sünnetin hepsinin katında da aynıdır. Bi­zim görüşümüze göre, bu müşküller çözülmeksizin, olduğu gibi kalmış­tır. Allah, fiilleri yaratır; fiilleri işlemek için kudreti de yaratır, öyle ise Allah, niçin insanın meylini ve kaselinin yaratıcısı olmasın? Meyi olsun, kasd olsun, her ikisi de, fiiller nev'inden başka bir §ey değildir.

J) Mü'min, zina yahut kati gibi büyük günahları işlemekle islâm-dan çıkmaz. İman ile küfür arasında iki menzil arasında bulunan men­zil gibi bir menzil olmadığı gibi iki isim arasında bulunan isim gibi de bir isim bulunmaz. Zira. Ailah-u Teâlâ, beşeri, mü'min ve kâfir olmak -üzere ikiye ayırmıştır. Ve şöyle buyurmuştur : «Sizi yaratan Û'dur; Öyle iken içinizden kimi kâfir oluyor, kimi mü'min...»[195] «Ey Resulüm, de ki; Kur'an Rabbinizden gelen bir haktır. Artık dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun.»"[196] Allah-u Teâlâ, kâfirlere, rahmetinden ümidini kestirmiştir; Allah : «... îşte onlar Allah'ın rahmetinden ümidini kes­miş olanlardır...»[197] ve «.... Allah'ın lutfundan ümidinizi kesmeyiniz; çün­kü Allah'ın lutfundan ancak kâfirler topluluğu ümidini keser.»[198] buyur­maktadır. Ailah-u Teâlâ mü'minlere tövbe etmelerini teşvik ederek, şöy­le buyuruyor : «Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tövbe edin ki dünya ve âhiret saadetine kavuşasınız.»[199]

Allah-u Teâlâ, bu âyeti celîle ile mü'minlerin günahkâr olduklarım, kendilerinde îmanın bakî kalması ile birlikte tövbe ile mağfiret edilip günahtan temizleneceklerini haber veriyor. Esasen küfür, örf ve âdette ancak yalanlama mânâsına geliyor. Büyük günâh irtikâb eden kimse ise günahı işlerken onun haram olduğunu inkâr etmeyip tasdik ediyor. Ba­ğışlanmasını Allah'dan ümit ediyor ve Allah'ın azabından da korku­yor.[200]

îman, dil ile ikrar olmaksızın kalb ile tasdik etmektir. Çünkü Al-îah-u Teâlâ : «kalbi îmanda karar kılmış olduğu halde, (küfür keli­mesini söylemeye) cebr olunanlar (ve böylece yalnız dilleri ile söyli-yenîer) müstesna, kim Allah'a küfrederse, onlara şiddetli bir azap var; lâkin küfre bağrını açanlar üzerine Allah'dan bir gazap ve kendilerine çok büyük bir azap vardır.»[201] ve «Bedeviler, îman ettik dediler. De ki; siz îman etmediniz ama, (bari) müslüman olduk deyin. îman henüz si­zin kalbinize girip yerleşmemiştir...» buyurmuştur.[202] Her nekadar dili ile-ikrar eden kimse, islâm hükümleri ile muameleye tâbi tutulsa da bu hüküm böyledir. Çünkü insanın kalbine muttalî olmaya kimsenin gücü yetmez. Bu, ancak ğaibleri çok iyi bilen Allah'a mahsustur. Bir hadis-i şerifinde Peygamberimiz sallallahü aleyhi veseHem efendimiz, şöyle bu­yurmaktadır : «Ben, insanların "Lâilâheülellah" deyip benim Peygam­berliğimi kabul etmelerine dek onlarla savaşmak için emrolundum. Ke-lime-i şehadeti söyleyip Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim de ger­çekten Peygamber olduğuma inandıkları vakit benden kendilerini ve mallarını korumuş olurlar. Ancak işledikleri suçlara hak olarak verilen ceza müstesna. Onların içlerindeki durumlarının hesabı Allah'a aittir.»[203] Resul-i Ekrem (s.a.v.) savaşlardan birinde Keîime-i Şehadet getirdik­ten sonra küffardan birini öldürdüğünde Usâme bin Zeyd'e sitem ede­rek şöyle buyurmuştur : «O'nu Lâiîâheillallah. dedikten sonra mı öldür­dün?» Usâme, Peygamber aleyhisselâm'a «O kelime-i şehadeti kendisi­ni ölümden kurtarmak için söylemiştir» deyince Resûlüllah, şöyle bu­yurmuştur : «Sen onun kalbini yarmış miydin?» ve devamla Peygam-ber-i Zîşan «Gerçekten ben insanların kalblerini delmek ve karınlarını yarmak hususunda bir emir almadım.»[204] buyurdu.

İmanı ifade etmekte istisna asla caiz değildir. Çünkü istisna, şek ve şüpheli olan yerlerde kullanılır. Allah-u Teâlâ bu hususta insanların şiddetle kaçınmasını emretmiştir. «Ve sonra... (îmanlarında) şüpheye düşmemişler ve Allah yolunda malları ile canları ile savaşmışlardı»[205] buyuruyor. Allah-u Teâlâ îmanı kesinlikle istediğini şu âyet-i celüeleri ile beyan buyuruyor : «Peygamber ve mü'minler, Rablerinden kendisine indirilen Kur'an'a îman ettiler.»[206] «Ey mü'minler, yahudi ve hristîyan-ların sizi kendi dinlerine da'vetlerine karşı şöyle deyin : Biz Allah'a ve bize indirilen Kur'an'a, İbrahim ve İsmail ve îshak ve Yakup ve torun­larına indirilenlere, Musa'ya, İsa'ya verilenlere ve bütün Peygamber­lere Hableri tarafından verilen kitaplara îman ettik.»[207]

K) İmam-ı Mâturîdî Kitab'üt - Tevhîd adındaki eserinde bir bölüm açarak Seneviler ve Materyalistlerden dinsizler ve mecûsîlerin görüşle­rini zikrederek, bunların görüş ve düşüncelerini birer birer nakz ve iptal etti. Tıpkı Markiyûnîier, Disanîler, Manivüer ve Senevilerin sözlerini ve görüşlerini teker teker çürüttüğü gibi.[208] Kitab'üt - Tevhîd, halen eli­mizde bulunan en önemli ve en eski eserlerden biri ve bu mezheplerin sahiplerinin görüşlerine en geniş yer verdiğini gördüğümüz bir kitaptır. Bu kitap, 379 H. / 987 M. yılında vefat eden İbn-i Nedim'in fihristin­den, 415 H. / 1024 M. senesinde vefat eden kadı Abdü'l - Cebbar'm «MuğnU adındaki kitabından ve 558 H. / 1153 M. senesinde irtihal eden Şehristani'nin Eî-Milel'ü ve'n - Nihel adındaki eserinden daha önce yazılmış "bir eserdir.

îmanı-ı Mâturîdî'nin adı geçen bâtıl mezheplerin görüşlerini ne de­rece ve ne miktar naks ve iptal ettiğini tahdid etmekte güçlük çekiyo­ruz. Çünkü biz, eserlerinin çoğu ve özellikle ilk zamanlardaki bilginleri­nin te'lifatmdan çoğunun kaybolduğu, mu'tezile mezhebi, gerçekten bu babda yani adı geçen bâtıl mezheplerle mücadelede kelâmcılardan ilk gelenlerden idiler. Münazara. ve münakaşalarında bu mezhep erbabının çoğunluğunun görüş ve fikirlerini çürütüp ortadan yok etmeye mu­vaffak oldular.[209] Biz, İslama aykırı düşen fırkaların durumunu beyan eden ve Mâturîdî'den sonra gelen bu mezhepler ve fırkalarla münakaşa ve münazarada bulunan Mu'tezilenin görüşlerini bir araya toplayan Gazi Abdü'l - Cebbâr'm Muğnî ismindeki kitabında yazılanları gözden geçirdiğimiz zaman Kitab'üt - Tevhîd ile Kitab'ul Muğnî arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu görürüz.

Diğer taraftan Muğnî'yi yazan Gazı Abdü'l - Cebbâr'm Manİviyye mezhebi hakkında yazı yazarken, 247 H. / 861 M. yılında vefat eden Ebû îsa El - Verrak ve onun semavi mezhepleri hakkında yazdıkları hu­suslara sarahaten itimad ettiğini görürüz. Biz, Abdü'l - Cebbâr'm «Hi-kâyetü'l - Kavlil - Manİviyye» unvanı ile yazmış olduğu bölümde şunla­rı okuyoruz : «Ebû îsa El - Verrak, onların çoğundan, ziyânm kuzey yönünden devamlı olarak yükseldiğini ve karanlığın Güney canibinden devamlı olarak alçaldığını rivayet eder...»[210] Kitabın diğer bir yerinde de şu hususları okuyoruz : «Ebû İsa El - Verrâk'dan rivayet edilir ki, ziya ile karanlığın fiilleri ihtiyarîdir.»[211]diyor. Kitabının başka bir ye­rinde ise şu satırlar yer alıyor : «Senevi olan Verrak kitabında diyor ki : Onlar üç fırkadır. Birinci fırka, arazları nefyediyor, ikincisi ise araz­ları cisimler için cevher olarak ispat ediyorlar.[212] Üçüncü fırka ise, araz­ların sıfat olduğunu iddia edip onlar, ne cisimdir ve ne de cismin gayrî­dir, görüşünü savunuyorlar.»[213] îmam-ı Mâturîdî de bu konuları işlerken aynısını yapıyor. Çünkü Profesör Corc Feyda, Mâturîdî'den bahseder­ken ve Markiyûniyye, Disaniyye ve Maniviyye mezheplerinden bahseder­ken[214] şu hususları açıklamıştır : «Gerçekten Mâturîdî bu mezhepler­den bahsederken Ebû İsa El-Verrâk ile görüş birliğine varıyor.» Buna göre Profesör Feyda, Varrak ile Mâturîdî'nin bu mezhepler hakkındaki malûmatlarını bir yerden aldıklarını tercih ediyor. Bu şöyle dursun, ha­kikaten Mâturîdî. Kitab'üt - Tevhîd adındaki eserinin bir çok yerinde açık seçik olarak Verrâk'dan bahsediyor.[215] Diğer taraftan biz, Gazi Abdü'l -Cebbar ile îmam-ı Mâturîdî'nin ziya ile karanlığın iki ilâh olduğunu öne süren mezhepleri naklederlerken her ikisinin arasında bir görüş birliği olduğunu görüyoruz. -

Biz, Gazi Abdü'l - Cebbar'in Manivilerin görüşlerini nakletmek için özel bir bölüm açtığı «Muğnî» adındaki kitabında şu satırları görüyo­ruz : «Onlar, bâtıl iddialarını öne sürüyorlar ve diyorlar ki; gerçekten ziya ile karanlığın her biri beş cins olarak ayırd edilirler...» ve rivayet edilir ki, o beş cins kara, beyaz, kırmızı, sarı ve yeşil'den ibarettir. Bun­lardan ziya âleminde bulunan beyaz, hayırdır; karanlık âleminde bulu­nan ise serdir. Bunların beş duyusu vardır, bu beş duyudan ziyada bu­lunan hayır, karanlıkta bulunan ise serdir...[216] îmam-ı Mâturîdî bu mez­heplerin sözlerini ve görüşlerini nakletmiştir. Mâturîdî'nin Kitab'üt - Tev-hîd'inin bir bölümünde şunları okuyoruz : «Ziya ile karanlıkdan her biri beş cinstir. Onlar; kırmızı, beyaz, sarı, siyah ve yeşilden ibarettir. Bu cinslerden ziya cevherine gelen her şey hayırdır, karanlık cevheri­ne gelen ise serdir. Ve böylece bunlardan her birinin beş duyusu vardır.

Bunlar ile ziya cevherini idrâk eden hayırdır ve karanlık cevherini id­râk eden de serdir...»[217]

Üçüncü nokta olarak şuna işaret etmek isteriz ki, gerçekten Gazi Abdü'l - Cebbar ile Mâturîdî arasındaki görüş birliği, Verrak'dan nak­ledilen hususlar ile adı geçen mezheplerin görüşlerinin rivayetindeki it­tifakla da kalmıyor; bilâkis bu ittifak daha genişleyerek Senevilerin, sözlerinin red edilmesi ve görüşlerinin bâtıl ve geçersiz olduğunun açık­lanmasında da açıkça görülüyor. Biz, Kitâb'ul - Muğnî'de şunları okuyo­ruz : «Bundan sonra deriz ki, onların şu hususları kabul etmeleri gere­kir. Karanlığı diri olarak vasfettikleri zaman aynı karanlığı kudret, ilim ve idrâk sıfatiyle de vasfetrneleri lâzımdır. Eğer bunlar böyle yapmaz­larsa karanlığı fiille vasfetmeleri doğru olamaz. Yine o zaman karanlığın ziyâvı, ziyanın durumlarını bilmesi ve onu yakalayıp onunla savaşmayı is­temesi gerekirdi. Bu hususlar onların öne sürdükleri hazeyanlaröan iba­rettir. Onlara şöyle denir; «Eğer ziyâmn karanlığa, diri ve âlim olma­sı bakımından eşit olması caiz ise, ziyanın karanlığa hayır ve üstünlük­te de müsavi olmasının doğru olması gerekmez mi?» Bu öne sürülen gö­rüşler onların mezheplerini iptal eder ve onların, karanlığı vasfettikleri her sıfatla ziyayı da vasfetmek yoluna girmelerini ilzam eder. Ziyâya verdikleri her sıfatla karanlığın da mevsuf olması gerekir. Çünkü bun­lar ziya ile karanlığı; diri olmaları, âlim olmaları, müdrik ve fail olma­ları bakımından birbirlerine müsavi tuttular, tşte mezheplerini yıkan noktalar bunlardır... Her nekadar ziya ile karanlığın yaratılışları itiba­riyle bulundukları hâl üzerinden başka bir hale geçmeleri mümkün olup onlardan hayrın şer olması ve serlerin de hayır olması cevazı benim­senir ise de.[218]

Kitab'üt - Tevhîd'de de şu satırları görüyoruz : «Bundan sonra ma­lûm olsun ki, gerçekten karanlık cevheri eğer ziyayı gördü ise vo onu hapsetmek için güçsüz bir hale sokup kendi emri altına almış ise ilim ve görmek ile mevsuf olan karanlıktır. Yoksa kendisinden korunmak için onu görmiyen ve zulmünden, kahrından kurtulmak için de onu bil-miyen ziya değil, ilim, kudret, rü'yet, zenginlik, şeref, bunların hepsi karanlık cevherinde olduğu vakit kahrolma, bilmeme, acz, zillet, yumu­şaklık gibi hususlar da ziyanın cevherinde olur. Bunun hepsinin sahibi

eğer hayır olursa evvelkinin hepsi de ger olur. Size hayr'ı şer'i göste­ren nedir?»[219]

Bunların hepsi Imam-ı Mâturîdî ile Gazi Cebbar'm arasındaki Sene­vilerin görüşlerini rivayette ve onların sözlerini reddetmekteki ittifak ettikleri hususlara verilen bir kaç örnekten başka bir şey değildir. Bunlardan başka Tevhîd ile Muğnî kitaplarında ittifak ettikleri çok nok­talar görülmektedir.

Bizim İmam-ı Mâturîdî'nin, —Gazi Abdü'l - Cebbar'dan önce yaşa­masına rağmen— Senevîyelerle yapmış olduğu münakaşa ve münazara­ların kuvvetlilik derecesini tahdid etmemiz çok güç ve zor ise de, eli­mizde nas olarak bulunan ve kendisine çok ihtiyaç duyulan, bu babda yazılan eserlerin en eskisi olan Kitab'üt - Tevhîd, îslâm âleminde yayıl­mış bulunan adı geçen bâtıl mezhepler ehlinin görüşleri hakkında bil­gilerimize çok şeyler katmıştır.[220] Bu husus da bir gerçektir ki, müs-lümanlarm bu bâtıl mezhep sâlikleri ile yaptıkları münakaşa ve müna­zaraların bizzat kelâm ilminin gelişmesinde çok büyük tesiri olmuş­tur.[221] Haddizatında tevhîd dini olan islâm dinini, müslümanlarm çok hararetli müdafaa etmeleri, müslümanlarm fethettikleri ülkelerde karşı­laştıkları Seneviye ve benzeri mezheplerin görüşlerinin yayılmasını fiilen önlemiştir. Yine müslümanlarm, Seneviye görüşlerine ve âlemin kadîm olduğunu söyleyen Yunan feylesoflarına karşı âlemin hadis olduğunu ispat etmekte, yaptıkları mücadele ve müdafaa bu fikirlerin yayılması­nı fiilen Önlemiştir.

Bu münakaşa ve müdafaaların tesirlerinin bulunmasına rağmen Se­nevilerin bazı görüşleri müslümanlarm içlerine girmiş ve ilm-i kelâmda­ki nazariyelerinde yer almıştır. Allah'ın cisim olması (hâşâ) fikri, is-lâma ve islâm dininin ruhuna çok uzak ve aykırı olmasına rağmen bu görüşün islâma girebilmesi için açılan kapılardan en açığının Seneviye mezhebinin kapısı olduğunu görüyoruz. Biz, Allah'ın cisim olduğu gö­rüşünün Şiîlerde yerleştiğini görüyoruz. Nitekim Yenbric'in bu sözleri, bu sözümüze bir delil teşkil etmektedir : «(Şiîler) özellikle islâmda Se-nevîye mezhebinin görüşünün imtizaç ettiği bir yerdir. Çünkü Şiilerin temel felsefe ve görüşlerinde Seneviye mezhebinin görüşlerine münasebet teşkil etmektedir. Bu gizli olmıyan, acık - seçik bilinen bir husustur. Örneği ise, Şiilerin imamları hakkında sarfettikleri sözler ve Seneviye mezhebinin ilâhlara cisim isnad etmelerine çok yakın olan Allah'ı cisim­le vasfetmeleridir.»[222] Hatta Kerrâmiyye fırkasının sahibi Muhammed bin Kerrâm gibi, âbid ve zâhid olan bir zatın tecsim felsefesini benim­seyerek Allah'ın zâtını Seneviye mezhebinin ziya ve karanlığı tasavvur ettiği gibi tasavvur ettiğim görüyoruz. Bu hususta, Bağdadî şöyle di­yor : «Gerçekten Muhammed bin Kerrâm, kendi taraftarlarını, ilâhı ci­sim olarak kabul etmelerine çağırdı ve Allah'ın hududu olan