Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Osmanlı Devleti İçerisindeki Hıristiyanlar Ve Yahudiler
MesajGönderilme zamanı: 25.01.11, 21:05 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 15.09.10, 09:02
Mesajlar: 75
Osmanlı Devleti İçerisindeki Hıristiyanlar Ve Yahudiler


Benjamin Braude & Bernard Lewis

Çevirenler: Halil Erdemir** Hatice Erdemir***

Osmanlılar, beşyüzyıla (yarım binyıla) yakın bir süre, dağınık bir imparatorluğu tarihte örneğine nadiren rastlanabilecek bir şekilde yönetmiştir. Bu, çok yönlü ilim, teknik ve birden fazla dinî grubu içeren toplum yapısı mükemmel bir şekilde işledi. Müslümanlar, Hiristiyanlar ve Yahudiler, kendi dinlerinin gerektirdiği ayin ve ibadetleri yerine getirirken diğer yandan da kendilerine özgü kültürlerini geliştirdiler. Osmanlı Devleti, her topluluğun hukukî gelenekleri ve uygulamalarına, özellikle fertlerin toplumda kişisel statülerini belirleyen -meselâ ölüm, evlenme ve veraset gibi- meselelere büyük saygı gösterdi ve her birinin kendi kültür ve anlayışlarının gereklerine göre yaşayabilmeleri konusuna özel bir itina gösterdi. Pek çok yazı çeşidinîn devlet içerisinde kullanılması çeşitli dil ve edebiyatların da fevkalade gelişmesini sağladı. Devlet, hakimiyeti altında yaşayan her derece ve kademedeki halka gelişme ve ilerleme imkânlarını tanıdı. Osmanlı Devleti, iyi bir ekonomiye, askeri güce sahip olduğu parlak dönemlerinde, gerçekten hakimiyeti altındaki halklara geniş bir özerklik tanıyan bir toplum yapısı meydana getirdi.

Osmanlı Devleti çoğulcu toplum yapısının klasik bir örneğiydi. Güney Asya’daki benzer toplumsal yapıları tanıyan keskin zekaya sahip gözlemciler buradaki yapıya benzer bir durumu Osmanlı dünyasında da kolayca görerek aynı tanımlamanın geçerli olacağını kolayca belirtebileceklerdir: “... Burayı ziyaret eden bir insanın gözüne çarpan ilk şey karışık insanlardır. Gerçekten kelimenin tam karşılığı ile bu topluluk karışmıştır, bir arada yaşamaktadır, fakat bunlar arasında bir bağ oluşmamıştır. Her bir grup kendi dinîni devam ettirip, kendi kültür ve dilini kullanır; kendilerine has fikir ve yöntemlere sahiptir. Bu, farklı özelliklere sahip grupları birarada yaşayan fakat aynı zamanda, siyasî yapı içerisinde birbirinden ayrı olan çoğulcu bir toplumdur. Ekonomik alanda bile, işçiler arasında ırkî farklar göze çarpmaktadır.”1

Bütün eksiklerine rağmen çoğulcu toplumlar, farklı gruplardan insanların, daha az kan dökülerek bir arada yaşayabilmelerine imkân sağlarlar. Ele geçirmiş oldukları millî devletlerin durumları ile karşılaştırıldıkları zaman onların uygulamalarının oldukça başarılı olduğu görülür.

Yakın geçmişte, etnik farklılıkların ortaya çıkmasıyla birlikte bir çok ulusal devletin etkilenmesi, akademisyenlerin, etnikliği ve etnik farklılıkları çalışmaya başlamalarına sebeb olmuştur. Ne yazıkki, bu çalışmaların bir çoğu tarihî ve coğrafî olarak sınırlı kalmıştır. İslâm dünyasındaki bu konuyla ilgili çalışmalar, çok sayıda etnik farklılıkları içinde barındırması hususiyetiyle en güzel örneği teşkil eden son İslâm Devleti (imparatorluğu) olarak Osmanlılar’a sahip bulunmalarına rağmen sınırlı kalmıştır.

Ortadoğu ülkelerinde yakın geçmişte yapılan çalışmaların ağırlık noktası bir taraftan milliyetçilik diğer taraftan modernleşme ile ilgili olup maalesef dinî ve genel konulara pek fazlaca değinilmemektedir. Dinî ve sosyal konuların artarak devam eden öneminin açıkca ortada olmasına rağmen bu ciddi alanda akademik olarak konunun temelleri ve gerçekliğinin irdelenmesinde ne yazıkki biraz geç kalınmıştır.

Kitapta sunulan makaleler, yukarıda belirtilen ihtiyaçlara cevap vermek amacına yöneliktir. Böyle oldukça geniş ve karmaşık bir yapı arzeden konu, burada da belirtildiği gibi, ciltler tutabilecektir. Kitabımızın hacmi ve konuların tartışılmasının mümkün olmaması nedeniyle normal olarak ilave edilebilecek pek çok konuyu alamadık. Bu konular şöylece sıralanabilir: Arapça konuşan ülkelerdeki küçük Hıristiyan tarikatları, Bağdad’taki Yahudi cemaati, gayr-i müslim imajlarının Müslümanların roman, drama ve halk edebiyatındaki eserlerine yansımaları gibi. Ümidimiz şudur ki, burada bilinen sebeblerden dolayı üzerinde durulamayan ve üzerinde kısaca durulmuş olan konular, bu alanda çalışacak araştırmacılar için yol gösterici bir başlangıç olur.

Osmanlı idaresinde bulunan Hıristiyan ve Yahudi tebâlarına uygulanan politikalar, yüzyıllar boyunca devam eden İslâmî idarenin, Müslüman olan ve olmayanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı ailesinin ondördüncü yüzyılda hakim hale gelmesinden önce, İslâmiyet, Hıristiyanlığın merkezi olan Güneybatı Asya ülkelerini, bütün kuzey Afrika’yı, İber yarımadasının tamamını ve çok sayıda Akdeniz adasına ulaşmış bulunmaktaydı. Uzun bir zamanda, bu kadar geniş bir alana yayılmış gayr-i müslimlerin durumlarının ortaya konulmasının zorluğu gayet aşikardır. Konunun bir diğer zorluğu da iki farklı husus olan Müslümanların hoşgörüsü veya hoşgörüsüzlüğü meselesinin devamlılığının ortaya çıkarılmasıdır. İslâmiyetin ve Müslümanların aşırı bağnaz, hoşgörüsüz ve baskıcı şekilde nitelendirilmesine en iyi örnek Gibbon’un at üzerinde olduğu halde bir elinde Kur’ân, diğer elinde kılıç ile çölden gelip, gittiği yerlerdeki insanları bu ikisinden birini seçmeye zorlayan, efsanevî, fanatik bir İslâm savaşçısı figürünü anlatan ifadesidir. Diğer bir efsanevî tasvir, inançlar ve ırklar arası kaynaşmanın sağlandığı, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler’in ideal hür uyum ve eşitlik içerisinde serbestçe akademik tartışmalar yapabildikleri altın çağ ütopyasıdır.

Bu her iki efsanevî konu, yakın geçmişteki Avrupa tarihini anlatan -İslâma ait olmayan- eserlerde üzücü bir şekilde gerçekler anlatılmıştır. Ortaçağda ne İslâm ne de Hıristiyanlık büyük bir dinî tolerans örneği vermedikleri gibi biri, diğerini gıyabında yargılamıştır. Hıristiyanlık dünyasının İslâm hakkındaki değerlendirmeleri İslâmî doktrinlerin yanlışlığı konusunda olmuş bu oldukça uzun süre normal olarak görülen bir zorbalıkla kabul ettirilme şeklinde gerçekleşmiştir.

İnsafsız suçlamalar ve baskılar Rönesansla başladı. Avrupa kendi Hıristiyan kimliğini oluştururken, Türkler tarafından tehdit edilmesi yanında, eski Yunan’ın Persler’e karşı koymak için mücadele etmesi, batılıların kendilerini ve hürriyetlerini koruyabilmek için daima doğudan gelen tehlikelere ve despotizme karşı savaşmak zorunda kaldıkları fikrinden hareket ediyorlardı. Bu durum doğulu İslâm hakkında yeni bir düşünce çizgisinin oluşmasına başlangıç olmuştur. On sekizinci yüzyılda oluşan aydınlanma ortamında, ki bu dönem, kendisinin dinî hoşgörüsüzlüğe karşı muhalefetini oluşturmuştur. Hıristiyan ülkelerdeki kiliselerin kendilerini daha güçlü hale getirmek için, doğal olarak Hıristiyanlıktan ziyade İslâmı eleştirerek, İslâmı kötü örnek olarak göstermeleri, kendileri için daha kolay olmuştur. Voltair’in Mohomet adlı eseri bunu çok iyi örneklemektedir. Diğer bir ütopik doğma ise şudur: Farklı inançlar arasındaki değerlendirmelerde İslâm, biraz geç zamanlara tekabül eden bir durum olarak ortaya çıkarılmış ve özellikle bazı Protestan polemikçiler tarafından karşıt görüşte olanları alt edebilmek için bir değnek gibi kullanılmıştır. Bazı gruplar ise, İslâm ile diğer tek tanrılı dinlerin birbirine benzediklerini ileriye sürerek Türk hoşgörüsünü Katoliklerin baskılarına karşıt bir değerlendirme olarak kullanmışlardır. Aydınlanma çağında bu düşünceler yeniden ortaya çıkmıştır. Bu durum Doğu üzerine çalışan bazı yazarlar tarafından, Türkler ve İranlılar’da da olduğu gibi, sosyal konularda ve batının eleştirilmesinde bir araç olarak kullanıldığı da olmuştur. Rousseau (Russo) eserinde Arap ve Türkler’i, Hıristiyanlardan daha iyi ya da daha kötü olarak görmezken; Herder, “asil ve cesur Selahaddin-i Eyyübi”yi, “ahlaksız ve asi Hıristiyanlarla” karşılaştırmaktadır.2 On dokuzuncu yüzyıl Romantizmi, İspanya ibadet şekilleri, Theophile Gautier, Victor Hugo ve Washington Irving’in eserlerinde örneklendiği gibi Müslüman İspanya’ya aktarılmıştır. Bu tür eğilimler Avrupalı Yahudiler tarafından da teşvik edilmiştir. Bulundukları yerlerde, Hıristiyan vatandaşların da kendileri hakkında söyledikleri gibi, Samiler ve doğuculular kendilerini diğer Sami ve doğuculularla, özellikle de İspanyol Araplarıyla birlikte ifade etmeye başladılar. Benjamin Disraeli ve Heinrich Heine gibi seçkin Yahudiler, içinde yaşadıkları topluluklardaki kendi komşularının toleranssızlığına karşın İspanya’daki Müslümanlara dönerek kendilerine bir teselli bulmakta ve bunu bir model olarak gösterirken komşularına yakınmalarda bulunmaktaydılar. Bu şahıslar, Avrupalılar olarak, Ortaçağ İslâm toleransını, Endülüsler’in altın devirleriyle ifade etmekte ve böylece İslâmın şereflendirilmesine yardımcı olmaktaydılar.

Gerçek her zaman olduğu gibi bu iki aşırı değerlendirmenin ortasında bir yerlerde olmalıdır. Gayr-i müslimlerin durumları İslâm içinde genel, Osmanlı Devleti’nde özel olarak değerlendirildiğinde oldukça karmaşık ve farklı bir inceliğe haizdir. Bu durum, yukarıda geçen iki farklı görüşü bu kadar basit ve yüzeysel bir değerlendirmeyle sunmayı mümkün kılmamakta ve yüzeysel değerlendirmelere inanmamızı güçleştirmektedir.

İslâm hoşgörüşü veya hoşgörüşüzlüğü üzerinde değerlendirmelere geçmeden önce bazı terimlerin tanımlarının verilmesi doğru olacaktır. İlk olarak “hoşgörü”den (tolerans) kastedilen nedir? -Ayrımın yapılmaması veya zulmün olmaması mı? “İslâm” kelimesiyle kastedilen nedir? Kelimeyi orjinal anlamıyla ve Müslümanların inancına göre, İslâmiyet Tanrı tarafından Peygamber Muhammed’e (sav) vahyedilen ve kutsal kitap Kur’ân-ı Kerim’de toplanan emir ve kanunlardır. Ya da diğer bir ifadeyle, ilahî vahiylerden kadılar ve teoloji uzmanlarının çalışmaları neticesinde ortaya çıkarılan muhteşem İslâmî kanunların tamamı, teoloji, anane ve pratik uygulamalardan ibarettir de denebilir. ‘İslâm’, belki de diğer bir ifadeyle Hıristiyanlık kelimesi veya Hıristiyanlık alemiyle eş anlamlı kullanılmalıdır. Diğer bir deyişle, İslâm idaresinin altında yaşayarak gelişmiş olan bütün uygarlıkların, İslâmî olmayan veya İslâm karşıtı olan değerlerinden kabul edilerek oluşturulan birinci ve ikinci anlamdaki uygarlıktır denilebilir. Bu anlamda İslâm, Müslümanların İslâmî esaslara göre olmaları ya da uymaları gereken kurallara inanarak ortaya çıkarılan uygarlık olmayıp daha ziyade, iyi ya da kötü olarak değerlendirilebilecek olan, düşünülen ya da yapılan herşeye ‘İslâm’ denilmiştir. Bizim, tarihten gelen ve günümüzde gözlemlediğimiz İslâm toplumu ve uygarlığı olarak nitelendirdiğimiz oluşum budur.



Bu makalemizde “İslâm” kelimesini ikinci ve üçüncü anlamıyla kullanacağız ki bu, ana esasın altında ortaya çıkarılmış olan kanunların tamamı ve ananelerden oluşan uygarlıktır. Hoşgörü (tolerans) ise, genel olarak anlaşılması gereken baskın durumdaki dinîn diğerleriyle beraber olarak varlığını devam ettirme isteği olarak anlaşılmalıdır. Müslümanlar idareleri altında bulunan diğer din mensuplarını ayrı bir statüye tâbi tutmuşlar ancak bu genel ve geniş anlamıyla zulümle gerçekleşmemiştir. Böylece İslâmiyet bir tanıma göre toleranssız bir diğer tarife göre de hoşgörülüdür. Baskı genelde seyrek olup ve devamlılık arzetmemişti. Bu, daha çok özel durumlarda uygulanmıştır. Ayrımcılık ise sistemin devamlılığı ve gerçekte de gerekli olması itibariyle, kutsî kanunların ve umumî pratik usullerin beslemesi neticesinde meydana gelmiştir.

Genellikle İslâmın eşitlikçi bir din olduğu söylenir. Doğrusu İslâmî kuralların, geldiği zamandaki haliyle, doğuda Hindistan’daki kast sistemi, batıda ise Hıristiyan Avrupa’nın aristokratik ayrıcalıklı sınıfı ile karşılaştırıldığı zaman söylenilenin doğru olduğu görülür. Bu standartla, İslâm eşitlikçi bir din olup eşitlikçi bir toplum oluşturdu. İslâm, ne kast ne de aristokrasi sınıfını kabul eder. İnsan tabiatı bu iki durumu da zaman zaman zorla da olsa uygulamıştır. Bu, İslâma rağmen İslâmın bir parçası olmadığı halde uygulanmıştır. Bu tür uygulamalar yapıldığı zamanlarda, dindar ve halis Müslümanlar tarafından eleştirilmiş ve bunun İslâmî bir uygulama olmadığı belirtilmiştir.

Bununla birlikte, İslâm, bazı temel eşitsizlikleri doktrinde ve pratikte kabul etmektedir. Bunlardan en önemli üç eşitsizlik, efendi ve köle, erkek ve kadın, inanan ve inanmayan olarak ayrılabilir. Zengin ve fakir, yüksek ve düşük sınıflı olarak doğmuş olma, Arap ve Arap olmayan, beyaz ve siyah gibi farklılıklar konusunda Müslümanlar arasında dinî protestolar ve sosyal radikal hareketler meydana gelmiştir. -Bütün bunlara rağmen İslâmın kardeşlik anlayışına ters olarak - üç temel sınıfa ayrılma hususuyla ilgili hiç bir protesto hareketi olmamış ve bu, aynı zamanda Kur’ân tarafından tasvib edilerek detaylı bir şekilde İlahî kanunlarla kurallara bağlanmış kölelik, kadınlık ve inanmayanlar statüsü oluşturulmuştur.

Bu üç aşağı kademedeki sınıflama toplumun oluşturulmasında ve yönetiminde bir ihtiyaç olarak yerlerini almıştır. Her ne kadar hepsinin görevleri bulunmakta idiyse de inanmayanlara karşı zaman zaman tereddütler açığa vurulmuştur. Bununla birlikte üç sınıf arasında önemli bir farklılık bulunmaktadır: Kadın hiç bir zaman erkek olamazdı ancak köle hür olabilirdi. Fakat kölenin hür olabilmesi için yasal süreç olarak kölenin kendisinden önce efendinîn istemesi gerekmektedir. Diğer taraftan inanmayanlar tamamen kendi tercihleriyle başbaşadırlar. Onlar kendi aşağı statüde olmaya kendi rızalarıyla - Müslümanlar onların kendi istekleriyle böyle olduklarını söyleyebilirler - kabul etmiş olmakla birlikte her an bu statülerine isterlerse son verebilirler. Müslümanların görüşlerine göre, inanmayanlar o insanlardır ki, Allah’ın en son vahyettiği gerçek doğrular kendilerine sunulduğu halde isteyerek ya da cahillik eseri hidayeti kabul etmeyi reddetmiş insan topluluklarıdır. Bu aşağı kademe olarak değerlendirilen üç sınıftan yalnızca inanmayanlar kendi istekleriyle sahip oldukları statüde devam etmeyi seçme hakkına sahip olanlardır. İnanmayanların diğer gruptakilere, kadın ya da köleye göre, verilen statülerden aşağı, düşkün olarak görülmelerinin bir başka nedeni, en azından diğerlerine nazaran görünüşte de olsa kendilerinin maruz kaldıkları uygulamalar daha külfetli gibi olmasının altında yatan sebeb buradadır.

Kur’ân açık bir şekilde “dinde zorlama yoktur” demektedir: “La ikrahe fi-ddin” (Bakara süresi:256), bununla birlikte yakın geçmişte bu ayet hoşgörüyü3 teşvik etmekten ziyade ondan çekilmenin ifadesi olarak yorumlanmaktaydı, ancak genel temayül hoşgörünün teşviki yönünde yorumlanmıştır. İslâmî kanun ve uygulamalara göre insanlar dinlerini değiştirmeye zorlanmamalıdır. Ancak kişinin inanmakta olduğu dinîn tek tanrı ve vahye dayanması esası gibi oldukça önemli bir kısıtlama mevcuttur. İslâmiyet, Yahudiliği, Hıristiyanlığı ve ilginç olarak üçüncü bir sınıfı Sabians (Hanef dinî) İslâmdan önce tamamlanmamış, İslâm yerine geçen ve ilahi vahiyleri ihtiva eden bir dinî de kabul etmektedir (bk. 1.cilt, 1.bölüm, C. E. Bosworth). Müslüman devletler tarafından yukarıda geçen dinleri yaşamakta olan topluluklara karşı hoşgörülü davranılmıştır. Bunlar bazı kurallara uymak kaydıyla kendi dinlerinin gereklerini yaşamakta serbest ve bir dereceye kadar da özerkliğe sahiptiler. Yukarıdaki sınıflandırmanın dışında kalanlar, bir başka deyişle çok tanrıya inananlar ya da puta tapanlar İslâm devletlerindeki hoşgörüyü hak etmemekte ve kılıç ya da Kur’ân’dan birini seçmek zorundaydılar. Bazı durumlarda bu son sınıfta bulunanlar köleye dönüştürülebilmekteydiler.

Bu konuda, diğer başka bir çok noktada da olduğu gibi, pratik uygulama, İslâmî hükümlerin öngördüğünden daha mutedil olarak, Hıristiyanlık alemindeki uygulamaların tersine, gerçekleşmiştir. İlginç bir şekilde üçüncü grupta bulunanlar kesin bir şekilde tarif edilmemiş, Hanif gibi olanlar sınıfına dahil edilmek suretiyle, hukukî olarak İran’da Zerdüştlere, Hindistan’da Hindulara ve başka yerlerde diğer gruplara toleransla davranılmıştır.

İslâmî kanunlarda ve pratik uygulamalarda, Müslüman devletle Müslüman olmayan topluluklar arasındaki ilişkileri hoşgörüyle birlikte kendilerinin korunması, himaye edilmesi ile ilgili sözleşmeye zımme, bu sözleşmeden faydalanan gruba da ehl-i zımme yani sözleşme insanları ya da kısaca zımmiler denilmiştir.

Ortaçağ Müslümanları, ortaçağ Hıristiyanları gibi, sadece kendisinin en doğru inanca sahip olduklarını, kendilerine inanmayarak başka dinlere inananların sonsuz hayatta (ahirette) cehennem ateşinde yanacaklarına inanmaktaydılar. Ortaçağ Hıristiyanlarının uygulamalarından farklı olarak, ilahî adaletin bu dünyada tecelli edeceğini beklemeksizin ve zımmileri (gayr-i müslimlerin) kendi dinî inançlarını yaşama, ibadet yerlerini muhafaze etme, oldukça genişletilmiş bir serbestiyet içinde kendi ilişkilerini ve işlemlerini devam ettirme hakkına, sadece İslâmın mutlak hakimiyetini tanıyarak Müslümanların üstünlüğünü kabul etmek şartıyla, her türlü serbestliğe sahip olmuşlardır.

Zımmilere, bu haklar ve statülerinin korunması ilahî kanunlardaki kısıtlamalarla belirlenmiştir. Bu kısıtlamaların başlangıcı görünüşte fethin ilk dönemlerine kadar uzanmakta ve askerî bir yapı arzetmektedir. Müslüman Araplar, oldukça geniş bir alanı fethettikleri ilk zamanlarında, fethedilmiş olan topraklarda büyük bir çoğunluk içerisinde küçük bir azınlık durumunda kalmışlardır. Onlar bu durumda kendilerini ve yöneticileri korumak için bir takım güvenlik önlemlerine ihtiyaç duymuşlardı. İlk zamanlarda fatihler, pratik uygulamalarının titizlikle icrası için çoğunlukla fetihlerinin kendi ilahî amaçlarına uygun olmasına çaba göstermiş ve bunu gerçekleştirmek için ilahî kanunları uyarlayarak onları anonim hale getirmişlerdir. Böylece, genellikle güvenlik için yapılan sınırlamalar şeklinde başlayan kısıtlamalar, zamanla kanunî ve sosyal yetki ya da yetkisizlikler haline gelmiştir. Kısıtlamalar, çoğunlukla zımmilerin elbise giymeleri, binek aracı olarak kullandıkları hayvanlar, taşıyabilecekleri silahlar gibi hususlarla ilgiliydi. Binalar ve kullanılan ibadet yerlerinde de sınırlamalar bulunmaktaydı. Bunlar camilerden daha yüksek olamazlardı. Yenileri inşa edilemez, ancak, eski olanlar yenilenebilirdi. Hıristiyanlar ve Yahudiler elbiselerinde kendilerini diğerlerinden ayıracak amblemler kullanacaklardı. Bu, ilk defa sarı bir bandaj olarak Bağdad’ta halife tarafından dokuzuncu yüzyılda konulmuş ve daha sonra Avrupa ülkelerinde -Yahudiler için- ortaçağda kullanılmaya devam edilmiştir. Hatta umumî hamamlara gittiklerinde kendilerinin diğerlerinden ayırt edilebilmesine yardımcı olabilmek için boyunlarının etrafına şeritler takarak, soyunduklarında Müslümanların kendilerini farketmelerini temin etmek durumundaydılar. Gürültü yapmamaları ve kendi kutlamalarını icra ederlerken daima İslâma ve Müslümanlara hürmette kusur etmemeleri gerekiyordu. Bu uygulamanın gerçekte hiçbir değeri olmayıp sadece sosyal ve sembolik bir özellik taşımaktaydı. İnanmayanlara en ağır yük malî alanda olup sadece vergilendirmede gerçekleşmiştir. Bizans ve İran imparatorluklarının sistemlerinden miras kalan şekliyle müslümanlara göre daha yüksek bir vergi vermek durumundaydılar. Akademisyenler arasında, bu ekstra olarak alınan verginin zorluğu ile ilgili olarak çeşitli görüşler bulunmaktadır. On birinci yüzyıl Kahire Yahudi toplulukları kayıtlarına göre, dönemin fakirleri için bu vergi oldukça ağır olduğu gibi bir izlenim vermektedir.

İnananlar ve inanmayanlar arasındaki bu vergi farklılığının, İslâm dünyasında on dokuzuncu yüzyıla kadar hiç bir yer ve zamanda düşmesine ya da yokolmasına izin verilmemiştir. Diğer farklılıklarda uygulamalar esnasında değişiklikler arzedebilmiştir. Uygulamaların her hangi birisi genel olarak incelendiğinde, kuralların tatbiki konusunda fazlaca titizlikle gösterilmediği bazen önemsenmediği kanaatine kolayca ulaşabilecektir. Şüphesiz bu kurallara kayıtsız olmanın altında yatan sebep, Ortaçağ devletlerinin güçlerinin, büyük topluluklar üzerindeki hakimiyetlerinin sınırlı olması yanında, idarecilerin, yönetilenler üzerinde bezginlik ve bıkkınlık verici sınırlamaları uygulamadaki isteksizlikleri de önemli bir rol oynamıştır.

Zamanla bu kısıtlamalar, İslâm tarzı hayatın bir parçası haline gelmiştir. Bunlar sembolik olarak, bir çok başka topluluklarda ve durumlarda da görüldüğü gibi, tam olarak amacına hizmet etmemekle birlikte kimlerin hakim gruba kimlerin mahkum (idare edilen) sınıfa dahil olduğunun ayrımının belirlenmesine yardımcı olmak niyetiyle devam ettirilmiştir. Aşağılama şablonun bir parçası durumundaydı. Arapça zül kelimesi, aşağılık, gururunu kırma, alçaklık, anlamına gelmekte ve Müslüman yazarlar tarafından sık olarak, gayr-i müslimlere -özellikle de Yahudilere karşı- mahkum sınıf olduklarının hissettirilmesi amacıyla, kullanılmasının doğru olduğunu kabul ederek, yazılarında kullanılmıştır. Bütün bu, olumsuz olarak değerlendirilebilecek uygulamalara rağmen, gayr-ı müslimlerin içinde bulundukları hayat şartları, yine Ortaçağ Avrupasında bulunan mevcut düzenden farklı olarak karşı olan Hıristiyanlar veya Hıristiyan olmayanların maruz kaldıkları haller ve uygulamalardan çok daha iyi bir durumdaydılar. Dinlerinden dolayı Avrupa’nın bir çok yerinde Yahudilerin maruz kaldıkları durumların tersine, Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanların idaresi altında sürgün ya da ölümle karşılaşmadılar. Gayr-ı müslimler için coğrafî ya da meslekî sebeblerden dolayı, her hangi bir özel politika güdülmeyerek azınlıklar için belirlenmiş ve oluşturulmuş yerleşim birimlerinde yaşamaya zorlanmamışlardır. Herhangi bir meslek ve iş sahibi olmalarında ve Arabistan’daki kutsal şehirler ile bazı sınırlı sayıda belirlenmiş yerleşim birimleri haricinde istedikleri yerlerde iskan etmelerinde her hangi bir sınırlandırma bulunmamaktaydı. Bazı özel durumların haricinde şiddet oldukça seyrektir. Her ne kadar bazen özel durumlar için cezalandırma uygulanmış ve bu cezalandırmaları yürütenler yaptıklarını belli bir mantığa uydurmuşlarsa da bu genel olarak zulüm yapıldığı ve zulmün sürekli varlığı anlamını vermez. Gayr-ı müslim vatandaşlar, modern çağ öncesinde meydana gelen genel rasyonalizasyon hareketlerinde küstahça davranmak veya kendilerini olduklarından farklı göstermek suretiyle sahip oldukları yerleri koruyamamışlar. Bu, İslâmî temel politik düşüncelerden birisini açıklamaktadır ki bu, adalet fikri ya da adalet idealidir. Bir çok Müslüman politik düşünce sisteminde hükümetin temel amacı, otoritenin genel tasvib görmesi, yöneticilerin en iyi faziletli özelliklerinin temeli olarak sahip olmaları gereken unsur, adalettir. İslâm tarihinin değişik zamanlarında adaletin tanımı farklılıklar arzetmiştir. İlk zamanlarda İslâma ait ilahi kanunların muhafazası ve uygulanması esasına dayanılarak adalet, genel anlamda tanrı kanunlarının uygulanmasıdır. Fakat Müslüman yöneticiler arasında İslâmî kanunların dikkate alınmamaya başlamasıyla, İslâmî kanunlar âdil ya da adaletsiz idareciler için adalete temel olmaktan çıkmıştır. Böylece, adaletten anlaşılan daha ziyade denge, eşitlik - sosyal ve politik düzenin ortaya çıkmasında, her grup ve milletin kendileri için elde etmeye çalıştıkları hak ve ayrıcalıklar ile normal zamanlarda yöneticilerin genel olarak sağlamak zorunda bulundukları durumlar şeklinde ortaya çıkmaya başlamıştır. Her iki anlamda da gayr-i müslim vatandaşların yerleri belirliydi. Eğer içinde bulundukları ve kendilerine tahsis edilmiş yerlerden daha geriye doğru bir gerileme söz konusu olursa birinci anlamdaki adalet anlayışında adaletin çiğnenmesi, ikinci anlamdaki adalette ise, sosyal düzende karışıklık var demekti ki bu, sonuç olarak politik ve sosyal düzende tehlikeli bir duruma neden olabilirdi. Şayet Yahudiler ve Hıristiyanlar fazlaca zenginliğe, güce ve rahatlığa sahip olmaya başlamış ve bunu da açık bir şekilde yaşayışlarıyla göstermeye başlamışlarsa sıkıntılar da çoğalmıştır. 1066 tarihindeki Granada’da bulunan Yahudilerin katliamına sebeb olarak, Yahudi vezirin güçlü ve şaşaalı bir hayat tarzını benimseyerek göstermesine karşı bir reaksiyon olarak meydana geldiği umumiyetle kabul edilir. Diğer çarpıcı bir örnek de, 1301 tarihinde Kahire’de Hıristiyanların gayet açık ve seçik bir şekilde lüks harcamalarını çoğaltmaları ve kendinî beğenmiş mağrur hareketlerinin artması neticesinde, otoritelerin, harcamaların azaltılmasını sağlayıcı kanunlar ve zımmiler üzerinde diğer kısıtlamalar koymalarıyla sonuçlanmıştır. Kanunların kendi ellerinde olmasının vermiş olduğu güvenle, Müslüman avam takımından oluşan kalabalıklar, Kahire’de ve diğer Mısır ve Suriye şehirlerinde bir çok sinagog ve kiliselere ilave olarak, Yahudi ve Hıristiyanlara ait evleri de harap etmişlerdir. Uygulamaların normal olarak değerlendirilmesine ikinci sebeb olarak düşmanlarla karşılaşma, düşmandan maksat İslâm düşmanları, gösterilmektedir. Bu, haçlı seferleri sırasında meydana gelmiştir. Ortadoğudaki bazı Müslüman ülkeler içinde bulunan Hıristiyan topluluklar, kendilerini Haçlılarla özdeş görmeleri, Haçlıların buraları terkederek ülkelerine dönmeleri neticesinde bu Hıristiyanlar yaptıklarının sonuçlarına katlanmak zorunda kalmışlardır. Yahudiler bunlardan doğrudan etkilenmediler. Onların Haçlılara karşı bir sevgileri yoktu ancak zaman zaman her hangi bir belirli sebep olmaksızın Müslüman devlete sadık olmayan gayr-i müslim vatandaşlara karşı duyulan nefretin doğurduğu tepki arasında kalarak olumsuz durumlarla karşılaşabilmişlerdir. En çarpıcı örnek Moğol istilası sırasında meydana gelmiştir. Haçlılar, Suriye ve Filistin sahillerinde bazı küçük devletçikler kurmayı başarmışlardı. Moğollar ise, İslâmiyetin merkezini işgal ederek halifeliği yoketmişlerdir. Bunun sonucu olarak Hz. Peygamber zamanından beri ilk defa olmak üzere, büyük İslâm merkezlerinde gayr-i müslim bir hakimiyet kurmuşlardı. Moğol yöneticileri, Hıristiyanları ve Yahudileri -bölgede yaşayan, dillerini konuşabilen ve ülkeyi iyi bilen fakat müslüman olmayan- gayet kullanışlı araçlar olarak görmüş bazılarını önemli resmî görevlere atayarak kendilerine ideal işbirlikçiler olarak kullanmışlardır. Daha sonraları, Moğollar İslâmiyeti kabul edip Müslümanların hareketlerini kendilerine adapte etmeye başladıklarında, gayr-i müslimler için önceden putperest işgalcilere -Moğollara- yapmış oldukları hizmetlerin karşılığını geri ödeme zamanı gelmekteydi. Avrupalı devletlerinin İslâm dünyasının pek çok yerinde nüfuz elde etmelerine ya da hâkim duruma gelmelerinde gayr-i müslim azınlıklar, çok değişik şekillerde yardımcı ve kullanışlı roller oynayan geçmişte de benzer işbirlikçilik rollerini Modern çağda da yeniden oynamışlardır. Azınlıklardan bazıları ve özellikle de onların yüksek sınıflarında olanlar, kendilerini Avrupalı güçlerle bir kabul ederek onların dillerini, kültürlerini ve hatta bazı zamanlar vatandaşlıklarını bile kabul etmişlerdir. Ancak imparatorluğun sona ererek Avrupa’nın geri çekilmesi sonrasında daha önceden olduğu gibi geride kalanlar için hesap verme zamanı başlamaktaydı. Üçüncü bir tip cezalandırma da militan ve sert İslâmî zamanlarda meydana gelmiştir. Zaman zaman inancın özüne döndürülmesinin gerekliliğinde israr eden akımlar ya da yöneticiler, yüzyılların meydana getirdiği icat ve ilavelerin etkileriyle oluşan bozulmaların atılarak, Peygamber ve sahabeleri zamanındaki otantik İslâma dönülmesi gerekliliği şeklinde, kendinî göstermiştir. Müslüman devletlerde buna benzer akımların neticesi olarak hoşgörüsüzlük dalgaları meydana gelmekte ve sadece Müslümanlar değil gayr-i müslimler de bundan etkilenmekteydiler. Her hangi bir dinî yenilenmenin en açık parçası, inanmayanların doğru dürüst itaat ettirilmelerinin temini ve kısıtlamaların sert tatbiki en başta gelen özelliklerdendi. Benzer şekilde karışıklıklar ve düzensizliklerin bulunduğu zamanlarda, mesihî ve binli yıllara ait akımlar ortaya çıkmaktaydı. Buna Almohadler’in Ortaçağ Kuzey Afrika ve İspanya’sında; geçmiş zamanlarda, Tanrının Krallığını - en son moda olarak ortaya çıkan ideoloji- dünya üzerinde mesihî ve karizmatik liderlerle kurmaya çalışan akımlar, bu dönemde de dinî kurtarıcı olarak ortaya çıkan milliyetçi ve yeniden uyanış hareketlerini canlandıranlar tarafından kurulmaya çalışılmaktaydı. Bu süreç içerisinde, yeni reformları reddedenlere ve kendilerini bu yapılmak istenen yeniliklerle tanımlayamayanlara veya destekleyemeyenlere karşı tolerans tanınmamaktaydı. Halktan kaynaklanan bu dört tip cezalandırma şekline ek olarak idarecilerin tavırlarından kaynaklanan ve biraz daha sınırlı bir yapıya sahip olan iki farklı cezalandırma şeklini de ekleyebiliriz. Bunlardan birisi oldukça sık karşılaşılan iktisadî zorluktur. İdareciler iktisadî sıkıntılara düştüklerinde, para sağlamanın en kolay yolu olarak üzerinde görüş birliği sağlanamamış ve unutulmuş olan kısıtlamaları uygulamaya geçirmekte veya yenisini vazetmekteydiler ki, bunlar genellikle gayr-i müslimler üzerinde olmakta ve kendilerine uygulanabilecek olan kısıtlamaların kaldırılmasını temin etmek için idarecilere ödemeyi yapmaya hazır durumdaydılar. İkincisi ise, şayet yöneticiler kendilerini, kendi yönetici sınıfı arasında ya da başkentteki değişik birbirinden farklı kuvvetlerin anlaşmazlıkları içinde bulduklarında, bu tehlikeli ortamdan kurtulmak ve halkın çoğunluğunun desteğini sağlamak için bir takım girişimlerde bulunmaktaydılar. Bu girişimler de, genellikle gayr-i müslim vatandaşlarının aleyhine gelişmelerle sonuçlanmaktaydı. Müslümanların zımmî vatandaşlara karşı genel tavırları ne idi? Önemli bir nokta hemen şu şekilde gösterilebilir. Yahudilere veya onlarla eşdeğerde görülen diğer gruplardan Sami karşıtı olan Hıristiyan dünyasına karşı açık bir düşmanlığın olduğuna dair her hangi bir işaret bulmak güçtür. Bununla birlikte açık olumsuz tavırlar mevcuttu. Bir noktada bu, benzer yapıdaki devletler üzerinde araştırma yapan kişilerin benzer özelliklerin her toplumda görmeleri mümkün olan noktalardır ki, baskın durumdaki sınıfın alt kademedeki vatandaşlara karşı benzer olan bu tür hissiyatlar taşımaları normaldi. Müslümanların, özellikle diğerlerini küçük görmeleri ve bazı belirgin olumsuz tavırların bütün bir topluluğa değil de belli bir gruba karşı olmasının altında yatan sebep, kendilerine hidayet imkânları verildiği halde kendi istekleriyle inançsızlıklarında ısrar etmeyi tercih etmelerinden kaynaklanmaktaydı. Genel olarak değerlendirildiğinde, Hıristiyanların Sami karşıtı olmalarının aksine, davranışlarının düşmanlık, korku, haset ya da nefret değil sadece küçük görmeden ibaret olduğu görülmektedir. Bu, değişik yollarla ortaya konmuştur. Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı tartışmalı litaratür yok değildir. Olumsuz sıfatlar alt kademedeki vatandaşların dinlerine ve bunun takipçilerine karşı genellikle sosyal ve dinî terimlerde ifade edilmiş, fakat nadiren etnik veya irkî terimlerin de yer yer kullanıldığı görülmüştür. Kötüleme için kullanılan dil oldukça sertti. Genel olarak Yahudiler maymun, Hıristiyanlar domuz olarak nitelendirilmişlerdi (Bk. 2:61; 5:65). Günümüz siyasî çekişmelerinde de aynı hayvan benzetmeleri kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma ve yazışmalarda Yahudilere ve Hıristiyanlara yapılan selamlaşmalar ve hitaplar Müslümanlarla yapılandan farklıydı. Hıristiyan ve Yahudilerin çocuklarına Müslümanlara hâs isimler vermeleri yasaklanmıştır. Özellikle Osmanlı döneminde, her üç dinde de ortak olarak kullanılan Joseph (Yusuf, Yasef) ve David (Davud) gibi isimler, farklılığın belirtilmesi amacıyla farklı yazılmıştır. Buna benzer olarak bir çok farklılıkları gayr-i müslimler kabul etmeyi öğrenmiş ve ekleme hükümler ayrıcalıklı tutulmanın sembollerinden olmuştur. Bu durumun olumsuz yanı olduğu gibi olumlu tarafları da bulunmaktadır. Bu toplumlarla ve Müslüman devlet arasındaki ilişkiler kanunlarla kurallara bağlanmıştır. Müslüman devletle idaresi altındaki topluluklar arasında yapıcı ilişkilerin varlığının devamlılığının temini zımmîlerce de uygun görülmüştü. İlahi kanun bu dinlerin mensuplarının statülerini belirlemiştir. Bu nedenle bunlar Tanrı’nın kanunu gereği, kendilerine bahşedilmiş olan statüleri almaya hak sahibi idiler. Eğer kanunen, bunlara verilmiş bulunan statülerinin üstüne çıkmalarını yasaklamışsa, aynı zamanda Müslümanların da bunlara kanunla tanınan statülerinin azaltılmasını da yasaklamıştır. Zımmîlere tek tanrıya inanmaları, inançları, ilahi vahiylere dayanan kitaplara sahip olmaları hatta değiştirilmiş olmasına rağmen bu kitapların yerine, Kur’ân-ı Kerim’in vahyedilerek, saygı gösterildiği anlaşılmaktadır. Bazen kışkırtıcıların, zalimâne davranışlar başladığında, yaptıkları olumsuz yanlış hareketlerini İlahî kanunlara uygun gibi göstermeye çalıştıkları anlaşılmaktadır. Yahudilerin veya Hıristiyanların kendilerine tanınmış olan haklardan daha fazlasını talep etmeleri, tartışmalara sebep olurken yapılan anlaşmanın bozulmasına neden olmuştur. Böylece, kendileriyle İslâmiyet arasında belirlenmiş olan durumları bir kenara bıraktılar. Müslüman devlet ve idaresi altındaki gayr-i müslim halkla arasındaki bağ kendiliğinden ortadan kalkmış oluyordu. Diğer taraftan, mevcut anlaşmanın bozulmuş olmasına rağmen kendilerine karşı herhangi bir kanunsuz davranış vukua gelmekteyse bu da durdurulmuştur. Aynı zamanda, zımmîlerin devlet için faydalı olabilecekleri gibi olumlu bir anlayış da oluşmuştur. Bunlar, Müslümanların ihtiyacı olan fakat, Müslümanların sahip olmadıkları ya da önem vermedikleri bir takım becerilere sahiptiler. Belli dönemlerde gayr-i müslimlerin çoğunlukla ekonomi ve ticaretle uğraştıkları görülmüştür. Özellikle son yüzyıllarda bunların kirli işler olarak nitelendirilebilecek olan ticaretle iştiğal ettikleri görülmektedir. Dindar Müslümanların kesinlikle talip ve taraftar olmadıkları meslekler, kıymetli metal ticareti, bankacılık ve diplomasi, yabancılarla ilgilenmek gibi işlerin, bu işlerle uğraşanların kişiliklerini bozacağı düşünülen mesleklerdi. Yüzyıllar boyunca zımmîlerin hayatlarında çeşitlilikler görülmüştür. Hıristiyan ve Yahudilere karşı takınılan tavırları belirleyen faktörlerin içerisinde ilahî kanunların fazlaca uygulanamaması, zımmîlerin kendilerini beğenmeleri, İslâmî yenileşme hareketleri, değişik dinî akımlar veya mâlî zorluklar, idarecilerin halk tarafından tasvip edilmemeleri gibi diğer faktörler de etkili olmuştur. Kendisini güçlü hissedenin hoşgörülü olması kendisini zayıf ve tehlikede görene göre daha kolaydır. Genellikle, Müslüman devletlerin güçlü ya da zayıf olmaları, İslâmın dış dünya ile olan ilişkilerini etkilemiş ve ilahî kanunların sert bir şekilde uygulanması ya da dikkate alınmamasını etkilemiştir. Müslüman dünyası, Hıristiyan dünyasında da karşılaşılacağı gibi, zayıf ve fakir duruma geldiğinde, Müslüman devletin içerisinde bulunan tebanın da durumu kötüye gitmiş, teb’â kısıtlamaların uygulanmasındaki sertlikten etkilenmiş ve daha önceden benzer bir uygulamaya rastlanmamış olmasına rağmen sosyal bir ayrımcılık oluşmuştur. Haçlı seferleri döneminden, yani on ikinci ve on üçüncü yüzyıllardan itibaren İslâm ve Hiristiyanlık dünyası arasındaki güç dengesinde değişiklikler meydana gelmiş ve bu da Müslüman doğuda bulunan gayr-i müslimlerin durumlarını kötü yönde etkilemiştir. İşte böyle bir ortamda Osmanlı Türkleri hakimiyeti ele geçirdiler. Geçen yüzyıllarda, Hıristiyan ve Yahudilerin durumları devamlı olarak geriledi. Hatta, İslâmın kendisi de karıştırıldı. Yükselen yeni hanedan her iki konuyu eski durumuna döndürmeyi vadediyordu. Arap fetihlerinin devam ettiği ilk yüzyıllarda Hıristiyan ve Müslüman dünyasının bir ucunda Osmanlıların genişlemesi küçük bir hareket olarak başlamıştır. On dördüncü yüzyıldan on beşinci yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı devleti, Müslüman azınlıklardan oluşan yönetici sınıfın Hıristiyan çoğunluğu yönettiği bir devredir. Osmanlıların Bizans ve Balkanlara karşı başarılarının devamlılığının arkasında yatan etkenlerden biri dinî zıtlıklardır ki, fethedilen yerlerdeki insanların Hıristiyanlar aralarındaki dinî birliklerinden ayrılmalarıyla temin edilmiştir. Bununla birlikte Osmanlılar, kendilerinden önceki Araplardan farklı olarak, idareleri altında pek çok sayıda farklı tebaları yönetme tecrübelerine sahiptiler. Daha önceki Akdeniz ve Güneybatı Asya Ülkeleri İmparatorluklarının meydana getirdikleri kurallara ek olarak, -İslâmî uygarlığın ortaya koyduğu kurallar- Osmanlılar daha değişik örnek uygulamalara sahiptiler: İslâmî ananelerden gelen kanunî uygulamalar, kaynağı Bizanstan gelen kendi bilgileri ve Türk insanının kendine has özelliklerinden müteşekkildir. Osmanlı’nın gayr-i müslim politikası, yukarıdaki örneklerle birlikte günün gereklerine göre uyarlamalar yapılarak zaman içerisinde meydana getirilmiş bir uygulamalar manzumesidir. Osmanlı idaresi altına ilk defa Yunanlar girmişlerdir. Bu ikisi arasındaki ilişkiler fethedenlerle fethedilenler arasındaki basit ilişkiden farklı olarak meydana gelmiştir. Türkler ve Yunanlar yüzyıllardır devam eden sınır mücadeleleri neticesinde ortak bir kültür meydana getirmişlerdir. İttifakların ve sınırların geliştirilmesi bazı farklılıkları ortadan kaldırmıştır. Ancak netice olarak Osmanlı Devleti başarıyı sağlamış ve Müslüman özelliğini muhafaza etmekle birlikte Hıristiyan tebasının hizmetlerinden de faydalanmak istemiştir (bk. Cilt 1, bölüm 2, İ. Metin Kunt). Bu Byzance apres Byzance demek değildi. Eğer Osmanlı Devleti Bizanslı değilse, Müslüman teokratik devlet de değildir. Bu, eğer biz teokrasinin anlamını, hükümeti yöneten idarecilerin ilahi olduğu ve ilahi kanunlarla bir din adamlılığı (papaz) vasfıyla yönetmesi olarak anlamamız halindedir. Osmanlı Sultanları [Hz.] Muhammed’e lutfedilen ilahî vahiylerin koruyuculuğu için idare etmişler, fakat onlar ne ilahî bir kişilik ne de ilahî kutsallıkla devletlerini yönetmişlerdir. Osmanlıların, Ortodoks kilisesinin geriye kalmış olan Ortodoks nüfus üzerinde kontrol sahibi olmalarına izin vermelerinin teokratik bir iç güdüden gelmediği burada görülmektedir. Bu uygulama pratik bir politika gereği olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlılar aynı politika gereği olarak fethettikleri yerlerdeki toplulukların dinî liderlerine benzer şekillerde yaklaşmışlardır. Bilinen pratik avantajlarına ek olarak bu toplulukların bir dereceye kadar bağımsız kabul edilmesine, İslâmî kanun ve geleneklere bağlı kalınarak, karar veriliyordu. Fakat, Osmanlılar tarafından uyarlanan her politika, tamamıyla bu örnekte olduğu gibi, devam ettirilmedi. Gayr-i müslimlerin hayatını etkileyen ve İslâmî kanunlarda örneğine az rastlanan iki kanun kolayca gözardı edilebildi: Sürgün, bir çeşit zorla göç ettirme sistemiydi. Bu, iki amaç için uygulanırdı: 1- kişilerin cezalandırılarak uzaklaştırılması ve 2- bütün toplumu etkileyen sosyo-ekonomik bir politikanın gereği olarak. Osmanlılar ve Bizanslılar arasında yüzyıllarca devam eden savaşların sonucunda, otoriteler, boşalmış ve tahrip olmuş yerlere insanları yerleştirerek buraları yeniden kolonize etmek amacıyla sürgün sistemini kullanmışlardır. Zorla göç ettirme, Bizans’ın ve daha önceki idarelerin uygulamış olduğu bir politikaydı. Fakat İslâmî devletler tarafından ekonomik meselelerin çözümü için yaygın olarak kullanılmamıştı. Ayrıca, İslâmî hukuk, genelde gayr-i müslimlerin güvenlik sebepleri dışında göç ettirilmelerine karşıydı. Osmanlı, sürgünü, İstanbul nüfusunu yeniden oluşturmak için Anadolu’daki Aksaray’dan Türkleri, Ankara’dan Ermenileri, ve Selanik’ten Yahudileri getirmek şeklinde kullanmıştır. Kıbrıs’ın on altıncı yüzyılın sonuna doğru (1571) fethedilmesinden sonra aynı sistem adayı yeniden nüfuslandırmak için topraksız Türkmenlerde uygulanmıştır. Sürgün doğrudan Hıristiyan ya da Yahudilere karşı uygulanan bir sistem değildi. Ancak sistem uzun vadede ele alındığı zaman, çoğunluk için, hem devlete hem de insanlara faydalı bir şekil arzetmekle birlikte, ilk başladığı anda zorlukları da beraberinde getirmemiş değildir. Osmanlı Devleti’nin tebasının çoğunluk durumunda olan gayr-i müslimlerin bundan fazlaca etkilenenler olmaları kuvvetle muhtemeldir. Fermanların kendilerini göçe zorladığı insanlar durumlarını kötü olarak değerlendirmekteydiler. Bunun sebebi olarak uzun süredir üzerinde yaşadıkları toprakları terk etmek ve yapmakta oldukları iş ve işyerlerini bırakmak zorunda kalmalarına rağmen gittikleri ya da yeniden yerleştirildikleri yerlerde işlerini veya hayatlarını daha iyi duruma getirebilecekleri ya da devam ettirebileceklerinin kesin olmaması gösterilebilir.

Osmanlı toplum yapısı düzeninin devamlılığında, fethedilen yerlerde mevcut statikonun korunması için başvurulmuş olan ve Osmanlı’nın bölgede ilk uyguladığı politika olarak sürgünden, en önce etkilenenler Ermeni ve Yahudiler olup bu politikayı mevcut hayat şartlarının yıkımı olarak değerlendirmekteydiler (Sürgün ve Yahudiler, bk. Cilt 1, bölüm 6 Joseph Hacker). Diğer taraftan fetihler, Osmanlılar’ın gayr-i müslimler üzerinde ilk başarıları olarak ortaya çıkarken, Yunanlar örneği ele alındığında ki, - gayr-i müslim halkların içerisinde özellikle Ortodoks olarak, en fazla grubu oluşturmaktaydılar- siyasî üstünlüklerini, bağımsızlıklarını kaybederek, esir ve köle durumuna düşmeleri kendilerinin ilk başarısızlıkları olmakta ve Sürgün uygulaması ise, bütün bu genel yıkım içerisinde sadece küçük bir ayrıntı olarak kalmaktaydı. Sürgün, yıkıcı bir mahiyet arz etmekle birlikte Osmanlı’nın sürekli olarak uygulamaya devam ettiği bir politika değildi. Bir defa göçenlerin tekrar zorunlu bir göçe tâbi tutulmaları çok nadir olarak gerçekleşmiştir. Gayr-i müslimlerin durumlarını etkileyen diğer Osmanlı sistemlerinde bir değişiklik olmamıştır. Devşirme, çoğunlukla Slavlar ve Arnavutlar’dan, zaman zaman da, -ilk zamanlarda olmak üzere- Ermeniler, seyrek olarak Yunanlar ve Yahudiler’den belli dönemlerde devlet içerisindeki evlenmemiş Hıristiyan çocuklarından toplanma usulüydü. Devşirme sistemi, umumi olarak on dördüncü yüzyıldan on yedinci yüzyıla kadar devam etmiş en iyi zamanlarını da on altıncı yüzyıla kadar yaşamıştır. Her nekadar zaman zaman, Devşirme sistemindeki uygulama ve toplamalarda değişiklikler meydana gelmişse de, belirli bir sayıda Osmanlı asker ve bürokratı ihtiyacının karşılanması için bu sistemin uygulanma zorunluluğu gerekli olmuş, böylece de İslâmlaştırılma ve Türkleştirilme devam etmiştir. Bununla birlikte bazı Hıristiyanların aile üyelerinin devlet içerisinde nüfuz sahibi bir mesleğe sahip olmalarını temin ederken bir çok aile üyesi özellikle Ortodoks kilisesi için ağır bir kayıpdı. Sürgün sisteminden de daha önemli olarak, Devşirme müessesi, Ortadoğu’da ne İslâmî ne de İslâm öncesi imparatorluklarda her hangi bir örneğine rastlanmayan, devlet sistemine elaman yetiştirme ve kullanma şeklidir. Ayrıca sistemin uygulanması zımmîlik anlayışıyla da farklılıklar taşımaktadır. İslâm, savaş anında fethedilen yerlerden köleler edinmeye izin vermekte, ancak barış temin edilip İslâmî sistem kurulduktan sonra böyle bir köle edinme uygulamasına izin vermemektedir. İslâmî bir örneğinin olmaması, Devşirme sisteminin Osmanlılar tarafından icat edildiği gibi bir izlenim göstermektedir. Sürgün ve Devşirme sistemlerinin diğer sistemlere göre zımmiler üzerinde kullanılan en sert Osmanlı politikaları olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Her ne kadar sıkıntı verici de olsa, kafa vergisi ve diğer vergilere tâbî tutulmaları ve bu vergilerin toplanması Hıristiyan ve Yahudiler’in hayatlarında fazlaca bir tahribata sebebiyet vermeyen sıkıntılar olmuştur. Gayr-ı müslim nüfusun Müslüman nüfus oranına göre azalma göstermesi, -Suriye ve Mısır’ın 1517’de fethedilmesiyle Müslümanlar devletin nüfus çoğunluğunu teşkil etmeye başlamıştır- devletin pratik uygulamaları ve ihtiyaçlarının artmasından dolayı önce sürgün ve sonra da devşirmenin zımmileri etkilemesi gittikçe azalan bir mahiyette devam etmiştir. Bölgesel halk otoritelerinin, hükümetin uyguladığı politikalara, artan bir şekilde aracılıkları ve katılma payları büyüyerek devam etmiştir. Hıristiyan ve Yahudi toplum otoritelerini oluşturan, faâl halde olan sistem, Osmanlı idaresi altında Millet sistemi olarak adlandırılmıştır. Millet kelimesinin orijinal anlamı dinî topluluklar için kullanılmış olmasına rağmen on dokuzuncu yüzyılda bu, ulus (millet) anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bir anane olarak Sultan Mehmed II ile İstanbul’un fethinden sonra Gennadios Scholarios İstanbul Patrik’i olarak atanmıştır ki Latin Batı’ya olan muhalefeti ile bilinen bir rahip, böylece devlet içerisindeki bütün Ortodoks inancını paylaşanların başı olmuştur. Sultan Mehmed tarafından, Patrik Gennadios ve Ortodoks Kilisesine kendi toplumu üzerinde sayısız malî, hukukî özerklikler ve ayrıcalıklar bahşedilmiştir. Patrik idaresi altındaki toplumun vergisinden sorumlu tutulmuş, bunun karşılığı olarak devlet tarafından kendisinin Patriklik otoritesi tanınmakta ve desteklenmiştir. Benzer düzenlemelerin Ermeniler ve Yahudiler içinde de yapıldığı söylenmektedir. Burada verilen ciltlerden sunulmuş araştırmalar göstermektedir ki, millet sistemiyle ilgili olarak bir çok kabul edilmiş olan detaylar tam doğru olmayabileceği gibi, sistematik yapının kendisinin de geniş olması, sistemin olduğundan daha fazla büyütülmüş olabilmesi ihtimalini göstermektedir (bk. cilt 1, bölümler 3, 4, 6 ve cilt 2 de 2. bölüm de sırasıyla Benjamin Braude, Kevork Bardakjian, Joseph Hacker ve Amnon Cohen tarafından yazılanlar). Millet sistemi, genel olarak her hangi bir yerden adapte edilmiş bir sistem olmaktan ziyade, zaman içerisinde ihtiyaçlara göre uyarlamalardan ortaya çıkan, umumi olarak dinî topluluklara, kanunî özerklik ve otoritelerin verilmesi, fermanlarla Osmanlı Devleti tarafından bahşedilerek oluşturulan bir sistem olmuştur. İdarî güç, ehil kişiler tarafından ya da dinî liderler tarafından kullanılmıştır, -toplumundaki gerçek liderlik zaman ve yer olarak değişiklikler arzedebilmiştir. Toplumsal otoritenin derecesi bölgeye veya devletin geneline göre de farklılıklar göstermiştir. Mehmed II, İstanbul’da Rum Patrikhanesi’nin varlığını tanımıştır. Kendi dinî otoritesi olan bir geleneğe sahip ve devletin her yerinde Ortodoks otoritesinin varlığı, en azından teoride de olsa mevcuttu. Bununla birlikte pratikte İstanbul, ananevi olarak otonom bir yapıya sahip olan Bulgaristan’ın Ohrid ve Sırbistan’ın Pecler’iyle de mücadele etmek zorunda kalmıştır. Diğer taraftan tarihî bakımdan zengin fakat gerçekte fakir olan Antakya, Kudüs ve İskenderiye Patriklikleri Osmanlı idaresi altına girdikten sonra yeni başkentten gelen direktiflere karşı koymadıkları görülmektedir. İstanbul’un bütün Ortodoks Hıristiyanlar üzerinde otoriteye sahip olduğu iddiası, Osmanlılar’ın kendilerinin de bir evrensel devlet oldukları iddiaları, Osmanlı’nın Bizans ve Roma geleneğinin bir devamı olduğu iddiasıyla parelellik göstermektedir. Osmanlının bu pratik uygulamasının sonucu olarak, Ortodoks kilisesinin milyonlarca mensubu, Slav dilini konuşanlar, Romenler, Samiler ve diğer dillerde olanlar, Avrupa yerlileri, Asya ve Afrika, hepsi idare olarak Rum, literatürde “Romalılar” anlamındadır, Rum Ortodoks’lar adı altında toplanmış oldular. Belki bu insanların hepsinin yukarıdaki isim altında birleşmiş olmaları kendilerinin yakın geçmişte Sırp, Yunan, Bulgar, Vlah, Montenegro’lu, Hersek’li, Mekadonya’lı, Arnavut, Yugoslav, Romen, Arap, Suriye’li, Lübnan’lı, Filistin’li veya Ürdün’lü olarak adlandırmalarından farklı bir şekilde kabul etmeleri biraz ilginç gelebilir. Tabii ki bu durum, kendilerinin tercihleriyle oluşmamıştır. Osmanlıların İslâmdan kaynaklanan anlayışları neticesinde dinî bir kaynaştırmanın önceliği olması, Patrikliğin dinî olarak İstanbul merkezli olup bu insanlar üzerinde etkili olması geleneği, İstanbul’un haklı olarak aynı şekilde hakimiyetinin devam etmesini mümkün kılmıştır. Her ne kadar Rum’ların başkentten gelen iradeleri kabullenmeleri söz konusuysa da, bu, bütün fermanlardaki emirlere kayıtsız şartsız itaat ettikleri anlamına da gelmemektedir. En azından bazı Rumların (yani zengin ya da eğitimli) kendi idarelerini de kabul etmişlerdir. Rumlar olarak adlandırılan insanlar arasında, Bizans İmparatorluğu ve İstanbul Patrikliğinin devamcılığını savunarak onlardan gururlanan kişilerin yanında, Latin ve Monosit taraftarı olmayanlara karşı da bir hâkir görme duygusu içerisinde bulunanlar vardı (bk. cilt 1, bölüm 10 Richard Clogg). Güneybatı Asya Ülkeleri topraklarında yaşayıp, önceleri Aramaik, sonraları Arapça konuşan Bizans kilisesine bağlı Hıristiyanlara, tek tanrıcılık ve İslâm’ın davetlerine karşı duran kimselere ‘Melkitler’ denilmektedir ki ‘kral adamları’ anlamına gelir. Vatikan’ın bazı Arapça konuşan Ortodokslardan Roma’ya döndürmeleri neticesinde, kelime şimdi Arapça konuşan Katolikler veya Yunanca ayin yapan ‘birleşikler’ anlamını da içermeye başlamıştı. Belki de en başta bölgedekilere aşağılayıcı bir hakaret olarak başlamış, kelime, zamanla bir asaletlilik anlamı kazanarak, taraftarlarının kendilerini devlet içerisinde övünerek gururlanmalarına sebebiyet vermiştir. Melkitler olarak adlandırılan bu gruplar, on dokuzuncu yüzyıl içerisinde Romanov imparatorluğu (Rusya) tarafından başarılı bir şekilde sömürülmüşlerdir. Bu, Arapça konuşan Ortadokslar arasında Çar’a oldukça kuvvetli bir şekilde üçüncü Roma olarak, anavatan Rusya ve St. (Aziz) Petersburg Kilisesi’ne bağlı olma şeklinde tezahür etmiştir. Güneydoğu Avrupa’da Yunanca konuşan bir Vlah, Riga Velestiniul (Romence dilindeki bilinen şekliyle, Rigas Velestinlis veya Yunancada Pheraios), Bizans’ı ihya etme çabaları, onun Osmanlılar elinde ölümüne neden olmuştur. Doğruluğundan ziyade, romantik olarak, kendine modern Yunan milliyetçiliğinin ilk şehidi denilmektedir. Diğer toplumların etnik yapıları basit olmasına rağmen, Ermeniler ve Yahudiler için idari düzenlemeler yapılması daha karmaşık bir şekil arzetmiştir. İstanbul’da bulunup ve yerleşmiş Patrik liderliğinin Ortodoks Yunanlarca kabul edilebilmesindeki örneğin, Ermeni ve Yahudiler’in kendilerine özgü değişik ihtiyaçları ve gelenekleri nedeniyle kabulü zordu. Mehmed’in Ermeni ve Yahudiler’e vermiş olduğu ayrıcalıklar tam olarak belirlenmiş bir mahiyet arzetmiyordu. Başkentte dinî liderlere tanınmış olan bu ayrıcalıklar neticesinde liderlerin bütün devlet içerisinde kendi dindaşları üzerinde bir hakimiyete sahip olabilecekleri belirli değildi. Yunanların tersine, Ermeniler’in İstanbulda fetihden önce bir Patrikleri bulunmamaktaydı (bk. cilt 1, bölüm 4 Kevork Bardakjian). Kendilerinin dinî merkezleri olarak yeni güçlendirilmiş olan Açmiyazin (Etchmiadzin) veya Adana gölü ki, her iki merkezde o günkü Osmanlı sınırları dışında bulunmaktaydı. Mehmed’in kendisi Patrik’in mutlak otoritesine taraftar olmayan bir yapıya sahip olması nedeniyle, Ermeniler’in patrikliğinin dinî merkezinin İstanbul’da yer alması için teşvikte bulunmuştur. Kendilerine yol gösterilmesi düşünülen Ermeniler’den bu İstanbul Patrikliği konusunda muhalifler ve farklılıklarla karşılaşılmıştır. II. Mehmed’in yerine geçenler, Patriklerin kesin otoritelerine karşı çıkmakta kendisi kadar titiz davranmamışlardır. Yahudiler için ise, devlet içerisinde kendilerine ait her hangi bir önceden otorite olmadığı gibi, dinî liderlik anlayışı da bulunmamaktaydı. Osmanlı Devleti’nin Hahamlarının başı (Hahambaşı) 1453 ten sonra ortaya çıkmış ve büyük bir ihtimalle de etki olanı İstanbul sınırlarının dışına çıkmamış ve on altıncı yüzyıl içerisindeki İberyalı Yahudilerin büyük miktarlardaki göçleri ve merkezî baskının artması neticesinde varlığı devam etmemiştir. Aynı yüzyılda, Selim’in Suriye ve Mısır’ı fethetmesi neticesinde devletin sınırları genişlemiş ve İslâmın merkezi olan yerler, bir çok Arapça konuşan Yahudi toplulukları, ve doğudaki eski Hıristiyan kiliseleri devletin idaresi altına girmiştir (bk. cilt 2, bölüm 1, Amnon Cohen ve bölüm 2 Muhammed Adnan Bakhit). Kıptiler, Maruniler, Yakubiler, ve diğer küçük dinî mezhepler Osmanlı cemaatlerine dahil oldular. İçinde bulunulan durumun gereklerine göre üretilen politikalarının devamından memnun olan fatihler, pek çok alanda, vergilerin toplanması ve dinî otoritelerle ilişkiler gibi meseleleri yerel şartların belirlemesine izin vermişlerdir. Osmanlı doğu Avrupa’daki çok sayıda Katolik halkını hakimiyeti altına aldığında yerel idareciler de bunların düzenlenmesi işinde çalışmıştır. Tabii ki Suriye ve Mısır’daki zımmilerle Anadolu ve Rumeli’dekiler arasında büyük farklılıklar vardı. Doğu eskiçağ dünyası, bin yıla yakın bir süre İslâmiyetin etkisi altında yaşadı ve Osmanlı fetihleri sadece bir Müslüman liderin diğerine yerini vermesi demekti. Arapça konuşan ülkelerin yerli Hırıstiyan ve Yahudiler’i Müslüman nüfus içerisinde dil bakımından asimile olmuşlardır. Artık onları diğerlerinden ayıran farklılıklar gittikçe azalmıştır. Buna bağlı olarak sayıları azaldığı gibi toplum üzerindeki etkileri de azalmıştır. İslâm idaresi altında yaşama konusunda deneyimli olmalarına rağmen Arapça konuşan zimmîler bağımsızlık konusunda Osmanlı otoriteleri ile görüşmemişlerdir. On altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar, daha çok Arap ülkelerinin dışında bulunan ve kendi dinlerine mensup zenginlerin kendilerini idare etmelerini kabul etmişlerdir. Meselâ, İskenderiye ve Kudüs Patriklikleri Yunan kökenliler tarafından yönetilmişlerdir. Diğer taraftan bölgede yaşayan Hıristiyan topluluklar içerisinde, dışarıdan herhangi bir bağlantıları bulunmayan ve en az istekleri olan grup, Kıptîlerdi (bkz cilt 2, böl 9, Doris Behrens-Abouseif). İlk yüzyılarda Osmanlı idaresinin meydana getirdiği müesseseler toplum hayatını dış görünüş itbariyle düzenlemede başarılı olmuşsa da özde o kadar etkili olmamıştı. Osmanlı idaresindeki günlük hayat şeklinin batılılar tarafından yanlış değerlendirmesi bunların aslından farklı olarak anlaşılmasına neden olmuştur. Hırıstiyanlık dünyası ve devamını oluşturanlar için ‘Türk’ ve ‘Türkiye’ kelimesi karışık duygularla, İslâmın öngördüğünden farklı olarak, kendisinin ifadesini buluyordu. Özellikle doğu Avrupalıların millî folklörlerinde yer aldığı şekliyle Türk’ün tarifi baskıcı bir şekil arzetmekteydi. Türk’ün bu imajının oluşmasının altında yatan bir takım etkenler vardı. Bunların en başında gelen korkudur, Avrupalının beynine kazılan şekil, Türkler’in oldukça uzun bir zamana yayılan kıtanın ortalarına kadar ilerlemeleri ve Hıristiyanlık dünyasının varlığını ortadan kaldırılabilecek durumda olabilmeleriydi. Osmanlı Devleti’ni ziyaret eden batılı seyyahlar, kendi ülkelerinin müessese ve kurumlardan farklı ve eşdeğerde bulunmayan özelliklerden müteşekkil olan Türk toplumunu, tanımakta ve anlamakta yetersiz kalmışlardır. Buna ek olarak, Osmanlı düzeninin gerçekleri görmezlikten gelinerek Osmanlı’nın farklılığını da, Sultan’ın teb’âsı arasında bulunan ve Osmanlı’dan memnun olmayan Hıristiyanların anlattıklarına istinaden ki, bunlar seyyahların eserlerine temel olarak kaynak aldıkları kişi ve bilgileri ihtiva etmektedir. İşte bu kişi ve hikayeler seyyahlara kaynak teşkil etmiştir. Son zamanlarda İslâma sempati duyan ve bu sempatisini daha çok Araplar yönünde kullanan gözlemciler de, hiçte hakları olmadığı halde, Osmanlı’yı sebebi olmadığı, hatta çöküşü bir müddet durduran ve iyileştirme yolunda çabaları bulunması gerçeğine rağmen, Osmanlı, gerçeklere aykırı olarak suçlanmış ve sorumlu gösterilmiştir. Seyyahların ve diğer gözlemcilerin gayr-i müslimlerin içinde bulundukları hayat şartlarını belirleyen durumları yanlış anlayıp yorumlamalarına güzel bir örnek ‘reaya’ kelimesidir. Pek çok batılı seyyaha ve benzer fikirleri kabul etmiş olan pek çok batılı tarihçiye göre, Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan tebasını ifade eden ve ‘sığır’ anlamına gelen reaya kelimesi, Osmanlı’nın tebasına karşı çapulcu davranışlarını ifade etmektedir. Fakat Osmanlı, bu terimi, on sekizinci yüzyıla kadar sadece Hırıstiyanlar için değil, dinî mensubiyetlerine bakmaksızın, hükümet idaresinde yer alan askeri ve sivil kesimin dışında, üretken durumda olan ve vergi ödeyen bütün halk için kullanmıştır (bk. cilt 1, bölüm 8 Kemal Karpat). Böylece çiftçi Müslümanlar reaya olarak değerlendirilirken, Hıristiyan sipahiler reaya olarak görülmemekteydi. Kelime, Arapça bir kökten gelmekte ve ‘otlamak’ anlamındadır. Kelimenin “sığır” anlamında tercüme edilmesinden ziyade “sürü” olarak tercümesi daha doğru olacaktır, zira bu hükümetin tabiattaki oluşan ifadesiyle herkesce bilinen bir ifade şeklini kullanmakta olup terim, İslâm ve Hıristiyanlık dünyasının kutsal 4 kitaplarında da benzer bir tanımlama bulunmaktadır. Türkiye üzerinde on sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren batı nüfuzunun artması, Batı’nın bu terimi yanlış yorumlaması aynı şekilde Türklerin kendilerine de geçmiş ve zaman zaman da bu yanlış anlamda kullanılmaya başlanmıştır. On dokuzuncu yüzyılda Batı’nın bozduğu terim, Osmanlı Devleti’ne karşı Balkan insanlarının bağımsızlık savaşları mücadelesinin sonucu olarak daha da gelişmiş ve genişleyerek yayılmıştır. On dokuzuncu yüzyıldaki Osmanlı’ya karşı meydana gelen bağımsızlık ve milliyetçilik akımları, Müslümanlar hakkında yaygınlaşan şablonlaşmış “baskıcı” tipleme, Osmanlı Türk Devleti’nde ifadesini bulmuştur. On dokuzuncu yüzyıldaki batılı yazarların tamamı, Türklere karşı çalışmayıp içlerinde Türkler tarafında olanlar da vardı. Heinrich Graetz, değişik tarzlarda yazan modern Yahudi tarih yazıcılığı içerisinde ilklerden olup, özellikle Yahudiler arasında gelişen Osmanlı taraftarlığı yazılarında görülmektedir. Bu belirtiler çoğunlukla Osmanlıya duyulan politik sempati şeklinde ortaya çıkmakta ve genel olarak Yahudiler, Avrupa’da Türk taraftarı olan unsurlar olup Avrupalılar tarafından da bu yönde değerlendirmeler yapılmaktaydı. Günümüzde diğer bir yanlış bilgilendirilme bütün bu yanlışlıklara ilave edilmiştir. Bu, milliyetçilik akımlarının artması neticesinde Balkanlar’da ve Ortadoğu’da pek çok devlet Osmanlı Devleti’nin yıkıntısından meydana gelmiş, hepsi kendine özgü bir millî bağımsızlık efsanesiyle ve kendine has yeni bir millî, tarihî anlayışla ortaya çıkmışlardır. BOZUK METİN Batı dillerine Türkler’den daha iyi hakim olmaları nedeniyle, batılı okurlara ve topluluklara daha kolay ulaşabilmişler, böylece, kendilerince doğru olan, tarihlerini de batılı gözlemcilere kolaylıkla kabul ettirebilmişlerdir. Bağımsızlığı kazanan insanlar içerisinde ilk olarak batıyı büyüleyen Yunanlar olmuşlardır. Her ne kadar Yunanlar’ın tarihî gerçeklerden uzak olsa da kendilerinin Helenistik geçmişle bağlantılı oldukları görüşünü ileri sürmeleri, batılıların düşüncelerinin temelini oluşturmuş ve Yunanlar’ın Osmanlı’ya karşı mücadelelerini bu perspektif içinde görmüşlerdir. Böylece ileri sürülen Yunan görüşü hemen kabul görmüştür. Nüfusun azalması, yoksullaşma, güvensizlik, düzenin bozulması, rüşvet yeme, entrika ve hilekârlıkların ortaya çıkmasının sorumluluğu Osmanlı’ya yüklenmekteydi. En son olarak ortaya çıkmış olan görüşlere göre, yukarıdaki hatalar doğrudan Türkler’e bağlanamaz, belki geleneksel hiyararşiye bağlanabilir ki, bu da Osmanlı’nın “teokrasisi”ne yüklenebilir. Osmanlı’nın idaresinde bulunan diğer insan toplulukları, Slavlar, Eflak’lılar ve Moldovya’lılar da kendi bağımsızlık hareketlerine Yunanlar’ın kullandıkları iddiaları kabul ederek kendilerine uyarlayıp kullandılar. Yukarıdaki Yunan iddialarını kabul etmekle birlikte Yunanlar’ı da suçlamışlardır. Çünkü bu kavimler, Yunanlar’ın boş insanları ve bazı din adamlarının çoğunlukla Türkler’in Balkanlar’da üstünlük sağlayarak hakim olmalarına vesile olduklarından şikayet etmektedirler. Türkler’le olan ilişkileri en fazla karışık olanı Yunanlar’dı. Yunanlar, Osmanlı idaresi altında duygusal tarihî görüşlerinden doğan istedikleri nihaî hedefi, gerçekleştirememişlerdir. Osmanlılar, Yunan toplumunun kendi fizikî varlıklarını, dillerini, tarihî hislerini, kültürel geleneklerini ve dinî birliklerini yüzlerce yıl koruyarak devam ettirmelerine izin vermişlerdir. On sekizinci yüzyılın sonlarında Kudüs Yunan Patrik’i tarafından verilen bir notada, içinde bulundukları Osmanlı Devleti’nin bu husustaki rolünü tanımakta ve şu şekilde dile getirmekteydi: Bakınız sınırsız bir şefkat ve merhamete sahip olan Tanrımız, bir kez daha tertemiz ilahî Ortodox inancını korudu. O, bizim Roma (Bizans) İmparatorluğumuz içerisinde bir şekilde bozulmaya başlamış olan Ortodox inancının daha kötüye gitmemesi için, Osmanlı devleti’nin güçlü bir devlet olarak yokluk ve sıkıntılar içerisinde kurulmasına yardım etti. Ve O, şüphesiz bunun bir insan gücünün eseri ile değil fakat ilahî bir güç tarafından meydana geldiğini göstermek için Osmanlı’nın yükselmesini sağlayarak onu bilinen diğer krallıklardan daha üstün bir seviyeye getirdi... Ulu Tanrımız “Tanrının gücünden daha büyük bir gücün olmadığını” göstererek böylece bizleri, Batı halkının dizginleyicisi ve Doğu halkının kurtarıcısı olarak, yüksek krallığının müstesna bir noktasına yerleştirdi. Bu nedenle Tanrı, Osmanlı Sultanının kalbine bizi Ortadoks dinî inancımızda serbest bırakma anlayışını yerleştirdi ve vazifesinden daha fazla olarak onları korudular ve hatta Tanrıdan korktuklarından, zaman zaman gözlerinin önünde bulunan ve dinînden sapmaları nedeniyle Hıristiyanları cezalandırdılar.5 Osmanlı, pek çok kimseye ferdî ilerlemeleri ve başarıları için imkân sağlamıştı. Çalışmak isteyen pek çok Yunanlı, devlet hizmetinde çalışmış ve önemli katkıda da bulunmuşdur. Buna bağlı olarak, on sekizinci yüzyılın sonlarında bazı Yunan yazarları, Osmanlı idaresine, kendilerinin mirasçıları olan bugünkü Yunanlar’dan, daha fazla sempati beslemekteydiler. Varlıklı ve tahsilli olanlar daha sıkça Osmanlı cömertliğinden ve korumasından faydalanmaktaydılar. Kiliseler için olduğu gibi, Osmanlılar tarafından beratla kendisine izin verilenler, otoriteleririni uygulamaya devam etmişlerdir. Onların Osmanlı taraftarı olmalarının sebebleri vardı. Bir noktaya kadar elde edinîlen bilgilere göre herhangi bir tahsili olmayanların ve fakirlerin hisleri konusunda hayatlarının zor olmasına rağmen, basit ve saf olarak Türkler’e karşı olmayıp, daha ziyade Yunanlar’ın ileri gelenlerine karşı öfkelerinin yöneldiği anlaşılmaktadır. Yunanlar’ın Türkler’le olan ilişkilerini daha iyi değerlendirmek için değişik gruplara ait ilişkilerden örnekler verilirse daha doğru sonuca ulaşalabileceği kanaâtindeyiz. Bir taraftan bölge nüfusunu oluşturan unsurlarda farklılık, ayrıcalık ve sorumluluklarının bulunması, diğer yandan da yerleşim birimlerindeki nüfus değişikliği, bir yerden diğer yerleşim birimine farklılığı - karışmış vaziyette bulunan, Müslüman-Yunan yerleşim birimlerinin tamamı, sadece Yunanlar’dan oluşmuş yerleşim birimlerine karşı olması gibi - Osmanlı’ya karşı aktif bağımsızlık hareketlerine yönelmede, değişik otonom şekillerinden dolayı birbirinden farklı davranışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Buna ek olarak, Yunanlar’ın gündelik hayatları aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin içinde bulunmuş olduğu güç ve idaresinin genel durumuna ve yine, devlet içerisinde bulunmakta olan diğer azınlık gruplarının statülerine de bağlıydı. Osmanlı-Yunan tarihi henüz tam anlamıyla üzerinde durulmamış ve incelenmemiş olması itibariyle henüz tam olarak en küçük ayrıntılarına kadar akademik değerlendirmeler yapılmamış bir alan olması nedeniyle, konu hakkında genelleme yapmak oldukça risklidir. İlk zamanlar, 1300-1450 arası güçlü bir Yunan liderinin yokluğu nedeniyle karmaşık bir düzeyde olmuştur. Yunan ve Türk liderler arasında meydana gelen ilişkilerin genel yapısı zamandan zamana değişiklik arzeden beraberlikler ve düşmanlıklar şeklinde gerçekleşmiştir. İstanbul’un fethinden sonra ise, Patriklik liderliği oluşturulmuş ve dengeli bir politik oluşum gerçekleştirilmiştir. Ancak bu, Pakriklikte oluşan liderlik paylaşımını kilisenin kolayca gerçekleştirdiği anlamına gelmemektedir. İstanbul Patrikliğine yakın bağları olan zengin Yunan tüccarları, kendilerinin Bizans aristokrasisiyle bağlantılı oldukları iddiasındaydılar. Bu dönem 1450 den 1600’e kadar devam etti. 1600’den 1800’e kadar Fener, İstanbul’un bir semti olup 1601’de Patriklik buraya geçirilmiş; Zengin Yunan ailelerinin himayesine girmesiyle zenginliği ve politik nüfuzunun, kendi toplumu üzerinde ve Devlet’in genelinde daha etkili hale geldiği varsayılmıştı. Fenerli Yunanlar’ın arasında Patrik’in ve Patrikliğe ait memurların seçiminde yarışan ailelerin ilgilerinin farklılığı önemli bir rol oynamıştır. Fenerli’ler devlet içerisinde vergiler getiren eyaletler durumundaki Moldavya ve Eflak’ı kontrol etmekte buna ek olarak nüfuzlu tercümanların şefleri durumunda bulunmaktaydılar, ki bu Osmanlı dış politikasını oluşturmak ve deniz filosuna rehberlik görevi yapmak gibi Osmanlı’nın yüksek amirali olarak pek çok Ege adalarının yönetimini elde etmişlerdir. 1600-1800 yılları arasını kapsayan yüzyıllarda Avrupalıların Yunan’lar üzerinde dinî, ekonomik, entellektüalite ve politik alanda nüfuzları artmıştır. Protestan ve Katolik misyonerlerle bunların koruyucuları olan büyükelçiler, İstanbul’da nüfuz için rekabet etmişlerdir. Yunan tüccarları, önceleri dış ticaretlerini sadece doğu Avrupa’daki Ortodoks ülkelerle yapmakta iken şimdi ticaretlerini belki de rizikoya atarak batıya kaydırabilmişlerdi. Avrupa’nın çürütücü fikirleri, Yunan entellektüel hayatına girmeye başlamış, azınlıkların yaşamakta oldukları bölgelerde yeni politik düşünceler oluşmaya başlamıştır. Yunan dinî hiyararşik düzeni, bu yeni gelişmeleri şüpheci ve güvensiz bulup mümkün olduğu kadar mücadele ederek karşı koymuştur.




* Benjamin Braude ve Bernard Lewis, Christians and Jews in the Ottoman Empire, (London 1982) adlı kitaptan sayfa 1-34 arasında bulunan giriş kısmından alınmıştır.

** Halil Erdemir, İngiltere’de University of Wales Swansea’de Department of Politics’de doktora yapmaktadır.

*** Dr., Hatice Erdemir, Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisidir.

1 J. S. Furnivall, Colonial Policy and Practice, New York 1956, s. 304-305.


http://www.os-ar.com/modules.php?name=E ... 434&page=1


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye