Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Rabbani Akaid: Allah'ı Tenzih Etmek
MesajGönderilme zamanı: 14.12.09, 10:04 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
Rabbani Akaid: Allah’ın Benzeri Yoktur.

60. Bölüm: Allah’ın Benzeri Yoktur:
Cenâb-ı Hak, benzeri (misli) olmaktan münezzehtir. “Onun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11). Ama O’nun misâlinin (sıfat, tecellî, sembol) bulunmasını câiz görmüşlerdir. “En yüce sıfatlar (misâller) Allah’a âittir” (en-Nahl, 16/60).

Tasavvuf yolcularını ve keşf ehlini misâl (sıfatın sembolik görüntüsü, tecellî) ile tesellî ederler ve hayâl ile huzur bahşederler. Mâhiyeti bilinmeyeni bilinir gibi gösterirler. İlâhî olanı imkânî (âleme âit) gibi yaparlar. Çâresiz, tasavvuf yolcusu da misâli misâl sâhibi, sıfatı sıfat sâhibi, sûret ve görüntüyü görüntü sâhibinin kendisi (Allah) zanneder.

Bu sebeple Hak Teâlâ’nın ihâta yani kuşatmasını eşyâda görür ve o ihâtanın misâlini âlemde müşâhede eder. Zanneder ki gördüğü şey, Hakk’ın ihâtasının gerçeğidir. Oysa durum öyle değildir. Aksine Allah’ın ihâta ve kuşatması niceliği ve mâhiyeti bilinemeyen bir şeydir, görülmekten münezzehtir. Allah Teâlâ’nın her şeyi kuşattığına inanırız ama kuşatmasının nasıl olduğunu bilmeyiz. Bizim bildiğimiz şey, o kuşatmanın benzeri ve misâlidir.

Allah’ın yakınlığı ve berâberliği de böyledir. Bunlardan görülen ve keşf olunan şey, onların benzeri ve misâlidir, hakîkati değil. Onların hakîkatinin niceliği bilinemez.

İnanırız ki Hak Teâlâ yakındır ve bizimle berâberdir. Ama yakınlığın ve berâberliğin hakîkati nedir, bilmeyiz.

Hadîs-i şerîfte rivâyet edilen: “Rabbimiz gülerek (güler gibi) tecellî eder” ifâdesi misâlî (sembolik) sûret îtibâriyle olabilir. Çünkü misâlde rızânın kemâlinin meydana gelişi gülme sûretinde görülür. Allah için el, yüz, ayak ve parmak kelimelerinin kullanılması da (hakîkî değil) misâlî (sembolik) sûret îtibâriyle olur.

Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimdir. “Allah rahmetini dilediği kişiye verir. Allah büyük lütuf sâhibidir” (Bakara, 2/105).

Efendimiz Muhammed’e (a.s) ve âilesine selâm olsun.


MEBDE’ VE ME‘ÂD
RABBÂNÎ İLHAMLAR

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


En son rabbani tarafından 18.01.10, 09:50 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Akaid: Allah’ın Benzeri Yoktur.
MesajGönderilme zamanı: 18.01.10, 09:49 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
17. Bölüm: Allah Teâlâ Zaman ve Mekâna Bağımlı Değildir:

Cenâb-ı Hak bir yönde değildir, mekânlı ve zamanlı değildir.

Gerçi “Rahmân (olan Allah) Arş’a istivâ etmiştir (koltuğa yerleşmiştir)” (Tâhâ, 20/5) âyeti zâhiren Allah’a bir yön ve mekân ispat etmekte ise de, hakîkatte yön ve mekânı ortadan kaldırmaktadır. Çünkü bu âyet, bir yönde ve mekânda olmayan (Allah) için yön ve mekân nisbet ediyor. Bu da Allah’ın bir mekân ve yöne bağlı olmadığını kinâye yoluyla bildirir. Bunu düşün.

Yine Allah cisim ve cisim türünden değildir, cevher (öz varlık) ve araz (sıfat) değildir. Hiçbir işâreti kabul etmez, onda hareket ve intikâl yoktur. Yaratılmışların, O’nun kadîm zâtıyla kâim olması yoktur. Hissedilen ve akledilen hiçbir araz ile vasıflanmış değildir. Âlemin içinde değildir, dışında da değildir. Âleme ne bitişiktir, ne de âlemden ayrıdır. Onun âlemle berâber oluşu (maiyyeti) ilmîdir, zâtî değil. Âlemi kuşatması (ihâtası) da ilimledir, zât ile değil .* Hiçbir şeye hulûl edip girmez, bir şeyle birleşmez.

Eğer bir kimse şöyle sorarsa: “Sûfîlerden bazıları Allah’ın âlemi kuşatması ve berâberliğinin zâtı ile olduğuna inanıyorlar. Onların maksadı nedir?” Deriz ki: Onlar “zât” derken “vahdet” mertebesi olan “Taayyün-i Evvel”i kastetmişlerdir (yoksa sırf zât mertebesini değil). Çünkü onlar bu mertebede taayyünü zâta zâid olarak görmezler. Bu sebeple o mertebenin (Taayyün-i Evvel’in) zuhûruna tecellî-i zâtî (zâtın görünmesi) derler ve bu taayyünü eşyâya (âlemdeki her şeye) sirâyet etmiş olarak bilirler. Onun bu sirâyetine de “zâtı ile kuşatma ve berâber olma” derler.

Kelâm âlimleri ise -Allah gayretlerini mükâfâtlandırsın- “zât” derken bütün taayyünlerin üzerinde olan “sırf zâtı” (Lâ-taayyün mertebesini) kastederler, her taayyünü de o zâta zâid (ilâve) bilirler. Şüphe yok ki bu (sırf) zâtın âlem (kâinât) ile hiçbir ilişkisi yoktur. Ne kuşatma, ne berâber olma, ne birleşme ne de ayrı olma. Mâdem ki Allah’ın zâtı hiçbir şekilde âleme gelmez ve mutlak meçhûldür, o hâlde onun âlemle ilişkisi de mutlak meçhûldür. Onun hakkında bitişik, ayrı, kuşatıcı, sirâyet edici demek cehâlettendir. Kelâm âlimleri ve diğerleri bu konuda hem-fikirdirler.

Ancak Hz. Peygamber’e (a.s) tâbî olmanın nûru ile gözleri sürmelenmiş olan kelâm âliminin görüşü, kuşatmanın zâtî olduğunu söyleyen sûfînin görüşünden daha ince (dakîk ve isâbetli) olmuştur. Onların (bu sûfîlerin) idrâkinin kaynağı keşftir.

(Kelâm ve tasavvuf ehlinden) her biri kendi idrâk ölçüleriyle hüküm vermişlerdir. Kelâm âlimleri ile sonraki döneme âit bazı sûfîler arasındaki ihtilâfların hepsi bu türdendir. Kelâm âlimleri haklıdır, sûfîlerin görüşü ise kısa kalmıştır. Onlar kelâm âlimlerinin sözünün hakîkatini anlamamışlardır.

---------------
*İmâm-ı Rabbânî sonraları bu görüşünü değiştirmiştir. Yeni görüşüne göre, Allah’ın âleme yakınlığı, berâberliği ve kuşatması konusundaki âyetler Kur’ân’ın müteşâbihâtından yani anlaşılması zor yerlerindendir. Bunların yorumuna girişmek doğru olmaz. Bunların “zâtî değil ilmî” olduğunu söylemek de bir yorumdur. Oysa bunları Allah’a havâle etmek gerekir. Bk. İmâm-ı Rabbânî, Mebde’ ve Me‘âd, Karaçi 1968, s. 55-56 (35. bölüm); Necdet Tosun, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî. Hayatı, Eserleri, Tasavvufî Görüşleri, s. 95-96.

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Akaid: Allah'ı Tenzih Etmek
MesajGönderilme zamanı: 18.01.10, 10:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
21. Bölüm: Allah’ın Zât ve Sıfatlarının Benzeri Yoktur:

“Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir” (Şûrâ, 42/11).

Hak Teâlâ en vurgulu bir şekilde kendisinin benzeri bulunmadığını bildirmiştir. Çünkü benzerinin benzeri bile bulunmadığını ifâde etmektedir (âyetteki “ke-mislihî” Onun benzerinin benzeri demektir). Bununla benzerinin bulunmadığını (vurgulu olarak) belirtmeyi kastetmiştir. Yani mâdem ki Onun “benzerinin benzeri” yoktur, o hâlde “benzerinin” olması hiç mümkün değildir.

Bu durumda benzerin aslı kinâye yoluyla ortadan kalkar ki bu (kinâye yollu anlatım), açıkça söylemekten daha vurguludur. Nitekim beyân ilmi âlimleri böyle söylemişlerdir. Âyetin bu ilk kısmında Allah’ın zâtının benzeri olmadığı ifâde edildikten sonra, “O işitendir, görendir” kaydı eklenmiş, böylece sıfatlarının da benzeri bulunmadığına işâret edilmiştir.

Bunun açıklaması şudur: Hak Teâlâ semî‘ (işiten) ve basîrdir (gören). Onun gayrısında sem‘ (kâmil mânâda işitme) ve basar (tam anlamıyla görme) yoktur. Hayât, ilim, kudret, irâde ve kelâm gibi diğer sıfatlar için de durum böyledir.

Mahlûkâtta sıfatların sûreti (kopyası, görüntüsü) vardır, aslı değil. Meselâ ilim sıfattır, onun sâyesinde bilme işi hâsıl olur. Kudret de sıfattır, onunla fiiller ve tesirler meydana gelir. Mahlûkâtta ise bu sıfatlar yoktur, ancak Allah Teâlâ kudretinin kemâli ile mahlûkâtta bilme işini yaratır. Oysa onlarda bilmenin kaynağı olan ilim sıfatı yoktur. Aynı şekilde mahlûkâtta “kudret” mevcut olmadığı hâlde Allah Teâlâ onlarda “fiiller” yaratır. Semâ‘ (işitme) ve rü’yet (görme) de bu şekildedir. Yani mahlûkâtta işitme ve görme sıfatı olmadığı hâlde Allah Teâlâ onlarda işitme ve görmeyi yaratır. Onlarda hayât sıfatı olmamasına rağmen hayâtın eseri olan irâdî hareket ve his görülür. Konuşma gücü olmadan Allah Teâlâ onlarda konuşma (kelâm) yaratır.

Netice olarak, Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla mahlûkâtta sıfatların eserlerinin bulunması sebebiyle mahlûkât için de sıfatlardan söz edilir. Oysa onlarda sıfatların hakîkati yoktur. O hâlde onlar (mahlûkât) yoktur, sâdece hissiz ve hareketsiz birkaç cansız varlık mevcuddur.

“Muhakkak ki sen de ölüsün, onlar da ölüdürler (öleceklerdir)” (ez-Zümer, 39/30) âyeti buna delildir.

Bu konu bir örnek ile açıklanacaktır: Meselâ bir hokkabaz çöpten veya kağıttan bir şekil (sûret, kukla) yapar, kendisi perdenin arkasına oturup o şekli hareket ettirir, ondan ilginç hareketler oluşturur. Temiz yürekli saf insanlar (meselâ çocuklar) zanneder ki bu şekil kendi gücü ve irâdesi ile hareket ediyor. Bu durumda zâhiren ondan hareketlerin sâdır olması, onda kudret ve irâdenin bulunduğu zannını ve vehmini oluşturur. Gerçekte ise onda kudret ve irâde yoktur.

Aynı şekilde, hayat tesirleri ve alâmetlerinin bulunması sebebiyle onda hayât bulunduğu vehm edilir. İlminin bulunduğu da zannedilir. Çünkü irâde, ilme tâbîdir; tercih bilme ile olur. Faraza hokkabaz o kuklada konuşma oluşturursa, saf insanlar onda kelâm da bulunduğunu söylerler. Sâmirî’nin yaptığı buzağı gibi. Onda kelâm sıfatı olmamasına rağmen ses çıkarırdı. Basîretleri yani gönül gözleri iki görme perdesinden temizlenmiş olan insanlar, bu şekli (kuklayı) sırf cansız olarak görürler. Onun bu sıfatlardan hiç birine sâhip olmadığını bilirler. Onda bu eser ve hareketleri oluşturanın bir yapıcı (san‘atkâr) olduğunu anlarlar. Bununla birlikte fiil ve hareketleri ona nisbet ederler, yapan san‘atkâra değil. “Şekil (kukla) hareketlidir” derler. “San‘atkâr hareket ediyor” demezler. Belki “San‘atkâr hareketi yaratıyor” derler. O hâlde burada “lezzet duyan ve elem çeken” ifâdesine yer yoktur.

Nitekim bazı sûfîler böyle söylemişler, lezzet ve elemi Allah’a nisbet etmişlerdir. Hâşâ. Allah Teâlâ lezzet ve elemi yaratandır, lezzet duyan ve elem çeken değil.

Mahlûkâtta sıfatların hakîkatleri bulunmadığına göre, zâtın hakîkati de onlarda bulunmaz. Zât, kendi başına ayakta durandır, sıfatlar da zât ile berâber bulunur ve zât, bu sıfatların eserlerinin (tesirlerinin) kaynağı olur.

Yukarıdaki açıklamadan anlaşıldığı gibi, sıfatlar ve zâtın aracılığı olmaksızın bu sıfatların eserlerini yaratan, Allah Teâlâ’dır. O hâlde (mahlûkâta mahsus gerçek) zât da yoktur, sâdece sıfatların eserlerinin yaratılacağı bir mahal (yer) vardır. Bu durumda onların zâtlarının hakîkati de olmamaktadır.

“Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” hadîsi şerîfi bu mânâya işâret etmektedir. Yani Âdem’i kendi zât ve sıfatlarının sûreti üzere yarattı. O hâlde sâbit olmuştur ki, Allah’ın ne zât ne de sıfatlarının benzeri vardır.

Allah Teâlâ’nın “O işitendir, görendir” ifâdesi, tenzîhi ve Allah’ın benzerinin bulunmadığı hükmünü tamamlayıcıdır.

Yoksa bu ifâde tenzîhe aykırı ve teşbîhi îmâ edici değildir. Çünkü mahlûkâta âit işitme ve görme işi gerçekte Allah’a âittir. Hattâ onlar için işitme ve görme yoktur. Onların işitme ve görmeleri, işitme ve görme sıfatlarının aracılığı olmaksızın, sâdece Allah’ın bu işleri onlarda yaratmasıyla olur.

Diğer sıfatlar da böyle olmasına rağmen Cenâb-ı Hak âyette “işitme” ve “görmeyi” zikretti. Çünkü varlığı sâbit olmalarına rağmen bu ikisinin (mahlûkâtta hakîkatlerinin) olmadığının açıkça söylenmesi, şüphesiz diğer sıfatların da olmadığını ifâde eder.

O hâlde anlaşıldı ki, Allah Teâlâ’nın ne zâtı tanınabilir, ne de sıfatları.
Âdemoğlu O’nun zâtını tanımaktan âciz olduğu gibi, sıfatlarını tanımaktan da âcizdir.

Toprak nerede, Rabbü’l-erbâb nerede?

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye