Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 4 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Rabbani Akaid: İmânın Sûreti ve Hakîkati
MesajGönderilme zamanı: 18.01.10, 10:14 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
24. Bölüm: Îmânın Sûreti ve Hakîkati:

“Lâ ilâhe illallâh” zikrinden maksad, âfâkî ve enfüsî yani dıştaki ve içteki bâtıl ilâhları yok etmektir.

Âfâkî ilâhlar, kâfirlerin bâtıl ilâhlarıdır. Meselâ Lât ve Uzzâ gibi putlar. Enfüsî ilâhlar ise, nefse ait arzulardır. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur: “Nefsini ilâh (tanrı) edinen kişiyi gördün mü?” (el-Câsiye, 45/23).

Şerîatın zâhirinin insanları mükellef tuttuğu ve kalben tasdîk etmekten ibâret olan “îmân” için, âfâkî ilâhların yok edilmesi yeterlidir. Enfüsî bâtıl ilâhların yok edilebilmesi için ise nefs-i emmârenin tezkiye edilmesi lâzımdır. Ehlullâhın yoluna girmenin sonucu ve gâyesi de budur.

Hakîkî îmâna ulaşmak, bu her iki tür bâtıl ilâhları yok etmeye bağlıdır. Ancak şerîatın zâhirinin îmânla ilgili hükmü, sâdece (putlar gibi) âfâkî ilâhları iptal etmek ile de gerçekleşir.

Bu tür bir îmân, îmânın sûretidir. Îmânın hakîkati ise, (mal ve makâm sevgisi gibi) enfüsî ilâhları iptal etmeye bağlıdır.

Îmânın sûretinin yok olması muhtemeldir. Oysa îmânın hakîkati bundan korunmuştur. Çünkü îmânın sûretinde nefs-i emmâre kendi inkâr ve küfründen kurtulmamıştır. Kalpte bir tasdîk oluşmuştur, o kadar. Bundan fazla bir şey yoktur ve nefs-i emmârenin kavgası devam etmektedir.

Hakîkî îmânda ise, aslında serkeş olan nefs-i emmâre boyun eğmiş, huysuzluğundan vaz geçmiş ve îmân şerefiyle müşerref olmuştur.

Şer‘î mükellefiyetlerden (sorumluluklardan) maksat, nefsi âciz bırakmak ve harâb etmektir. Çünkü kalp, aslında ilâhî hükümlere boyun eğmiştir. Eğer kalpte bir kötülük ortaya çıkarsa, nefs ile arkadaşlığı sebebiyledir.

Şiir:
Boynu ve başı dik olanların tevâzu göstermesi güzeldir,
Dilenci tevâzu gösterse ne olur, bu zâten onun huyudur.

O hâlde hakîkî îmâna ulaşmak ve îmânın yok olmasından korunmak için nefs tezkiyesi (nefsi kötü huylardan arındırmak) zarûrî olmuştur.

Nefs tezkiyesi, fenâ ve bekâdan ibâret olan velîlik derecesine ulaşmaya bağlıdır. Sâlik velîlik derecesine ulaşmadıkça nefsinin itmi’nân (dinginlik) ve huzûra erişmesi imkânsızdır. Nefs itmi’nâna ulaşmadıkça, can burnuna hâkîkî îmânın kokusu ulaşamaz, îmânın yok olması korkusundan korunmuş olamaz.

“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de” (Yûnus, 10/62).

Şiir:
Bu hayâtın ve eğlencenin ardından,
Yüz binlerce canı fedâ etmek gerekir.

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Akaid: İmânın Sûreti ve Hakîkati
MesajGönderilme zamanı: 18.01.10, 10:15 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
25. Bölüm: Şerîatın Tarîkat ve Hakîkat ile Bağlantısı:

Hakîkat, şerîatın hakîkatinden ibârettir. Yoksa hakîkat, şerîattan ayrı bir şey değildir. Tarîkat, şerîatın hakîkatine ulaşma yoludur, yoksa o, şerîat ve hakîkatten ayrı bir şey değildir.

O hâlde şerîatın hakîkatine ulaşmadan önce, şerîatın sâdece sûreti elde edilir.

Şerîatın hakîkatini elde etmek, nefsin itmi’nânı mertebesinde ve velîlik derecesine ulaşmada mümkün olur.

Velîlik derecesine ve nefs-i mutmainneye ulaşmadan önce şerîatın sûreti vardır.

Îmân konusunda anlatıldığı gibi, nefsin itmi’nânından önce îmânın sûreti vardır, itmi’nândan sonra ise îmânın hakîkati elde edilir.

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Akaid: İmânın Sûreti ve Hakîkati
MesajGönderilme zamanı: 11.02.10, 01:37 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Nefis Tezkiyesi

Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s.)

Tezkiye-i nefs (nefsin temizlenmesi, arınması) zarurî olup, nefis tezkiyesi olmadıkça yakîn (hiç bir şekilde şüphe edilmeyecek derecede kesin olan ilim, Allah'ı tanımanın kesin bilgisi) husulü (elde edilmesi) de güç görünür. Ve felah (kurtuluş) da ancak tezkiye-i nefstedir.

Nitekim:

"Onu tertemiz yapan muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten ise elbette ziyana uğratmıştır."

Şerîat-i Bahire'yi (Şeriat gemisini) inkar eden kimse, nebatın halavetini (bitkilerin tadı ve lezzetini, güzelliğini) münkir olan (inkar eden) gibidir. Tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalbten (kalbin safileşmesinden, masivadan arınmasından) maksad, emraz-ı kalbiyye (kalb hastalıklarını) ve afat-ı ma'neviyyeyi (manevi felaketleri) izaledir (gidermedir). Zira bu maraz (hastalık) ve afet-i kalb mevcud iken îmanı surîdir (surette, görüntüdedir; mecazdır, hakiki değildir). Nasıl vicdani (vicdana ait, hakiki) olabilir ki? Çünkü onun nefs-i emmaresi onun hilafına (onun karşısında, ona zıd ve muhalefet ile vücuduna) hakimdir. Surî olan iman ve tasdik, safra hastalığına duçar olan (tutulmuş) kimse gibidir ki onun vicdanı nebatın helavetinin hilafına (zıddına) şahid ve vaki'dir. Şekerin halavetine (lezzetine) yakîn-i hakîkî (hakiki bir bilmek) ancak o zaman mümkün olur ki safra hastalığından kurtulmuş ola. (Yani safra hastası hastalığından tedavi olmadan şekerin lezzet ve tadını alamaz. Ne zaman kurtulursa o zaman tadını almaya başlar ve tadınca "hakiki olarak" şekerin lezzet ve tadı ne imiş bilir. Hastalık mevcutken, hasta olana, birisi şekerin tadını tarif etse de bilmiş olamaz.)

Nefsin emmarelikten (hayvani sıfattan) halâsı (temizlenmesi) de ancak tezkiyesi ile mutmain olduktan sonradır. (Yani Nefs-i Mutmainne makamına ulaşmasıyla tam temizlenmiş olur) O zaman hakîkat-ı îman (hakiki iman) suret (var olur) ve kuvvet bulur. Ve vicdanî olur ki, bu kısım iman zevalden muhfuzdur (daha aşağı mertebeye düşmekten korunmuştur). Nitekim ayet-i kerîmede:

" Haberiniz olsun ki Allah'ın velî (kul)ları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir." buyurulmuştur. (Yunus: 62)

Zahiren necîb (temiz ve soylu) ve mes'ûd (mutlu) bir adama bir maraz (hastalık) arız olsa ve a'zasına (organına) bir afet gelse o kadar sa'y u mübalağa eder (çok fazla çalışır) ki, o hastalık ve afetin izalesine (gitmesine) çalışır. Ve lakin maraz-ı kalb ki hakîkatta masivay-ı Hak Celle ve Ala'ya (Allah'tan başka arzu ve heveslere) giriftarlıktan (tutulmaktan, kalbin bağlanmasından) ibarettir. O maraz-ı kalbî öyle istîla eylemiştir (yayılmıştır) ki, ebedî mevt eriştiği (hiç dirilmeyecekmiş gibi kalbi öldüğü) halde ve azab-ı sermedî'ye giriftarlığı yakîn olduğu (kalben sürekli bir ıstıraba düştüğü bilindiği) halde hâlâ o marazın izalesi fikrine (düşüncesine dahi) asla gayret ve rağbet eylemez.

Eğer bu giriftarlık maraz olduğunu bilmezse sefîh-i mahz'dır. (Yani Allah'tan gayrısına kalbi tutkunluğun hastalık olduğunu bilmiyorsa zaten katıksız bir sefihtir; zavallıdır, zevk ve eğlence ehlidir) Ve eğer bilip te havf eylemezse pelîd-i sırf'tır. (Yani Allah'tan gayrısına kalbi tutkunluğun hastalık olduğunu biliyor da ondan korkmuyorsa, çekinmiyorsa büsbütün alçak ve rezil bir kimsedir)

Binaenaleyh, bu marazın izalesini fikr eylemek lazım geldi... Farz-ı ayn oldu. (Dolayısıyla onun bir hastalık olduğunu bilmek ve çaresini aramak kişiye lazım olandır; farz-ı ayndır. Allah'ın ona tutması gereken bir emridir.)


Nefs-i emmare, tasdîk-i kalbî (kalb ile tasdik, doğrulamak) ve ikrar-ı lisanî (dil ile ikrar yani söylemek) mevcud iken yine kendi küfür ve inkarı üzerine musırdır (ısrar eder). (Emmaredeyken) Ahkam-ı şemaniyyeye (şemaniyye? Semaniyye 8 demek) inkıyad (boyun eğip itaat) eylemez ve evamir-i İlahiyye celle sultanühu'ya (Allah'ın emirlerine) inkıyad eylemez.

NEFİS İLE CİHAD

Onun matlubu (istediği) budur ki, kendisi bir kimseye münkad (boyun eğip itaat eden) olmayıp cümlesi kendisine inkıyad edeler. Riyaset (baş olma, reislik) davası kendisinde mütemekkin (yerleşmiş) ola. (Ene Rabbüküm) (haşa Rab benim) nidası iddiasındadır.

Onun içindir ki, "nefsine adavet (düşmanlık) eyle!" buyurulmuştur.

Hadîs-i Kudsî'de:

"Nefsini düşman bil! Zîra o bana düşmanlığı sebebiyle karşıma dikilmiştir," buyurulmuştur.

Hak Celle ve Ala Hazretleri katında makbul (kabule şayan) ve merza (rızasına münasip) olup Şerîat-ı Garra'ya muvafık (uygun) olarak nefis ile cihad ve ona muhalefet eylemek cihad-ı ekber (en büyük cihad) oldu.

A'da-yı haricî (insanın dışındaki düşman) ile cihad eylemek gahî (zaman zaman) vaki' olur (ortaya çıkar). Lakin düşman-i derünî (insanın içindeki, derunundaki düşman) olan nefs ile cihad daimîdir (süreklidir).

İslâm-ı hakîkînin (Hakiki İslam'ın) husulü (meydana gelmesi) nefs-i emmarenin inkıyadına (Allah'a hakiki itaat ve boyun eğmesine) mütevakkıftır (bağlıdır). Binaenaleyh, itmi'nan-ı nefs'ten (nefsin mutmain olmasından) evvel yalnız tasdîk-i kalbî (kalbi doğrulama, inanma) ile husüle gelen İslâm'a, İslâm-ı mecazî derler.

Ve nefis mutmainne olduktan sonra olan îman'a da, iman-ı hakîkî (hakiki iman) denir.

İtmi'nandan evvel erkan-ı İslâm'dan (İslam'ın esaslarından) olan namaz, savm (oruç), zekat ve sair (diğer) a'mal-i hasene (güzel ameller) güya (sanki) süret-i a'maldır (amellerin sureti, kuru cesedi gibidir). Namaz kılarsa da suret-i namazdır. Eğer saim ise (oruç tutarsa) suret-i savmdır. Ve sair (diğer) a'mal (ibadetler) de buna kıyastır (bunlara benzer). Zîra nefs-i emmare, daha serkeştir (başıbozuk, dikkafalı ve isyankardır), kendi inkarı üzredir (inkar halindedir), o vaziyetten hakikat-ı a'mal ne guna (ne türlü, nasıl) husüle (meydana) gelebilir (ki)?

Ancak nefis İtminan'a erişip de emmarelik (kötülüğü şiddetle ve ısrarla emretmekten), serkeşlik (isyan ve dikkafalılıktan) ve tuğyandan (azgınlık ve taşkınlıktan) fariğ olduktan (vazgeçtikten) sonra hakîkî a'mal (hakiki amel ve ibadetleri) yerine gelip, namaz'ın ve sıyam'ın (oruçların) ve sair a'malin hakikati eda edilmiş olabilir. Haklarında hitab-ı İlahi:

"Ey Rabbına muti' olan nefs-i mut'mainne!.. Sen dön O Rabbına!.. Hem radıye olarak, hem mardıyye!.. (Sen Allah'tan, Allah da senden razı olarak) Gir kullarım içine, dahil ol cennetime..." (Fecr: 27-30)

Bunda îman-ı kamil (kamil iman), İslâm-ı hakîkî (hakiki İslam) kuvvet bulmuş olur. Ve bu îman zevalden (sona ermekten, sönüp gitmekten) mahfuz (korunmuş) ve halelden (bozulmaktan) masundur (salimdir, emindir).

Fakat nefs-i emmarede îman, halel ve zevalden mahfuz değildir. Yani hatimede (son nefeste) imansız gitmek tehlikesi vardır. Allahümme'h-fezna.. (Allah korusun anlamında)

Nadan: Bilmezlik, cehalet

Kaynak: Altınoluk Dergisi


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Akaid: İmânın Sûreti ve Hakîkati
MesajGönderilme zamanı: 11.02.10, 21:39 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22.01.10, 04:41
Mesajlar: 345
hz.İmam RABBANİ efendimiz (ks.) der ki: hakiki iman hakiki küfürden (makam-ı hayretten) sonradır, hakiki iman makamına ise "büyük hayret" derler.. bu (hayret ender hayret) uruc ve akrabiyyette namütenahi ilerlemelerle elde edilir ki fena-i tamm ve cemmul-cemm ve fark-badel-cemm ile ihraz olunan 2.adım beka'nın yani makam-ı tekmil'in de ötesinde ortaya çıkar.. dolayısıyla imanın hakikati vücûdül-adem sırrının (Vacib'in gayrının yokluğunun varlığı) ruhaniyet ve cismaniyete tamamıyla sirayet (yerleşme karar) etme durumudur.. (Allahu Teala bu ilimlerin sahibi-mazharı olan zatların (hz.Rabbani, hz.Şah-ı Nakşbend ve hz.Ahrar'ın) şefaatlarına bizleri nail eylesin..)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 4 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye