Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Rabbani Akaid: Allah’ın Varlığı
MesajGönderilme zamanı: 14.12.09, 09:49 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
İMÂM-I RABBÂNÎ

18. Bölüm: Allah’ın Varlığı Hakkında Özel Bilgi:

Allah Teâlâ zâtı ile mevcuttur, vücûd (var olma sıfatı) ile değil. Diğer varlıklar ise böyle değildir, onlar vücûd ile mevcutturlar. Binâenaleyh Hak Teâlâ var olma konusunda vücûda muhtaç değildir ki, gayrıya ihtiyâcı olmasın diye “O’nun vücûdu zâtının aynısıdır, zâid değildir” desinler. Böyle olursa vücûdun zât ile aynı olduğunu ispat konusunda birçok delillere ihtiyacımız olur ve Ehl-i sünnet ve Cemâat’in çoğuna aykırı düşmüş oluruz. Çünkü bu büyük insanlar vücûdun zât ile aynı olduğunu kabul etmiyorlar ve vücûdun zâta zâid (ilâve bir sıfat) olduğunu söylüyorlar. Şurası açıktır ki, vücûdun zâid olduğunu kabul etmek, Allah Teâlâ’nın başka bir şeye muhtaç olduğu sonucunu doğurur. Eğer “Hak Teâlâ zâid bir vücûd ile mevcuttur” ya da “kendi zâtı ile mevcuttur” dersek ve buradaki “vücûd” kelimesiyle araz-ı âm (genel bir sıfat) kastedersek, hem ehl-i haktan (doğru yolda) olan kelâm ulemâsının çoğunun sözü doğru olur, hem de muhâliflerin Allah’ın başka bir şeye muhtaç olacağı konusundaki itirazları ortadan kalkar. Allah Teâlâ’nın zâtı ile mevcûd olduğunu söyleyip vücûda bir tesir vermemek ile Allah Teâlâ vücûd ile mevcuttur demek ve o vücûdu da zâtın aynısı olarak kabul etmek arasında açık bir fark vardır.

Bu bilgi, Allah Teâlâ’nın bana tahsis ettiği özel bir bilgidir.

Bu sebeple Allah’a hamd olsun. Rasûlüne de duâ ve selâm olsun.



MEBDE’ VE ME‘ÂD
RABBÂNÎ İLHAMLAR

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


En son rabbani tarafından 14.12.09, 09:51 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Akaid
MesajGönderilme zamanı: 14.12.09, 09:50 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
19. Bölüm: Aynı Konu Hakkında İlâve Açıklama:

Allah Teâlâ’nın özelliklerinden biri, kendi zâtı ile var olması ve var olmak için vücûda muhtaç olmamasıdır.
Vücûda zâtın aynısıdır demek ile zât üzerine zâiddir demek eşittir ve her iki durumda da sakınca vardır (vücûd zâtın aynısıdır denirse uzun delillere ihtiyaç vardır ve Ehl-i Sünnet’in çoğuna aykırı düşülmüş olur, vücûd zâta zâid ve ilâvedir denirse Allah’ın var olmada başka bir şeye ihtiyâcı olduğu zannedilir). Hak Teâlâ’nın âdeti şöyle cereyân etmektedir ki, kişi bu durumu bilsin ya da bilmesin, vücûb mertebesinde (ilâhî âlemde, Allah’ın sıfatları gibi) var olan her şeyin bir numûnesi (örneği, kopyası) imkân mertebesinde (evren ve dünyada) bulunmaktadır. Bu özelliğin ve âdetin bir örneği imkân âlemindeki vücûdu (varlığı) meydana getirmiştir. Vücûd her ne kadar mevcud değil ve ma‘kûlât-ı sâniyeden (tür ve cins gibi karşılığında bir şey olmayan ve hâricî mevcûdâta hamledilemeyen bir kavram) ise de, Onun vücûdu olduğunu farz edelim. Bu durumda Hak Teâlâ kendi zâtıyla mevcûd olacaktır, başka bir vücûd ile değil. Diğer varlıklarda ise durum böyle değildir. Onların var olması vücûda muhtaçtır, zâtları yeterli değildir. Ama eşyânın var olmasında etkisi olan vücûd eğer mevcûd olursa kendi zâtıyla mevcûd olacak ve diğer bir vücûda muhtaç olmayacaktır. O halde varlıkların yaratıcısı olan Allah Teâlâ müstakil olarak kendi zâtıyla var olsa ve vücûda aslâ ihtiyâcı olmasa bunda şaşılacak ne var? Bunu anlamaktan uzak olanların garip görmesi konumuzun dışındadır. Doğruyu ilhâm eden Allah Teâlâ’dır.

Eğer bir kişi şöyle sorarsa: Filozoflar, Eş‘arîler ve bazı Sûfîler’in vücûdun zât ile aynı olduğu hakkındaki sözlerinden maksatları, senin önceki bölümde kaydettiğin “Allah Teâlâ kendi zâtıyla mevcuttur, vücûd ile değil” şeklindeki cümlen ile aynıdır. Bu durumda “Zâtının aynı olan bir vücûd ile mevcûddur” sözünün mânâsı “Var olan, zâtıyla vardır, vücûd ile değil” şeklinde olmaktadır.

Cevâben deriz ki, bu durumda Ehl-i Sünnet (vücûdun zâta zâid olduğunu söyleyen Mâtürîdîler) ile onların (vücûdun zât ile aynı olduğunu söyleyenlerin) ihtilâfı birbirine zıt değildir. Böyle olsaydı Ehl-i hak (Ehl-i Sünnet) olanların bu meselede onlara zıt olarak şöyle demeleri gerekirdi: “Hak Teâlâ vücûd ile mevcûddur, zât ile değil”. Bu durumda vücûdun zâid olduğunun ispatı, bu cümlenin doğal sonucu ve ilâvesidir. Bu sebeple vücûdun zâid oluşunun ispatı şunu göstermektedir ki, iki grubun ihtilâfı vücûdun kendisinde değil, belki vücûdun sıfatındadır, yani zât ile aynı mı yoksa ona zâid mi olduğu meselesindedir. Her iki grup da Allah’ın vücûd ile mevcûd olduğu konusunda hemfikirdirler. İhtilâf ise vücûdun zât ile aynılığı ve ziyâdeliği meselesindedir.

Eğer derlerse ki: “Allah Teâlâ kendi zâtı ile mevcûd olduğuna göre, O’na “mevcûd” demenin anlamı nedir? Çünkü mevcûdun mânâsı, vücûdun (varlığın) kendisiyle ayakta durduğu şey demektir. Burada ise aslâ vücûd yoktur”.

Cevâben deriz ki: Evet, Allah’ın zâtının kendisiyle mevcûd olduğu vücûd, Allah Teâlâ hakkında söz konusu değildir. Ama araz-ı âm (genel sıfat) olarak Allah’ın zâtı için söylenen ve iştikâk yoluyla hamlolunan vücûda, o vücûdun kâim olması îtibâriyle Allah Teâlâ için “mevcûd” demek mümkündür, hiçbir sakıncası yoktur.

Ve’s-selâm.

MEBDE’ VE ME‘ÂD
RABBÂNÎ İLHAMLAR

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Akaid: Allah’ın Varlığı
MesajGönderilme zamanı: 18.01.10, 09:35 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
14. Bölüm: Allah’ın Varlığı:

Kelâm âlimlerinin çoğuna göre Allah Teâlâ’nın varlığı (vücûd sıfatı) O’nun zâtı üzerine zâiddir (ilâvedir). Filozoflar, Ebu’l-Hasan Eş‘arî ve bazı sûfîlere göre ise Allah’ın varlığı zâtının aynısıdır.

Bu fakîre göre doğru olan şudur: Allah Teâlâ kendi zâtı ile mevcûddur, vücûd (varlık sıfatı) ile değil. Diğer varlıklar ise böyle değildir, onlar vücûd ile mevcûddurlar.

Zât üzerine haml olunan bir vücûd, aklın ayrıştırdığı şeylerdendir. Yani akıl vücûdun zâtından mevcûdun vasfını ayırır ve zâta yükler. Eğer kelâm âlimleri “vücûd-i zâid” (zât üzerine zâid olan bir vücûd) derken bu ayrıştırılmış vücûdu kastediyorlarsa, onların sözü doğru olur. Bu konuda muhâliflerin eleştirmeye gücü kalmaz. Ancak kelâm âlimlerinin “vücûd-i zâid” derken kastettiği şey, Allah’ın kendisiyle var olduğu bir vücûd (varlık) ise, nitekim onların ibârelerinin zâhirinden anlaşılan budur, bu durum şüphe ve tereddüt yeridir.

Filozoflar, Şeyh Ebu’l-Hasan Eş‘arî ve bazı sûfîler de bir vücûda kâil olmaksızın Allah’ın kendi zâtıyla mevcûd olduğunu söyleselerdi, o vücûdun zâtın aynısı olduğunu ispat etselerdi, bu konuda delillere muhtaç olup faydasız mukaddimeler ile işe girişmeselerdi daha doğru ve hakîkate daha yakın olurlardı.

Bu sûfîlere de şaşılır ki, Allah’ın zâtından bütün nisbet ve îtibârları düşürürler, bu nisbetlerin (sıfatların) tenezzülât (varlığın alt mertebeleri, taayyünler) mertebelerinde mevcûd ve münderic olduğunu söylerler, zât mertebesinde sâdece “Vücûd”un (varlık sıfatının) olduğunu kabul ederler, bu durum çelişkiden başka bir şey değildir.

Şöyle denmesin: “Onlar, vücûda zâtın aynısı diyorlar ve (vücûdu) nisbet ve îtibârlardan saymıyorlar”. Çünkü bu konuda deriz ki: Ayniyyet, zihnî değil, hâricîdir. Bu sûfîlere göre Allah’ın bütün sıfatları bu türdendir, aklen (zihnen) zâttan ayrıdırlar, hâriçte (varlık sahasında) ise zâtın aynısıdırlar. Çünkü onlara göre Zât-ı Ahadiyyet’ten başka hiçbir şey mevcûd değildir. O hâlde bütün îtibârları (sıfatları) zât mertebesinde kabul etmeleri gerekir. Oysa bu bâtıldır. Onlar ise bunun tersini kabul etmektedirler. Nitekim anlatıldı.

Eğer şöyle derlerse: “Zât kelimesinden maksat, taayyün-i evvel olan Vahdet Mertebesi’dir ve bu mertebede sûfîler taayyünü taayyün edene zâid olarak saymamışlardır. O mertebede diğer nisbet ve îtibârları (sıfatları) değil sâdece “Vücûd”u var kabul etmişlerdir, diğer nisbetlerin ise bir derece daha aşağıda olan Vâhidiyyet Mertebesi’nde (taayyün-i sânîde) bulunduğunu ifâde etmişlerdir”.

Buna cevâben deriz ki: Bu durumda onların sözü, kelâm âlimleri ile uyuşmaz. Çünkü kelâm âlimleri zât derken bütün taayyünlerin üstünde olan zât-ı bahtı (sırf zâtı, lâ-taayyünü) kastetmişler, vücûdu da o zâta zâid bilmişlerdir. Zikredilen fark, zâidin zâid oluşunu ortadan kaldırma konusunda fayda vermez, zâid olan vücûd ister birinci mertebede olsun, ister ikinci mertebede.

Ebu’l-Mekârim Rükneddîn Şeyh Alâüddevle Simnânî (k.s) buyurmuşlardır ki: “Vücûd (varlık) âliminin ötesinde Melik-i Vedûd (zât) âlemi vardır”. Bu ifâde, vücûdun zâttan farklı olduğunu açıklamaktadır. Eğer Allah Teâlâ’yı kendi zâtıyla mevcûd bilseler ve vücûddan hiç bahsetmeseler daha iyi ve daha münâsip olur. Eğer vücûddan bahsedeceklerse, o zaman şüphesiz bu vücûdun zâttan farklı ve ona zâid olduğunu söylemeleri gerekir. Bu durumda kelâm âlimlerinin sözü, muhâliflerinin sözüne nisbetle daha doğru ve hakîkate daha yakın olur. Bu sâbittir.

Allah Teâlâ’nın varlığının bedîhî (âşikâr, apaçık) ve nazarî (delil ve alâmetleri düşünme neticesinde algılanan) olması konusuna gelince, kelâm âlimlerinin çoğu O’nun varlığının “nazarî” olduğunu ifâde etmişlerdir.

İmâm-ı Gazâlî ve İmâm (Fahreddîn) Râzî ise O’nun varlığının “bedîhî” olduğunu kesin olarak söylemişlerdir. Sonraki âlimlerden bazıları bu iki görüşü bir araya getirmek (uzlaştırmak) için “Bazı insanlara göre Allah’ın varlığı bedîhîdir (apaçık bellidir), bazılarına göre ise nazarîdir (delilleri düşündükten sonra anlaşılır)” demişlerdir.

Bu fakîre göre doğru olan onun mutlak olarak (kayıtsız şartsız) bedîhî olmasıdır. O’nun varlığının bazı insanlara gizli olması, bedîhî (apaçık) oluşuna aykırı değildir. Çünkü bedîhî olması, bilinmesini gerektirmez. Hattâ aklı yerinde insanlardan çoğu bedîhî olan şeylerden bazısını inkâr etmişlerdir. Allah’ın varlığını ispat için getirilen bütün deliller, bedîhîliğine vurgu yapma türündedir. Tıpkı, hissedilir şeyleri idrâk edebilmek için hissin (duyu organının) zâhirî kusurlardan uzak ve sağlam olmasının şart olması ve bir kusurun bulunması durumunda o hissedilir şeyi idrâk edememenin hissedilir şeyin bedâhetine zarar vermediği gibi, akılla anlaşılabilen konularda da aklın (müdrikenin) mânevî ve gizli hastalıklardan uzak olması şarttır. Aklın, kendindeki kusurlar sebebiyle akıl ile anlaşılabilecek şeyleri idrâk edememesi, onların bedîhî olmasına aykırı değildir.

Allah’ın varlığının bedîhî (apaçık) olduğunu kesin olarak anlayan bir grup (peygamber) hakkında Allah Teâlâ şöyle haber veriyor:
“Peygamberleri dedi ki: Allah hakkında şüphe mi var?” (İbrâhîm, 14/10).
Bu ifâde bazı aklı yetmezler tarafından anlaşılmayınca ardından şu tenbihte bulundu:
“Göklerin ve yerin yaratıcısı” (İbrâhîm, 14/10).

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye