Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Unutulan/Unutturulan Taşer’ler
MesajGönderilme zamanı: 07.08.11, 08:35 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 28.09.10, 13:01
Mesajlar: 166
Ülke karanlığını yırtmak –veya- DÜNDAR TAŞER ve GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ

Unutulan/Unutturulan Taşer’ler

Kahramanları, yıldızları, ışıkları yazmak fikrim vardı, nasılını yoğurmaya çalıştığım...Bilge Kağan’dan bugüne bir kırk elli kahramanı; devlet kuran, sanatkâr, fikir adamı, mimar... Onların yaşadığı günü yaşayabilmek ve yaşayanlarla birlikte olmak hayalim ne kadar tutarsa şimdi bizlerle yaşayan gençlik, çocuklarımız ve kıyamete doğacak nesil de bu ilhamdan, ışıktan gıda alacak; yeri geldi mi canlar verip canlar alanlardan yüreklenecek... gençlik, Köroğlu’dan sazını, eski kuşak ozanlardan kopuzunu yüklendiği gibi dağlar onların oyuncağı olacaktı. Göç etmek durumu yaşandı diyelim, yazmak bir başka iklime. Bizimkisi hissettirmek, duyurmak. Kimin yaptığı çok manidar değil. Bunu, yazacaklara ihbar da sayabilirsiniz. Doğacak bebeklerin kulağına Ezan, gözbebeklerine gidecekleri yolun kilometresi, Türkçe’yi nasıl olur da yeniden dünya dili yapma emri, mecburiyeti gibi... Yazılacak devler arasında tabi ki Dündar Ağa da olacaktır. Belki ilk on ad saysak ilk başlarda... Ruhumda kopuzdan saza, mehterden ezana seslerin; bir kış serinliğinde geçtiğimiz Seyhun kıyılarınca körpe birliktelik ve bir oluşun ayağa kalkışta ön sözü olacak. Bu destanı artık kim yazarsa yazsın...

Biraz da vakit. Mübarek Ramazan’da cümle iman ehli ervahla birlikte olduklarından şüphesiz, notları tararken Dündar Taşer muhabbetimize bir deneme olsun, şu satırları karaladık. Bilineni, yinelenenleri; coşkusu, ahı vahı üstünde bir mektup, bir başkaldırı, bir ayağa kalkış, uyanış diriliş sayfalarından sayın...

Unutulan/unutturulan Dündar Taşer’ler ve Bitirimlerin “kurşun askerleri”.

99’lu yıllar. Necdet Sevinç ağabeyimizin kulağını mı çınlatacağız yoksa yüreğini mi acıtacağız bilmem de, Necdet Abi, Ocak’ta, gelenlerle sohbet ediyor.Genç liseli, bakkal, pazarda maydanoz satanı... Belki geçmişte yaşanan münferit olaylardan sıyrılma, genci, yetişkini harmanlama tecrübesiydi, ama netice umulduğu gibi çıkmamıştır.

Yavuz’un, ”Orduya nalbant karışmış” tepkisine müstehak bir durum. N. Sevinç, o günkü buluşmalarında Dündar Taşer’den söz etmektedir.Orta yaşlardan birisi araya girip bağırmaktadır, kendini göstermek adına: ”O bakkal mı? Bizim sokakta idi taşındı!”

“Yazarını Kurşunlatan Yazılar”ın Yazarı’nın zor dakikalarıdır... Kuvayı Milliye’den, milletvekilliği adaylığını “bir ülke adına” denemeğe geldiği saatlerdir; adı sertliğe, geçimsizliğe çıkmış bir kere kahretsin. Sabretmeli, kırmamalıdır bu “ilgisizi(!)” Sevinç, gerçekte kaç yıl sonrası kendi şehrinde misafirliğinin yanı sıra harekete muzırlar sızmasın diye kendini cepheye atmıştır. Ülkücü katillerinin yakınları, eroin-silah ticaretinin piyonları dahil ortalığı boş bulanlar varsa geçit vermeyecektir en azından veya aklı sıra. Sistem bu, alınan karar bu. Cumhur; Tepeye’ tehdit savurmuştur: ”Eğer delegeye başvurmazsa” imişler. “Bitirimler”, “Türkeş’i sandığa gömmüşmüş. Bahçeli’yi mi dinleyecekmiş...” İlk arenaya çıkalacak günlerdir. Öyle ya “bitirimler” 83 sonrası dönemin her renginden para kazanmıştır.Şimdi, döküleni dağıtsalarmış. Doğru vatan çocuklarının kahir ekseriyeti hâlâ çorbaya muhtaç. Yaraları sarılmamış. Onlar, nasıl olsa her köyden, soy, oymaktan, yandaş bulabilir, dalkavuk, bir yakınlaşmaya eğilecek “kurşun asker”den yüzlerce delege yazmış yazdırmış bir işgal boşluğunda. Hesap bu... Delege dalkavukluğunun tek geçer yol kılındığı, dava adamlarının delegenin ağzına atıldığı günlerdir. Bunları hiç te hesaplamadan kurşunlanmış parmaklarının gücünce ne gerekse yapardı, ama, biliyordu ki cümle Ocak; çarşı pazar ülkeden, memleketten, dünden o kadar kopmuş; geride, ”bitirimlerin elinde.” Delege dediğin nasıl bir şeyse demokrasi oyununda bir köyden kırk, bir fabrikadan yüzlerce kimsenin yazılabildiği, acıdır; irfansız bırakılmış, çoğu belki gerçekten içtenlikli kimselerdir. Dündar Ağa’mla ilgisi ne diyenlerinizi duyuyorum. Var veya yok, denk geldi işte... Necdet Bey, bin bir hayıfla, yeri gelmiştir, ayağa kalkması, o meşhur tavırları gerekse de yapamamış, edememiştir. Ardından, yine etrafını saran hayranlarına, hasret gidermeğe çalışan hemşehrilerine dert yanmıştır: ”Üstelik burası Gaziantep..”. Soyu, soyadı yaşamaya devam eden Taşer. Eh lutfetmişler, çok sonraları adı bir liseye verilecektir her nasılsa? Bu ülkede Ho-Şi-Min’in adını vermedikleri, resmini asmadıkları yer kalmadı ama, Taşer’lere de bu kadarı... İyi kötü, Taşar, Taşer adı soyadı var. Kitapla, yazı, dergi, makale ile çoklarımızın işi olmaz. Üstelik, vatanı kurtarmağa gelen; çoğu bitirimcilerin yandaşı, akraba uşağı maksat alan kapatmak ve nefes alacak kadar kimseye, yeri gelirse düşüncelere fırsat vermemek adına ertelenmiş bir karşılık veya yapılacak çok şeyimiz var, söyleyecek sözümüz, yazışacak yazımız; dünden güne ve sonsuza diyerek...

Taşer kimdir?

Dündar Taşer, 1925 yılında Gaziantep’te dünyaya gelmiş, köklü , töreli bir aileye mensup milli kültürle yoğrulmuş bir büyük dava adamı. Çocukluk çağından itibaren köklü ve derin bir Türk terbiyesi almıştır. Çocukluk yılları Gaziantep’te geçen geleceğin asker-mütefekkiri bu adam,”haydi oğlum mehmetçik gibi yürü!” ülkü ve özlemiyle büyüttükleri Dündar’ı Kara Harp Okulu’na vermişlerdir. Dündar, tank sınıfına teğmen olarak ordu saflarına katılmıştır. Kurtuluş günlerinin havası tümüyle milletimizi sardığı o günler her ailenin çocuğu için düşlediği ülkü yiğit bir ordu neferi olmasıdır. Bugün dahi bir askere uğurlamada dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir millette görülmeyen ve görülmeyecek olan savaştan öte düğün-savaş karışımı bir askere gönderme kültürünün en canlı olarak yaşandığı bir Gaziantep genci olarak.

Taşer’in ailesi Türklüğün meselelerinin çözümünde belki bir gün çocuğuna da iş düşer, çözer hayalindedir; Kilis’ten ötesi üç adım Halep ve bu Osmanlı Türkü’nün toprakları işgal güçlerince cetvelle çizilip elimizden alınmış; ”çalınmış hudutlar” bizlere el sallayıp durmaktadır. Bugün karşımıza çıkan, daha çıkacak olan Türklüğün nice nice meseleleri için...

27 Mayıs ve sonrası...

3 Mayıs 1944 olaylarını yani Türk milliyetçilerine karşı düzenlenen tertipleri, hem Rus korkusuyla titreyen sözde devlet adamları, eğitim kadroları, kara-siyah cübbelilerin, sözde basına el koymuş düzmece yazar çizerlerin hezeyan, öfke ve korkaklıklarını yakından takip etmiş, ardından sürüp giden bu çaresiz debelenmelere karşı bir dur hareketinde Albay Türkeş Bey’in yanında yer almıştır. Türkeş, Dündar ve arkadaşlarının amacı, memlekette fazla kan dökülmeden memleketin durulması, idareyi bir parti adına ele geçirmeye çalışanların oyunlarını bozmak ve hiç değilse makul zamanda bir takım reformları gerçekleştirdikten sonra ordunun bir daha siyaset dışı kalmalarının temellerini atmaktır. (Gerçi bir 27 Mayıs yazısı başka bir şeydir. İleride de tartışılacak 27 Mayıs’larda rol alan sağ-sol asker kökenli olanların çoğu bir noktada birleşmektedir: En az ülke düzlüğe çıkana kadar sivil idareye geçmemek. Toprak ve tarım reformundan, ekonomik kalkınma, dil, kültür ve eğitimde yılların ihmalini giderme. Muhsin Batur ve bazılarının anılarından okuyoruz.İp başka ellere nasıl geçer, baştan oyunu yazanlar nasıl bir başkasıyla dans eder, konumuz dışındaki bir durumdur.)Türkeş ve ona yakın, onun gibi düşünen subayların hatıralarına, konuşma ve konferanslarına baktığımızda bunları görürüz: Güçlü, milli bir devletin tecessüsü gerçekleştirilmelidir. Bugün ayrılık zılgıtlarına sebep feodal artıkların temizlenmesi, düzenli olarak kalkınma; tarım ve sanayide hamleler yapma, sermaye, mal ve diğer varlıkların hakaniyet içerisinde millete dağıtılması gibi...

Ayrı bir konu olmakla birlikte bu mücadeleyi sürdürememişlerdir. Kaderin bir cilvesi diyebiliriz, ama, her büyük adamın bazı zaafları vardır. Genç binbaşı Dündar’ın da briç hastalığı. Burada zikretmek gerekir mi diyebiliriz, olsun, olaylara çekincesiz yaklaşabilmeliyiz. İhtilalin ilk günleri,geride neler olduğu pek te bilinmiyor. Komutanı Türkeş; ”Dündar Radyoevi’ni koru, eve kadar gidip geleyim, çocuklardan bir haber alayım, onlara yiyecek ekmek parası da bırakamamıştım” deyip çıkmasıyla, Dündar, iyi niyetlidir. “Ne olacak yani”, deyip kapıdan çıktığında olanlar olmuş ve İhtilal’in ipleri pusuda bekleyenlerin eline geçmiştir. 14’lerin çoğu sürgüne gönderiliyor, Dündar da Fas’a. Yarım asır sonra, olup bitenlerin tartışması devam ediyor...

Hiç deyilse 27 Mayıs’ın akışı bazı gürûhların eline geçmesin endişesiyle olayların ortasında kalanlar, beklenmedik taktiklerle bir bakıma giderilen ve tasfiye edilenler olarak özetlesek te, doğrusu bitmeyecek bir tartışma halindeki bu durumun kanaatimizce haklı haksız karşılığı yaşanmış olsa da değerlendirmesini tarihe bırakalım. Başbuğ ve Dündar Ağa ve arkadaşlarını birlikte ve zaman zaman aralarındaki tartışma, kimileri ile ayrışma ve yaşanılan terslikler olması doğal değil mi? Kestirmeden söyleyelim. Hatasızlık Allaha mahsustur, Amenna. Ama, lider veya dava adamalarında olmazsa olmaz özelliklerin başında içtenlik gerekir. Duygu derinliği, irfan genişliği, ufku öteleri sarabilen... Hata olacaktır; ders çıkarmak ve yeri geldiğinde özür dilemek, yeri geldiğinde bilgi vermek bilgi almak, inatla ve ısrarla hedefe kilitlenmek, yöntemi, araçları değişse bile, hedefi daha uzaklara taşımak geliştirmek...

Bilge Kağan, Tonyukuk...

Yurda döndüklerinde Dündar da 14’lerin çoğu gibi CKMP’ye, Türkeş Bey’in, komutanı Başbuğ’un parti kurma çalışmalarında bir veli teslimiyetinde katılmış; daha ziyade eğitim ve irşat işleriyle uğraşmış, gençliğin yeniden yoğrulmasında görülmeyen derinlik ve çapta bir soluk olmuştur; millet, milletin gençliği tıpkı Bilge Kağan’ların, Tonyukuk’ların bir milleti yeniden uyandırma ve diriltme gayretlerinin örneği olmuştur.Bir var ki, bugün dahi ne devlet,ne de yediği ekmekte, düşüncesinde payı olan hareketin yetiştirdiği kadroların aklına gelmiyor. Niçin bir Dündar Taşer üniversitemiz yok? Taşer Enstitüsü, Akademisi... Hiç değilse Kıbrıs’ta olsun, Türk Dünyasında bir Alparslan Türkeş Üniversitesi?... Türk Ocakları vebalini ortadan kaldırabilir, Türk gençliği yeniden o ruhla geleceğe sarılabilir.

İki olay:

Kahramanların destan tarafı olur. Doğrudan yaşayanlar kaleme aldı mı bilmem, iki olayı hafızalara sunmak gerekir:

Türkeş, Dündar Ağa ve birkaç arkadaşı Bursa’dadır. Altın Park’ta yüksek öğrenim gençliği ile. Bu arada inançlı-vatansever gençliğin etrafını sardığı Seyit Ahmet Arvasi Hoca Bursa Eğitim’dedir. Çağrılan gençler Arvasi Bey’e haber verirler, gönüllerindeki, “Hocam gel şunların haddini bildir....” O günler de Devlet diyenin de, yıkmak zavallılığında bulunan-ların da barışık olmadığı, daha doğrusu bilmediği İslam, dinimiz İslam. Türkeş’te, o kimselerden midir? Arvasi Bey, ortalığı tuz buz yapacak bir soru sorar, 27 Mayıs’ın gadrine uğramış bir ailenin çocuğu olarak ta. “Siz, namazın yararına inanıyor musunuz!...” “Türkeş ve arkadaşları, bunu bana nasıl sorarsınız, bu bizleri tanımamak daha doğrusu inancımıza hakarettir” anlamında bir ayağa kalkış ve orayı terk ediş... İlerlerken, genç Dündar’a, ”Bu genci boş bırakmayın, Dündar ne yap yap konuşun” diyen bir Türkeş... Burada başka bir cilve var. Bir yanda Türkeş bir yanda Arvasi. Ümitlerden ayrılmamak ve bir dünyayı paylaşacak aynı cephede koşturacakların karşılıklı hakikat geldi mi teslim olması, saygı duyması...

İkinci durum Necip Fazıl’la görüşme isteğidir ki, bizlere göre bir destan daha doğrusu bir Taşer destanıdır...Bir türlü görüşme isteğini kabule yanaşmayan Necip Fazıl, gelsinler der,nasıl olsa onların sözü yoktur, ardından onlara kavrayamayacakları incelikte hakaretler yağdıracak, onları berbat edip atacak, içinin şişiğini indirecek ve çuvala sokup gerilerine bile bakamadan kovalayacaktır. Niyet bu. Gel gör ki, Taşer ,Üstad’ın aklını irfanını kuşatmış, sonucunda başka bir teslimiyet, şükür ve sevgi hissine, fikrine kavuşmuştur onda.

Birlikte yaşayanlardan dinlemiştim. Uzun yaz gecelerinden birisidir. Erenköy’de, Üstadın kaldığı mütevazı konakta, meşhur incir ağacının altında bir araya gelinmiştir. Yatsı kılınmış; Dündar Ağa, Üstad’ın hesaba çekilmesine hazır, ”Konuş bakalım, ne sözünüz varsa; yoktur...” karşılaması bir küçümseme aşağılama. “Konuşacak neyiniz olur ki” anlamında.”Konuş bakalım...” Değişik bir intikam duygusunu yaşayacaktır güya.”Askeri kültür asgari kültür!” Yerinden kıpırdamadan, bir kimseye kendince birkaç dakikalık söz hakkı vermiştir. Ama sahnede başka bambaşka bir durum yaşanmaktadır. Dündar Bey, meseleleri anlatmaya başlamış, tarihten günümüze tarih şuurundan milli kalkınmaya, hürriyet düşüncesinden devlete anlatıyor; harp meydanlarının Yavuz’udur, devlet kuran Bilge Kağan’lar, Sakarya kıyısındaki Yunus, yavrusunu kutsal dualarla uyandıran bir anne, bir dergahın kapısındaki mütevekkil er olarak. Sanki söze taze başlamış şevkinde, dinleyiciler-de gün değil de binlerce ötesi yaşanıyor heyecanı...Ufuklarda yankılanan Ezan’la Sabah Namazı vakti geldiği anlaşılmış. Söze başlanmamış sayabiliriz bu saatleri. Doğrusu başta Üstad şaşıracaktır. “Hayret askerden de böyle bir adam çıksın!” Şaşkınlığını gizlemez, birlikte kendisini ziyarete bir yerde harekete omuz vermesi için inandırmaya gelenlerin huzurunda, konuşacaklarını geri alır ve Dündar’ın gözlerine bakarak:

“Evladım, der, bu pırasa elbise içerisinde elmas krıstal ne arıyor. 600 yıllık Osmanlı Türk tarihinde rastlanmayan krıstal. İçiniz de dışınız gibi ise Allah muvaffak etsin...” demekten kendini alamamıştır.

Marmara Kıraathanesi...

Bayazit’te bulunan Marmara kıraathanesinin tiryakileri arasındadır artık. Marmara ilim irfan merkezidir aynı zamanda. Müddaimler arasında bir çokları vardır. Marmarakeşler arasında Prof. Mükrimin Halil Yinanç, Prof. Erol Güngör, Sezai Karakoç, Ali Saip Atademir, Mehmet Genç, Münir Özkul'un dayısı Prof. İzzettin Şadan, Prof. Nuri Karahöyükoğlu, Hilmi Oflaz, Mehmet Niyazi Özdemir, Mersinli işadamı Özer Revanoğlu, şair Sedat Umran, Prof. Muharrem Ergin, Prof. İbrahim Kafesoğlu, tarihçi Ziya Nur Aksun, 27 Mayısçı subaylardan Dündar Taşer, romancı Üstün İnanç, Ali İhsan Yurt, şair A. Rahim Balcıoğlu var. Kahveye uğrayan ünlü isimler arasında Necip Fazıl, Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, Cerrahi şeyhi Muzaffer Ozak, Faruk Sümer, Nevzat Yalçıntaş da var. Bunlardan Dündar Taşer, M.Nuri Yardım’ın verdiği ünvanla, “Fetihten gelen adam...” Herkesle iyi ilişkiler kuran Taşer hayranları arasında Erol Güngör ve Ziya Nur ayrı bir yer tutar. Burada Ziya Nur’u anlatmak gerekir belki. Diyelim bir başka sohbete...

Yine, Erol Güngör!ün betimlemesi :

”Orta boylu, kıvırcık kır saçlı, yüzü daima mütebessim, alnında kış ve yaz ter damlaları eksik olmayan, parlak ve canlı gözlerinde zekâ kıvılcımları tutuşan bir adam konuşurken gözleri yukarıya doğru çevriliyor, sanki oradan kendisine fikirleri ve sözleri en güzel terkipler halinde veren gizli eller var...” tespitinde, kavrayışında bağlılığında adeta bir şeyhle birliktedir ki, de Taşer’in Osmanlı devlet adamları için yaptığı yakıştırmayı benzettiği “fena-fid’şeyh” kuşatması; Güngör ve sohbetine katılanlar üzerinde hep olacaktır.

Şaibeli bir tırafik kazası yaşatılmıştır bu millete. Dündar Ağa, kuvvetle muhtemel Türk’ün düşmanları tarafından ortadan kaldırılmıştır; Taşer,vefatından sonra da... Çarpıcı sarsıcı açıklamaları cetvelle çizilmiş bir toprağın çocuklarına öte vatanları da hissettiriyor; ürkek, korkak, beceriksiz hocaları sözüm ona memleket idaresinde bulunanları ortaya döküyor.

Demirel ve İnönü:

Vaktin idarecileri İnönü ve Demirel’le başı hoş o değildir. Demirel için, ”Suyun akmasını önlemek için musluğun ağzını tıkayan çaput..”veya, altı yol kavşağında tırafiği idare etmesi gerekirken her gelene geç diyen, ortalık karışınca da ne yani, siz karıştırdınız diyen, bir, ”bırakın etsinler, bırakın geçsinler”ci ,”yollar yürümekle aşınmaz” genişliği ve rahatlığıyla pek çok gelişmeye de bir seyircidir! diyecektir.

Çözülen İhtilâl

DP, gökte uçan kuşa particilik yaptırıyor, partizanlık almış yürümüştür; ülke yarılmanın eşiğine getirilmiş,ama beylerin keyfi yerinde:Marşal yardımı diye yutturulan ülkenin vesayet altına itilmesi “her köşede bir milyoner türetme” aşkıyla şimdikilerin “bölünmüş yol” tutkusuna benzer sermaye, mal, mülk el değiştirmeğe başlamış, fakir fukara içerisine yeni ağa-babalar çöreklenmiştir. Bu tartışma sürecek elbette. Olsun, yaralar nasıl sarılacaksa bir müdahale ile başaralım, tarım ve toprak reformu gerçekleşsin, eğitim ve ekonomideki uçurumlar azalsın bir on yıl sonra sağlıklı bir demokrasi gelmiş olur inancı da bir çoklarında, bunun için pusuda bekleyenlere fırsat verilmemesi gerekir...“Halbuki ortada 27 Mayıs’tan zerre-nişan kalmamıştır. ”kardeşlik, barış sevgi hedefine yönelen, kardeş kavgasını önlemek için yapılan ve çağdaş medeniyetin imkânlarını var etmeğe çalışan, hiçbir zümre ve kişinin leh ve aleyhine bir gayret taşımayan” bir hareketten bu neticenin doğması mümkün müdür?” (Mesele, sayfa 15, D.Taşer, Töre-Devlet yayınları, 4.baskı,1977, Ankara)

“İnönü 10 yıl muhalefette çalıştı, devleti idare etmeğe hakkı yok mu? Bu fikrin temelinde kendine güvensizlik, milleti tanımama ve acizlik hissi vardır.” (a.g.e.syf.15-16)

Türkiye’yi idare etmek için seçilmiş olanlar, idareye ehil olmak için hiç olmazsa yirmi senelik vakaları doğruya yakın bir tahlile tabi tutmalıdır.

Yolcuların çoğu tarafından istenilmek insana kaptan olma niteliği kazandırmaz. (a.g.e.syf.21)

Amerika’dan 300 milyon istemeğe teşebbüs eden Menderes, eli boş dönüyor. Bu hadise pek çok subayın kafasında yeni kopmlikasyonlar korkusu doğurmuştur. (age.syf.22-23)

İktidar-muhalefet münasebetleri de her çeşit medeni münasebetlerin ötesine geçti. DP en küçük esnaf derneğinden en büyük banka idare meclisine kadar her şeyin %100 kendi adamlarının elinde olmasını temine çalışırken, CHP, en masum memur becayişini bile korkunç haksızlıklar olarak ilan ediyordu. Taraflar birbirinin kahrına karar vermiş haldeydi.”(age.syf.22)

Tarih Şûûru

“Benim neslimden olanlar İmparatorluğumuzu haritada, yani kâğıt üzerinde gördüler. Devletimiz bize göre bir coğrafya parçasından ibaretti,ama bu büyük coğrafya bile kitap sahifesine çizildiği zaman adeta avuç içi kadar ufak görünüyordu...” Ve, ”Bir gün İstanbul ve Edirne elimizden çıksa öğretmenimiz herhalde oraların zaten Bizans toprağı olduğunu, bizim yine vatanımıza çekildiğimizi söyleyecekti...”

(Ekleyelim Gaziantep için zaten Arap toprağıydı, Kars için, Batum neyse o idi, veya İzmir için adı bile şu...falan filan demek gibi edepsizliğe düşebileceklerdi.)

Taşer, Devlet’teki günlük yazılarında eğitimden gençliğe, üniversiteden sanayiciye, iç ve dış siyasetimize bir kısmı belki o dönemin yorumu sayılsa da, çoğunda geleceği de işaret eden görüşler ortaya koyacak, daha ziyade gençlik üzerinde duracaktır...

Dündar Ağa’nın, Arvasi Bey ve Üstad’la karşılaşmaları Devlet-Ebed-Müddet hayatımızda çok değişik safhalarla birlikte anılabilir. “Lider ve arkadaşları tezi”nde akademik çalışma dahi yürütebilirsiniz...

Dündar Taşer, daha ziyade gençlikle meşguldür. İstanbul’da daha ziyade üniversite gençliği üzerinde duracak, Ankara’ya geçtiğinde konuşmalara ara verdiğini hatırlatanlara, ”Artık kaç yüzler, binler oldular!” demesi, geçici bir yorgunluk muydu şahitleri bilirler. Başlangıçta daha, etrafındaki sayıları on on beşi geçmeyen yüksek öğrenim gençliğinden dergi çıkarmaları ister. “Efendim, henüz kaç kişiyiz ki, sonra kimlere okutacağız bu dergiyi, icabında kimlere satacağız”, tereddütlerine karşılık, atom ve varlıklar arasındaki etkileşim ve farkları tesir sahalarının derinliği, genişliği hikmetini hatırlatır. Şaibeli ve gerçekten elim bir tırafik kazası sonucu vefatından sonra Töre-Devlet Yayınevi’nce “Dündar Taşer Roman Yarışması” düzenlenmesi. Taşer ve eğitim ne kadar iç-içedir, hatırlatmıyor muydu? Ne yazık ki yayınevi işlevini yitirince kapanmış, fikir ve edebiyat hayatımıza kazandırılacak eserler ve yazarlar görünmez olmuştur...

Yine Gençlik...

Başbuğ’un ardından yazdığım yazıda, talihin ve tarihin kıskançlığını belirttikten sonra, Türkeş’in binlerce yılda bir gelen, (Dündar ağaya yönelik söylenen kuyruklu yıldızlardan birisi;yeryüzünü kuşatan ve aydınlatan) Türk tarihinin birkaç kahramanından birisidir yargımıza serzenişte bulunur gibi olanlar olmuştu. Geçelim bu tartışmayı. Kahramanları birbirine kırdırma niyetimiz yok.Bize göre gerçek: millilik vasfını kaybetmiş bir devlet ve dilini, kültürünü unutturmak için her tazyikin yapıldığı bir gençlik ve çok şeyin farkında olmadığı kalabalıklara yarınları gösteren ve bunu kuvveden fiile çeviren bir Türkeş vardı. Bu gayretin kahramanlarından belki de birincisi Dündar ağa. O gençliği yoğurmakla bulmuştur kendini. CKMP’nin bir toplantısında:

”Mutlak manada manevi, İslami değerlere bağlı gençliği ülkü ve fikirler etrafında toplayacak aksiyoner bir hareketi oluşturmak zorundayız” demiştir, ısrarla yaşantısına kattığı hedefi. Kaldı ki,12 Eylül sonrası “kemik peşinde koşanların” çokluğu, yeni çürütme siyasetinin geniş tahribatına karşılık “gerektiğinde lise öğrencileriyle mücadeleyi yeniden başlatırız” diyen Başbuğ; iktidarı, var olmayı bu yetişmişlikte gören, ülkücü gençliği yetiştiren dava adamı değil miydi?

Dündar Ağa, hele kırktan itibaren ortaya çıkan, ”içtimai yapının bozukluğu”nu, sebeplerini ve kaynaklarını iyi bilen birisi olarak, dünü yeniden kurmak suretiyle geleceği köklü hamleler halinde kurabileceğimize inanıyor; ”Biz kaybedilmiş bir medeniyetin çocuklarıyız, medeniyeti yeniden kuracağız” iddiasın-dadır. Uğradığımız İstiklal felaketini yalnız maddi fukaralıkta, geri kalmışlıkta arayanlara cevabı ortada: Kurtuluş savaşı tezine karşı çıkarak, ”Ne geri kalmış milletlerden birisi, ne de kurtuluş savaşı veren milletlerin birincisiyiz. İstiklalini son elli yıl içinde almış on dokuz ülkenin efendisiydik. Yüzyıllardır her türlü uygulanan şekil kaygılarını terk etmek zamanı gelmiştir. Şeyh Edebali gibi gönül pirleri, Çandarlı Hoca gibi ilim ülkücülerini beklemekteyiz...”kesitiyle, ardından yetişecek bilim adamlarının tezlerine ilham olacaktır. Sözgelimi bir Ülgener: ”İktisadi çözülme” denen hadise on beşinci yüzyıl sonlarından itibaren başlayıp yüzyıllarca devam eden bir hadisedir. Bu, bir çeşit geriye dönüş olayıdır.”(Prof.dr. Sabri Ülgener, İktisadi çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, Syf. 28)

Gençlik ve yazmak...

Ali Bayındır, gözüne kestirdiği gençlerdendir; hemşehrisi. ”Yaz oğlum, der, ülkücü hareketin teknik görüşünü, teknolojiye bakışını...”

-Estağfurullah efendim, bana mı kaldı bir sürü doçent profesör varken...

-Onları boş ver sen yaz.

Birkaç gün sonra karşılaşmışlardır.

Aynı konu:

-Yazmaya başladın mı?

Ortaya bazı notlar çıkarmıştır Bayındır. Devlet gazetesinde kaç günlük yazı olarak yayınlanır. Dündar, ”Bazı istatistik verilere de yer ver” uyarısıyla birlikte Sadi Bey’i (Somuncuoğlu) çağırır yanına,”Töre-Devlet’te yayınlayın bayındırın hazırladığı kitabı.” Bilinen “Milliyetçi Sanayi Sistemi”nin ortaya çıkışı ve devamında “Milli Harp Sanayi”, Taşer’in genç Bayındır’a, ”Yaz oğlum!” ricasiyle doğmuştur.” Daha kaç araştırma makale veya kitaplar halinde gençliğe yüklenmiş;Taşer’in aklı zekâsı irfanı olan gençlerden bir kısmını hep teşvik etmiş, yazılarını takip etmiştir..

Erol Güngör

Asrın yetiştirdiği ilim adamlarımız-dan Erol Güngör’ü iyi takip etmeliyiz. Hayranlarının başında gelenlerden. Dündar’ı dinlerken, onsuz yıllarda yeni kuşaklara bu büyük dava adamını anlatırken karşısına gibidir. Yetişecek olanların gözbebeklerine okumaya çalıştığı Dündar Taşer’i, ruh hali, fiziği, kulakların nursuzluğunu çözen ve bir ruh ikliminde tutan bu veli kişiyi hissettirmeğe çalışırken çizdiği tablo, karşısında el bağlamamak olanaksız.

Taşer Sihri...

Güngör’ün yakıştırmalarını eksiksiz sunmak doğru olacaktır:

“Eski büyü kitaplarında her türlü kuvvete hakim olmak için kullanılabilecek formüller, reçeteler vardır” diyerek falcı, büyücü ve medyumların başvurduğu insan aldatması her türlü hüneri saydıktan sonra... “Ama, bir gün” diyor, “Bir klasik formüle başvurmadan karşılaştığı herkesi büyüleyen ve kendisine bağlayan bir adam gördüm. Büyük bir sihirbaz karşısında gibiydim. Çünkü büyü bir tarafa normal hayat şartları içinde böyle bir cazibe sahibi olabilmek için gerekli her şeyi bir araya getirmek te imkânsızdır.

Nasıl oluyor da bu adam dost-düşman, muhalif muvafık herkesi ilahi kelam dinliyormuş gibi bir deruni teslimiyet halinde bırakıyor. İnsanlar onun yanında saf .. gibi her türlü kir ve pastan arınmış kılıyordu...” hayretindedir. Tıpkı Z.Nur Aksun’un, ”Benim gibi onu dinleyenler iman tazeliyordu” bağlanması... Güngör de; ”Sadece biliyorum ki, diyor, böyle bir adam tıpkı kuyruklu yıldızlar gibi dünyada çok nadir zamanlarda görülür ve onun karanlık göğsümüzde bir an aydınlatıp geçtiği şeyleri görme saadeti de ancak pek az kimseye nasip olurdu... Adı Dündar Taşer olan bu adamın büyüsünde onun şahsiyetinden gelen pek çok şeyler vardır ki, kendini görmeyenlere anlatmak zor gibidir....” Güngör’ün,”Eğer birini kıskanacak olsam bu adamı kıskanırdım” sözünü nefs pilanında kalanların da ona yaklaşmasını temin içindir. (138-139)

Taşer’den ilhamla...

Bilim çevrelerindeki münakaşası, yararlandığı münbit pınarlar bir yana, Dündar Ağa’yı hep izlediği ve belki tüm araştırmaları bir yana, Türk gençliğine bir Taşer’i hissettirebilirse en büyük mirasımdır bakışı boşuna değildir, bunu kendi adına becerdiği inancındayız. Güngör, yeni nesle başka bir şey hissettirme davasındadır:

“...Aralarında ilim ve fikir adamları çıkacak, kendilerini bir delikanlılar kalabalığı olmaktan kurtarıp ta bir milletin gençliği haline getiren azim ve iradenin nereden geldiğini araştıracaklar. Ağabeylerinin bir zamanlar dağının derbeder, sahipsiz, ezik dolaşırken nasıl olup ta bugün toparlandıklarını düşünecekler. Karşılarına bir büyük adam çıkacak ki, onun yaptıklarını kolay kolay izah edemeyecekler, tek kişinin bu büyük işi nasıl omuzlayıp yürüttüğünü büyüklerine soracaklar, büyükleri ise onlara ancak şunu söyleyecek; Taşer’i tanımayan, bunu anlayamaz.”.(Erol Güngör, Dünden, Bugünden,Tarih-Kültür ve Milliyetçilik, Mayıs 1982, Ank.syf:134-135)

Ziya Nur ve Taşer...

Ziya Nur’un, geleceğe not düşmek adına Taşer’in söylediklerini tek tek satırlara dökmüştür Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi’nde. İnanıyoruz ki, kıyamete kadar Türk gençliğine yol gösterici olarak bırakmıştır. Onun aydınlattığı dünyadan satırlar:

“Türkiye yol ağzındadır. Dünya muvazenesine uygun olarak oturabilirse, milli kültürünü ihya ile,onun üstün ölçülerine istinaden, muasır teknik ve ilimle, ağır sanayini kurarsa, eski büyük kudretine kavuşabilir. Bütün çalışmalarımız bunu temin içindir...”

“Çok büyük badireler geçirmiş, çok feci belalara giriftar olmuş, bütün bunlara karşı çok üstün hayatiyet göstermiş bir milletiz. Bu hayatiyet, istikbale ümitle bakmamıza amirdir...”

“Siyaset sahnesinde çok büyük kozlarımız vardır. Bunu değerlendirmek lazımdır. Bu değerlendirmeyi, halkıyla yek-vücud olmuş münevverlere sahip milletler yapabilir. Aydını ayrı, halkı gayrı toplulukların kârı değildir bu. Bana göre, Türk’ün cezri Sakarya’da bitmiştir. Yeni bir med devrine girme çabasındayız. Bu med olacak, ve Türk milleti eski azametine kavuşacaktır. Bunun ızdırapları ve sancısı içindeyiz”( Ziya Nur, Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi, syf. 21, Ocak yayınları, Ank.)

“Dündar Taşer, hareketlerinde, çok yüksek olan düşünce ve idrakine istirad ederdi.Bu düşünce ve idrak ise, muallaktaki mefhumlara yaslanarak çalışmaz; tarihten çıkan, sağlam ve değişmez verilere dayanırdı. Bu sebeple konuşmalarında daima tarihe gelir giderdi. (age. Syf.21) Sözgelimi, Cevdet, Fuat Paşa’yı, ”Sizin yanınızda Köprülü Paşalar filan nedir” cinsinden aşağılamasına, ”Köprülü fena-fid-devlet olmuş bir adamdır. Rükûa varmış bir devleti ayağa kaldırmaya hasr-ı efkâr etti, muvaffak da oldu. Şimdi böyle fedakâr vezir olsa bu devleti ihya eder. Siz ondan malumatlısınız, lakin bahçe tanzim etmek, yakınlarınızı kayırmak gibi işlerle meşgulsünüz, cevabını vermişti.”(Z.N.,D.T.B.T. syf.23.)

Ziya Nur, Hammer’in bir tespitini aktarır hayretle, hayranlıkla ve derinlemesine hissederek; ”Adamlar, ölürken bile devleti düşünüyorlar. Roma da bile görülmez...” İşte fena fi’d-devle denilen adamlar bunlardır.”(Z.N.D.T.B.T.syf.239

Millet...

“Tarih boyunca ve halen de, bu ne ise, milli telakki de odur.Milli telakki ancak tespit edilebilir, ihdas edilemez....” (a.g.e:118) O, meşhur her Türk’ün yüreğini bir çiniye bezmetmesi. Millet değerlerinin yeniden işlenmesi, her Türk’ün belli imkânlara kavuşturulması; eğitimden ekonomiye, haktan hukuka...

Biz Kimiz?

“Osmanlı Devleti Söğütte kurulduğu 1299 yılında 400 atlıya sahip bir uç beyliği iken, 1326’da Bursa’nın fethi sırasında Orhan Bey 38.000 süvariye kumanda ediyordu.

Bu artış nereden geliyordu?

Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Zira bu yerlerin ahalisi Türk değildi. 400 çadırlık aşiret 27 senede bu kadar çoğalamazdı. Selçuklu Sultanlığı asker yardımı yapacak halde değildi. O halde artış nereden geliyordu?

Öyle anlaşılıyor ki, Bizans ucundaki bu beylik Türklük âleminin ülküsünü temsil ediyor. Türklük âleminin fetret devrinde bile asla vazgeçmediği, İstanbul fethinin ve dünya hakimiyetinin mümessili sayılıyordu. Milli şuur ve ülkü, Horasan’dan İzmir’e kadar her yerdeki Türk’ü Ertuğrul sancağına çekiyor, şeyh’ler, müftiler, müderrisler eli kılıç kabzasına yakışan her yiğidi, gönlü fazilet aşkı ile dolu her mümini, kafası sakin düşünceye açılmış her talebeyi Söğüt’e sevk ediyordu.”(age.syf.35)

Cemiyet...

“Cemiyet, örfleri müşterek olan kişilerin meydana getirdiği maşeri bir varlıktır.” Aynı örflere sahip olan cemiyetler de milleti teşkil eder.

“Örfler, binlerce senede meydana gelir ve yine uzun bir devir içinde değişime uğrar, daha doğrusu uğramalıdır.Emirle, cebirle örf değişikliği yapılamaz. Şayet bu yola gidilirse cemiyetin iç bağı çözülür, harcı erimiş duvar gibi taşlar tek tek dökülür.”

“Göçebe Türkmenlerin örfünde deve çobanının şahitliği makbuldür; koyun çobanının değildir. Çünkü....” (Z.N.,D.T.B.T.syf.153) Meselenin iktisadi yanını fertler bakımından da inceleyebiliriz.



Dış Politika

Doğrusu, Taşer’lerin yaşadığı dönemler Moskof homurtusunun çokça görüldüğü zamanlardır;”Soğuk savaş” dedikleri. Başta, Turan coğrafyası inin inim inletilmekte, milyonlarca Türk esir, kalan tek bağımsız Türk devleti gerek siyasilerin elinde perişan veya gençliğe yeterli gelecek düşüncesi verilemiyordu. “ Rusya’nın bir devlet olarak teşekkül ettiği tarihten beri büyüme istikâmeti Türklük âlemini yok etmeğe doğru gelişmiştir.” (Mesele, syf. 31)

Rusya’nın güneye sarkma politikasının değiştirmeğe 1945’te Sovyetlerin üç vilayet ve iki Boğaz üzerindeki talepleri ile bir kerre sabit olmuştur...”(Mesele, syf.32)

Laiklik fikrinin yanlış tefsiri, milletle maaşlılar arasındaki bağı büsbütün kopardı.” (a.g.e.syf. 42)

Sosyalist olmanın faydaları:

Taşer; apaydınlık adını koymaktadır o günkü ortalığı ateşe vermenin. İster dağa çıkmış teröristi, ister cübbesine sığınmış Üniversite hocaları, ister kalem kapmış gazeteci bozuntusu olsun.“...ermeni meselesinin boşluğunu kürtçülükle doldurmaya çalışırsanız...”(a.g.e. syf. 117) Doğrusu çakal izi, it kokusu...almış başını gidiyor. Her gün bir başka ürüme, dalaşma.Emir yüksek yerden(!) Bir “Ermeni açılımı” değişik bir Rus, İngiliz çalımı olarak yaşanmıyor mu? Ne fark eder”?

“Rus diplomasisi asırlardan beri Rusya’ya karşı batılı bulmak esasına dayanır. Rus diplomasisi de Batı’yı Türkiye aleyhine çevirmek için yerli rumları ve ermenileri tahrik etmiş, hıristiyanlar eziliyor diye batılı milletleri galeyana getirmiştir.”(a.g.e.syf. 167)

Aydın Sorunu

Bir aydın karanlık lafıdır gidiyor. Filimlerdeki yataklıklardan tutunuz, devlet kasasından gazete kapanların köşe yazarı kesilenleri, bir şekilde bir fakültenin kürsüsünü işgal ettirilmişler aydın kesilmiş. Aydın münevver her ne ise, bir milleti,hatta insanlığı geleceğe taşıyan, kitlelere çözümler üreten kimsellerdir. Bizde aydın diye yutturulan zevatın çoğu bir yerlerden iyi dünyalık kapmış kiralık kalemler değil mi? Hadi, masum olanları bile ne kadar aydınlıktır, aydındır? Taşer,“Türk münevverinin mefhumlarla münasebeti yoktur. Onun davası kelimelerdir.” (Mesele,syf.119) Aydını bu olunca halkı ne olur? “...Biz böyleyiz işte, ”şeker şeker deyince ağzımız tatlanır” sanırız.” (Mesele, syf.119)

Neo-Osmanlıcılar...

Son 6-7 senede bir de neo-Osmanlıcılar türedi. Sanırsınki Osmanlı hayranı, Türk hayranı. Osmanlının yıkılış günlerindeki kadrolaşmayı, Abdulhamit ve benzerlerinin çırpınışının aksine devlet yıkılırken yalılarda keyfine bakanların sürdüğü devran. “Osmanlı bütün kültür havzalarını temsil ediyordu” cümlesinin ardından kültürel havzaları geliştirelim, ulusal azınlıklar, farklı yöreler belirleyelim demeğe getirmekte dahası, Türksüz bir Osmanlı, Türksüz bir Türkiye Cumhuriyeti. Şaşkınlık bu kadar olur. Osmanlı her şeyden evvel bir Türk devletidir. Biz, kimsenin nesebiyle ilgili değiliz ama, birleri “Türk Milliyetçiliğini bitireceğiz” diyorsa doğrusu aklında zoru vardır. Milliyetçilik birleştiriciliktir. Türk Milliyetçiliğini kendi bölücü yıkıcılığına benzetenler “hiç kusura bakmasın...” Her dakika Türk’ün ruhunu kanatmaya hazır sinsi düşmanlarından içeride kullanabile-cekleri aşağılık irili-ufaklı kimseler vardır, olacaktır.

Yarına gerek yok: Dün epey gevelendi,:”İstanbul’u Vatikan’a benzetsek iyi olmaz mı? Hem ne zararı var Vatikan’ın İtalya’ya. Görünüz turist kaynayacak musluklardan para akacak...” veya, “İzmir’i şöyle yaparsak, Mardin Hatay’ı böyle tutarsak...” Tüm bu densizliklerin adı Osmanlı olamaz biline.Vatan namustur elbette. Yezid’ler de Peygamber soyunu kuruturken Kur’an sayfaları dikmiştir hak ve iman ehlinin karşısına, ABD gurkaları dünyanın her tarafına sözüm ona özgürlük ve barış götürmüştür değil mi? Bir farkınız olsun en azından... hiç kusura bakmasın... Her dakika Türk’ün ruhunu kanatmaya hazır sinsi düşmanlarından içeride kullanabilecekleri aşağılık irili-ufaklı kimseler vardır, olacaktır. Osmanlı ne parçalanmanın kibar adı federasyondur, ne anlamını kendilerinin de bilmediği bir hak ve özgürlük teranesi. Evet, yineliyoruz.Yarına gerek yok Bir farkınız olsun en azından...

Dündar Taşer aydınlığında Osmanlıyı ve daha ziyade son iki asrını doğru görüp doğru bilmek insana hüznü aşan acılar verse de geleceği okumamıza doğru, kesin ve şart adımları atmamıza yardımcı olacak, O gece karanlığında yolunu kaybedenlere yol yön gösterecek bir gökyüzü yıldızıdır. Üniversite gençliğine, Erasmus, Sokrates pırogramlarını yutturana kadar. Ziya Nur’un “Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi” ders olarak okutul-malıdır. ”Büyük ve kudretli devlet” fikri ve hasreti başlıklı yazısını defalarca okumalarını salık veririz dost düşman herkese. Kendini başka sanan, başkalaşanlar da uyanır belki...

Kurt gel beni yê...

“Devlet”te “Cennet Rüzgârı” namıyla neşrettiği yazı, işte böyle bir telakki ile, büyük devlet hasretini yazmıştır. Edebiyat kitaplarına geçecek kadar akıcı olan ve âdetâ büyük devlet düasılası ile dolu bulunan bu yazı, aynen şöyle idi:

“Alfonse Daudet’in bir hikâyesi vardır: ”M.Seguin’in Keçisi”. Bütün bakım ve sevgiye rağmen keçiler dağlara bakıp melerler ve bir gün ağıldan kaçıp, dağa çıkarlar ve kurtlara yem olurlar...” Taşer, Osmanlı ayrılıkçılarını, devlette aldıkları önemli payelere, görevlere karşın bu duruma düşmelerindeki yanlışlığı haksızlığı başka bir yerden önümüze getiriyor.

“Ya Kürt Teâli Cemiyeti’ne, Çerkes teâvün Cemiyeti’ne ne demeli? Ne istiyorlardı acaba? Padişahların karısı Çerkes, Kürtlerin beyleri aşiret alaylarında subaydı. Neyi elde etmek için birleşip başkaldırıyor-lardı?...”

Bir yirmi-otuz yıldır açık-örtülü bizimle yeniden kavgaya tutuşan Çok Uluslu Güçler ; ABD’si, Rus’u, İngiliz, Yahudi, Alman’ı içeride de maşalar bulmuştur. Dağa çıkarılan teröristinden, göç sonucu kullanabilecek-leri yüz binlerce genç vasıtası ile eroin esrar silah ticaretinden, insan kaçakçılığı, kadın ticaretine kadar. Yağmalanan şehirler, ele geçirilen sebze meyve halleri, serbest ticaret bölgeleri ve devamında küçük ve orta ölçekli sanayiden dev kuruluşlar ne varsa... Devamında bir “Sattım satıyorum!” avazıyla: “Paşa paşa ülkenin taşını toprağını haraç mezat içeride ve dışarıda bekleyenlere peşkeş çekenler”; ardından bir açılma saçılma yaygarasını kabul ettirdiler herkese. Türkeş Beylerin, Dündar Ağaların, “Ne açılımı ulan...” yiğit sesiyle dağların yer değiştirdiğini, çakalların başka vadilere kaçıştığını, bu kaçışta paramparça olduklarını, tüyleri dökülmüş uyuzların efendilerine dahi kavuşmadıklarını yaşardı dünya.Gerekirse değil, gerekirse iç ve dış hainlere karşı bir istiklal mücadelesi başlatır, dün hayal olan Turan’ı kurar, Türk’ün nasıl büyük millet olduğunu gösterir, büyük devlet olmanın tüm gereklerini yerine getiririz haykırmalarının asla blöf olmadığını, ”Onlar dağdan inmiyorsa biz dağa çıkarız!” söylemini gerçekten eyleme döker, karşımıza çıkan tarihi fırsatları, bizi tarihe gömecek tarihi ihanet olarak anlayan, ”çoban ateşi(!)ni” ayrılığa, pervasızlığa dönüştürmelerine ramak kalmışların heveslerini kursaklarında kor, ve, “Bayrağı kaptığı gibi Edirne’den Kars’a Hakkari’ye, Samsun’dan Mardin’e, Musul Kerkük’e nasıl kasırgalar şeklinde estiklerini yaşar, “ ölümüne kalımına kutlu bilinir, mutlu olurduk. “Milli azınlıklar” üreterek te olsa ülkeyi parçalama, milleti birbirine düşürme derdinde olanları teşhis zor değil; oyun ortada oynanıyor. Köpeksiz köyde değneksiz gezenlere bu milletin bir cevabı olmalıdır!

Onlar, sorunun adını koymaya korkuyorlar. İçinde bulunduğumuz bunalımın gerçek sebeplerinden birisi feodal yapıdır. Bizim mayınlanmış araziler üzerinde 3 yeni il kurulmalı teklifimiz biraz da bundan dolayıdır. Hiç değilse güneyde yeni örnek iller kurulmalı, “Hatay’dan Musul’a bayrağımız sallanmalıdır.” Bir var ki, bazılarının elinde buralar yeni sömürü alanları olmaya müsait; dış güçlerin nüfuz alanı halinde...



Millet olmada ilk adımlardan aşiret varsa, orada bir ayrılık ve kölelik, sömürü sistemi yaratan aşiret ağalarının giderilmesi gerekir, aşiret yapısının düzeltilmesi. Mustafa Kemâl’lerin ömrü, sağlığı elvermedi bu düzeltmelere. Tarım ve toprak reformu hiç zaman kaybedilmeden yapılmalı, sanayi ve ticarette aynı tekelleşme önlenmeli rekabetçi bir sistem kurulmalıdır. Hak ve adalet gerçek anlamda uygulanır, geliştirilirse Türk’ün önü açılacaktır.

Türk Ocağı’na da bir sözümüz var

Açılım sarasına tutulanlara en tesirli tokat, Türk ocağından gelmeliydi. Doğrusu dönme olduğu söylenen Halide Edip’ler kadar olsun bir İstanbul Mitingi’nde yetkilileri ve taşrada ne kadar Ocaklı varsa yiğit seslerini duymak, kendilerini görmek isterdik.Bunları yazarken kaç kere düşündüğümüzü ayrıca üzüntü içerisinde olduğumuzu belirtmeğe lüzum var mı? Gerçek bu. Vesayet altında kurulmuş bir Ocak görüntüsünü vermeğe kimsenin hakkı yoktur ve olamaz. Yetkilisinden son üyesine,”Bizler, partilerüstüyüz(!)” havasından sıyrılmadıkça olmaz. Sizlere partili olun diyen kim? Gerçek bu: “Türk Ocağı bir ruhun adıdır.” Ervaha kavuşmuşlardan kıyamete kadar doğmuş yüreğinde en ufak Türklük olabilecek herkesin. İçinde bulunduğumuz zaman için, yetmiş beş milyon Türkêli Türkü’nün ve yeryüzü Türklüğünün... O halde sorumluluk bunca ağır, şerefli ve kurmay olmayı gerektirirken, Ocaklı olunuz beyler, Türk Ocaklı!... Üyelerinizden bazıları siyasi iktidarla, iktidar çevresiyle “duygusal ilişkiler” içerisinde ise, kimilerinin “ince yeri” var ise, bazılarına, ki bunlar “her şeyi bilen keramet ehlidir(!)”; vatan da, milliyetçilik te onlardan sorulur havasını iktidar muhalefet herkese yediriyor ve iktidarla bir menfaat örtüşmesi yaşanıyorsa, işte o zaman bu durum yüce milletimizin haykıracağı bir sıkıntıdır. Dergi sayfalarına sığınan pısırık seslerle, daha doğrusu bu sessizlik, tepkisizlikle başta Mustafa Kemal’lerin ruhunu incitmiş, Türk milletinin bahtını karartmış duruma düşersiniz, tezden durumunuzu ve durumu gözden geçirerek rezalete karşı çıkınız... Bugün “demokratik açılım”, yok “kürt açılımı” hikâyesi tutturanlar yarın “İzmir”, olmadı “Vatikan gibi olsun diyerek İstanbul açılımı” (Bunun alt yapısı hazırlanıyor sinsice.) Ahlaki yıkılış, açılış ve serpiliş nöbetleri yaşandı geçmişte. Devamı sahiplerine kutlu olsun. Karakoç’un,”Açıl yavrum açılmak bu yılın modasıdır” diye herkesin ezberleyip savunmaya geçtiği dönem, bu kadar kandırmaca Türk gençliğinin uyanış çağrısıydı. Şimdi o çığlıkların aksine çığırtkanlık yapanları görüyoruz; eline kalem tutturulanlar, üniversite köşelerinde bilimin eziyetini çekmesine gerek yok örtülü açık iktidarın çanağına ekmek sürenler, Tanrı ile parayı birbirine karıştıranlar, sırf şöhret olmak için... “Ege, İzmir”, olmadı “Tırabzon, Kars açılımı” diyerek vatan topraklarını santim santim görücüye çıkarırsa şaşmayalım.Millet kesesinden yiğitlik olmaz. Hele birleri adına milletle kavgaya tutuşanlar neticeyi çok iyi hesap etmelidir.Eğer, gafletini ileri görüşlük, önde yürümek olarak zannedenler var ise, yola devam ederken bir de akla irfana başvurmalıdır.

Bakınız, Taşer, milli meselelerin bayrağı Türk Ocaklarına hasım beyinlerin ulu orta iftirası, saldırısı karşısında neler diyordu:

“Aynı gazeteler, Türk Ocağı silah deposu oldu, diye yazmaya başladı mı, emir Başvekil’den çıkar ve polis, Türkiye’nin en eski kültür yuvasında köşe bucak arama yapmaya gönderilir. O Türk Ocağı ki, Türk Milliyetçiliğinin başı gibidir.O Türk Ocağı ki,Türk birliğinin sembolüdür.”(Dündar Taşer, Mesele, syf.149)


Taşer,”Milletler meziyetleri ile olduğu gibi zaafları ile de küldür; bizim zaaflarımız da bu, melek edaları ile ifade edilen yalan ve iftiraya inanmak.” diyor o yıllarda, iftiraya ve yalan kandırmalara.. Türk, oysa kelimenin ilk sesinden uyanan, sözün arkasındaki gerçek yüzleri tanıyan, yüreği, ruhu kendisinden olanlara sarılan olmak durumundadır. Geçmiş, ona bu arifliği vermiş olmalıdır. “ Ortadokstluk yerine solcu komunistlik. Hazin bir şey: Özbeöz Türk çocuklarının gayrı müslimlerin propagandasına alet olmaları...”

Ardından yazılanlar:

Doğrusu, eleştiri kültürünü kötülemekten öte anlamayan bir anlayışı kıramadık.Anladıklarımızı bir başkasına takdim de birikim, güç ve cesaret işi. Karnından konuşma, riske girmeme huyu da pek değişeceğe benze-miyor. Buna başka nedenleri de eklemek olasıdır. Taşer’den yeterli yararlanma ne onun dönemindekilerin nasibidir, ne yeni kuşakların. Ardından yazılanlar, yazdırılanlar, o günün havasında, bir kısmı sonradan internet sayfalarına taşınan kopyalar.Bir kaçının görüşünü sizlerle paylaşmak Dündar Taşer etrafında yeniden aydınlanmaya vesile olur ümidindeyiz.

Galip Ağabey, bir başka velidir. Hesapsız kitapsız bakışını dile getirmekte mahzur görmez. Bir de uyku tembelliğini aşıp notlarını bir bütün halinde aktarsaydı. Diyor ki Galip Erdem;

“Dündar Ağabeyimizi düşündükçe diğer bütün meziyetlerinden önce, milletimizi sevmenin sırrına ermiş olmasını hatırlıyorum. İnsanlar vardır; millet sevgisinin yüksek bir duygu olduğunu ve bir fazilet sayıldığını öğrenmişlerdir. Ama milleti sevmenin gerçek manasını bilmezler. Milletin tarihini küçümser, bütün değerlerini horlar ve milleti sevdiklerine yine inanırlar.

Dündar Ağabeyimizi, buhranlı zamanların kaçınılmaz sonucu olan türlü hastalıkların hepsine uzaktı.Türk Milletini, dünya sahnesine çıktığımız günden itibaren, kesintisiz bir bütün olarak görmüş, meziyetleri ve kusurları ile zafer ve mağlubiyetleriyle öylece sevmiştir.

Kusurlarımızda bile meziyet aramıştı, mağlubiyetimizde zaferin işaretini görmüştü.” (Yiğit düştüğü yerden kalkar, atalar sözündeki hikmet... )



Bir başka not düşen, bir yiğit serdengeçti Osman Yüksel, onun güzel kişiliği ve zekâsı üzerinde duruyor:“Güzel olan her şey güzeldir, zeki insanda güzelliğin de ötesinde bir şey var. Dündar, kelimenin tam manasiyle zeki adamdı.

Konuşurken kendisinden geçerdi, zekânın terlemesi, kimsenin bilmediği şeyleri bulup çıkarırdı.Veya, bildiğimiz olayları... fikirleri, kanaatleri yeniden öyle lele alıp, anlayış ve anlatışı vardı ki, tutulur kalırdınız...”

Mazinin azametinden geleceğe uzanan yürek...

Dündar ağabeyle birebir görüşmeleri olan şanslılardan mıdır, bilmiyorum. Eğer, bir gün yerli kaynakları da tahlile girişip beyninde yüreğinde eritip geleceğe taşıma zahmetine girerse, günümüzün Ziya Gökâlp’i olmaya aday Özcan Yeniçeri, Taşer’in dev adamlığını biliyor, daha ziyade onun mazi-gelecek kavrayışını bir cümle ile özetleyen yazısında ondan senet tümceleri de ihmal etmeyecektir:

“Mazinin azametini gelecekte vazetmeğe kararlı, dertlerini bilmiş, davasını bulmakta hiçbir engel tanımayan bu gençler milletin sevgisine layıktır...” Taşer ne diyordu: “Türkiye’nin her yerinde varlığını duyuran bu gençlere biz, Bozkurtlar demiştik;halk Komandolar, dedi. Komandolar ipeğe sarılmış çeliktir.”

Aydın bakışı...

Taşer’in aydınlık yüreğini dile getirenlerden birisi de Nevzat Kösoğlu’dur. Kösoğlu’nun, Alternatif yayınlarından çıkan Dündar Taşer adlı eserinde kendine has kelimeleri, yaklaşımı ile Dündar Ağa’yı anlatıyor, daha ziyade “aydın bakışı” ve “toplumun-gençliğin gereksinimi olan aydın kıtlığında” Dündar Bey’in yarınlara-ötelere uzanışını...

“Aydın olmayı okumuşlukla karıştırmamak gerekir. Nice insanlar vardır ki, çok şey okumuş olmalarına karşın kafaları karma karışıktır, hala kıblelerini doğrulatamamış, hayat karşısında gerekli ölçüyü kavra-yamamışlarıdır. Bu gibi insanlar bir çok konuda bilgiçlik taslayabilir, ama inandıkları, bağlandıkları doğruları yoktur. Bu yüzden güvenleri zayıf bilgileri tesirsizdir, yol gösterici olamaz, etkileyemezler.

Adam vardır ki, kıblesi açık ve kesindir...

İşte Dündar Taşer, bu ölçülere uyan bir Türk aydını idi...”

Evet, her fani gibi Taşer de çok sevdiği milletinden ayrılıp “Uçmağa varmıştır.” Mezarı başında konuşan Dava arkadaşı Başbuğu, beklenmedik bir durumdaymış gibidir: “Aziz Taşer, ömrünce Türk milletini sevmenin, büyüklüğüne inanmanın sırrına ermiş, hayatın gayesini millete hizmette görmüş, dünya hırslarına iltifat etmemiş, hiçbir mevkiin cazibesine kapılmamış, tam bir Türk Milliyetçisi olarak yaşamıştın...”

Ve, devamında bugün de herkese yapılan tenbihlerden sayacağımız, ”...üzüntümüz ne kadar büyük olursa olsun, asla sarsılmadan ilerlememizi bekliyorsun” sözleri yeni gençliğin asla unutmaması gereken görevi olarak ummana dönüşecek bir çığlıktı. ”Ruhunun daima bizi takip edeceğini, müşterek davamıza hizmet edebildiğimiz müddetçe müsterih olacağını çok iyi bilmekteyiz.” Yürekler yanmış kavrulmuş,ama gençlik Taşer’lerin yolunda bir vatan savunmasının, değişik bir istiklâl mücadelesinin ortasında bulmuştu kendini. Sonraki kuşaklar davayı ve kahramanlarını bildi mi,geçindi mi, inkâr ve soysuzluğa mı düştü, asıl sorgulanması gereken bir durum olarak ortada kalmış görünüyor.

Ve, Yıldırım Niyazi’den Dilaver Cebeci’ye Dündar Taşer sagusu:

“ Uluna da Bozkurtlarım, uluna...

Uluna da ince aylar doluna...
Gafil durup güvenirsen soluna
Başın üzre sefil baykuş öttü bil! ...
Vatanını iki pula sattı bil! ...

Tanrı bilir, dün de bizim, yarın da...
Bir gün olur; bir sabah tan yerinde,
Dalgalanır dokuz tuğ gönderinde...
Türkmen Ağam nağrasını attı bil! ...
Otağ kurup gölgesine yattı bil! ...

Yol demeyem, yel demeyem, yürüyem...
Göğüs verem, şu dağları kürüyem...
Ben Oğuz'un dediği Gök Börü'yem...
Yine doğum sancılarım tuttu bil! ...
Tanrıdağ'da 'kalk' borusu öttü bil! ...

Sanmayın bu, ağlamaya ağıttır.
Bu, Ağamın kavlince bir ögüttür.
Ağlamak ne? Dündar Ağam şehiddir
Ağlar olsan kaşlarını çattı bil! ...
Oraları birbirine kattı bil! ...”

Dündar Taşer sagusu


”Her gavgede duzah olur, al olur,
Ülkü içün boz tikenler gül olur.
Rehmet yağar ifak sular sel olur,
Şahin kuşu ucalardan av gollar ,
Turan ilde düğümlenür sarp yollar.

Bahar gelür, mökkem buzlar çözülür,
Gözelerden duru sular sözülür
Durmak olmaz! Dündar Ağam üzülür,
Allah deyip, öz yurtlara varalım,

Zalımların bayrağını cıralım...”la devam eden Cebeci’nin dizeleri. Geçtiğimiz Mart ayı, Gaziantep Türk-İslâm Vakfı’nda Dündar Taşer’le ilgili konuştuk. Değindiğimiz hususların çoğunu burada dile getirdik. Yazıya aktarmadıklarımız oldu, yeni bir iki anekdot eklediğimiz... Dündar Taşer’i yeni kuşaklar öğrenmeli, yaşamalı, öncekiler yeniden bilip duymalıdır. Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’sinin son sayfaları “Aşıklar Ölmez”, Amiki’nin gazeline Rıf’ati’nin Tahmisi ile bitiyordu. Biz de bir bölümü sizlerle paylaşmak istedik. Evet, Erol Güngör’den, ”ölenler ve yaşayanlar” arasında-ki devam ve muhabbet üzre sonsuza kadar başta Türk gençliğine -daha çok görev ve yaşaması dileğimizle- diyelim ki, “aşıklar ölmez, millet ölmez...” Cümle âşıklar demine hu! diyelim,Taşer’lerin ruhuna,Taşer’lerle dirilişe...

“Eşbaha nazar kılmadı ervah görenler;
Nasut nedir, âlem-i lahuta erenler;
Bu resme haber verdi, bu ma’nayı bilenler
Sanman ki abes yere telef oldu gidenler,
Geldikleri yerdir, yine oraya giderler...

Meyl’eyleme ey Rif’ati,bu dar-ı fenâya
Da’vet kılınur bây ü gedâ kurb-ı Hüdâya;
Bâki değil,aldanma sakın rûz-ı safâya;
Ervâh-ı Amiki çekilüp râh-ı bekâya;
Mürgân-ı fenâ, menzil-i anka’ya giderler...”


( Muhittin Arar,Çıkış Yoluna Dair,2006,Asil yayınları,Ankara)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap: