Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 9 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 16.11.09, 14:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar

Mektubât-ı Rabbanî'de "Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar" önemli bir orana ulaşmaktadır.

İmam-ı Rabbanî tarafından "Han" , "Mirza" , "Hakîm" ünvanlı bu "siyasi güç sahipleri"ne yazılan mektublar incelendiğinde kendilerine öncelikle sahih bir İslam itikadına sahip olmalarını; İslam'ın izzeti için gayret etmeleri; halka muamelede adalet ile hareket etmeleri gibi konularda tavsiyelerde bulunulduğu görülür.

Mektubât-ı Rabbanî'de "Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar"ın muhatabı olan kişiler:

Hân-ı Hânân (Hanlar Hanı) ismi ile meşhûr Abdürrahîm'e yazılmış Rabbanî Mektublar: 23, 67,68,69,70, 191,198, 214, 232, 268 , 321, 375, 379.
-Mirzâ- Dârâb Han (Hân-ı Hânân'ın oğlu) için yazılmış Rabbanî Mektublar: 71, 215, 249, 391.

Kılınc Hân'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 24, 76.
Mirza Kılıcullah'a -Kılınç hân'ın oğlu- yazılmış Rabbanî Mektublar: 73, 184, 345,


Hân-ı a’zam'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 65, 66.
Han-ı Cihan'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 380, 466
Hâce Cihân'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 25, 72,
Mevlâna -Molla- Sultan Serhendi'ye yazılmış Rabbanî Mektublar: 457, 525

Zamanın sultanına yazılmış Rabbanî Mektublar: 459.

Bahâdır Hân’a yazılmış Rabbanî Mektublar: 83.
Cebbârî hân'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 77, 78, 79.
Fetih Han Afgani'ye yazılmış Rabbanî Mektublar: 400.
Hızır Hân-ı Lodî'ye yazılmış Rabbanî Mektublar: 94.
İskender Hân-ı Lodî'ye yazılmış Rabbanî Mektublar: 82, 93.
Mürtezâ Hân’a yazılmış Rabbanî Mektublar:269.
Şerîf Hân’a yazılmış Rabbanî Mektublar: 258.

Mirzâ Alî Cân’a yazılmış Rabbanî Mektublar: 89
Mirzâ Bedî’uz-zamân'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 74, 75.
Mirzâ Fethullah-i Hakîm'e yazılmış Rabbanî Mektublar: 80,85,202,
Mirzâ Muzaffer’e yazılmış Rabbanî Mektublar: 178, 388
Mirzâ Ebrec’e yazılmış Rabbanî Mektublar: 219
Mirza Şemseddin'e yazılmış Rabbanî Mektublar: 326, 363


Hakîm Abdülvehhâb’a yazılmış Rabbanî Mektublar: 157,
Hakîm Abdülkâdir’e yazılmış Rabbanî Mektublar: 105,
Hakîm Sadr’a yazılmış Rabbanî Mektublar: 109.

Mir Mansur'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 475, 479, 531,
Mîr Sadr-ı Cihân’a yazılmış Rabbanî Mektublar: 194, 195.
Mirmah Muhammed'e yazılmış Rabbanî Mektublar: 396.

Lala Beğ'e yazılmış Rabbanî Mektublar: 81.
Küçük Beğ Hisârî’ye yazılmış Rabbanî Mektublar: 201,
Ca’fer beğ Tehânî’ye yazılmış Rabbanî Mektublar: 139

Pehlivân Mahmûd'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 87, 88, 197
***
Bu isimlerden Hân-ı Hânân (Hanlar Hanı) ismi ile meşhûr Abdürrahîm Hân'ın maddi iktidar yanında maneviyattan da nasibdar birisi olduğu kendisine yazılan mektubların içeriğinden kolayca anlaşılmaktadır.


En son rabbani tarafından 25.01.10, 14:31 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 16.11.09, 14:17 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
Kadı Nasrullah'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 462.
Kadı İsmail Ferid Abadi'ye yazılmış Rabbanî Mektublar: 501
Kadı Eslem'e yazılmış Rabbanî Mektublar: 524.
Kadı Musa'ya yazılmış Rabbanî Mektublar: 481
Mevlâna İshak b. Kadı Musa'ya yazılmış Rabbanî Mektublar: 482.


Perkene şehrindeki hâkimlerden birisine yazılmış Rabbanî Mektub: 86
Perkene şehrindeki kâdılara yazılmış Rabbanî Mektub: 104

Samane beldesindeki sadat, kadılar, valiler ve diğer halka... yazılmış Rabbanî Mektublar: 328


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 25.01.10, 14:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
Mektubât-ı Rabbanî'de "Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar"

23, 24, 25, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 85, 86, 87, 88, 89, 93, 94, 104, 105, 109, 139, 157, 178, 184, 191, 194, 195, 197, 198, 201, 202, 214, 215, 219, 232, 249, 258, 268, 269, 321, 326, 328, 345, 363, 375, 379, 380, 388, 391, 396, 400, 457, 459, 462, 466, 475, 479, 481, 482, 501, 524, 525, 531.



MİRZÂLARA YAZILMIŞ RABBANÎ MEKTUBLAR:

Mirzâ Bedî’uz-zamân'a yazılmış Rabbanî Mektublar: 74, 75.
Mirzâ Fethullah-i Hakîm'e yazılmış Rabbanî Mektublar: 80,85,202,
Mirzâ Muzaffer’e yazılmış Rabbanî Mektublar: 178, 388
Mirza Şemseddin'e yazılmış Rabbanî Mektublar: 326, 363
Mirzâ Ebrec’e yazılmış Rabbanî Mektublar: 219
Mirzâ Alî Cân’a yazılmış Rabbanî Mektublar: 89


En son rabbani tarafından 25.01.10, 15:10 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 25.01.10, 14:48 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
RABBANÎ MEKTUB - 74

Bu mektûb, Mirzâ Bedîuz-zamâna -rahmetullahi aleyh- yazılmışdır.

Fakîrleri sevmek ve onlara iyilik etmek ve islâmiyyete uymak lâzım olduğu bildirilmekdedir:


Şerefli mektûbunuz ve latîf yazılarınız geldi. Allahü teâlâya hamd olsun!

Okuyunca, fakîrlere sevginiz ve bağlılığınız anlaşıldı. Çünki bu sevgi, saâdetin sermâyesidir. Onlar, Allahü teâlânın celîsleridir, hep Onunla birlikdedirler. (Onlarla birlikde olanlar şakî olmaz) buyuruldu.

Resûlullahın -sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem-, kâfirlere gâlib gelmesi ve işlerin kolaylaşması için, muhâcirlerin fakîrleri hurmetine düâ buyurduğu, bildirilmekdedir. Peygamberimiz -aleyhissalâtü vesselâm- muhâcirlerin fakîrlerinin şânlarını bildirmek için, (Saçları karışmış çok kimse vardır ki, kapılardan kovulurlar. Allahü teâlâya yemîn etseler, yemîn etdikleri şeyi elbette yaratıp verir) buyurdu.

Ey mesûd insan! Kıymetli mektûbunuzda, (Dünyâ ve âhıretin sâhibi...) yazmışsınız. Bu söz, ancak Allahü teâlâ için söylenir. Elinden hiçbirşey gelmiyen bir köle, nasıl olur da, herhangi bir bakımdan sâhibi ile ortaklığı arayabilir? Sâhib olmak yolunu tutabilir? Hele âhıretde. İster hakîkat olarak, isterse mecâz olarak düşünülsün, mâlik ve sâhib yalnız Allahü teâlâdır. Hak teâlâ, kıyâmet günü, (Bugün, mülk kim içindir?) buyurur. Cevâb olarak yine kendisi, (Kahhâr, Gâlib olan bir Allah içindir) buyurur. O gün kullar için, korkudan sığınmakdan başka birşey yokdur. Pişmânlıkdan, şaşkınlıkdan başka birşey yapamazlar. Allahü teâlâ, o günün şiddetini, kulların sıkıntısının çokluğunu bildirmek için, Hac sûresinin birinci âyetinde meâlen, (O günün zelzelesi çok büyük şeydir. O gün kadınlar memedeki çocuklarını unuturlar. Hâmile hâtûnlar çocuklarını düşürürler. İnsanlar sarhoş olmuşlar sanılır. Onlar sarhoş değildir. Fekat, Allahü teâlânın azâbı çok şiddetlidir) buyuruldu.

Fârisî iki beyt tercemesi:

Sorulur o gün işlerden, sözlerden,
Kalbi titrer Nebîlerin korkudan.

Enbiyânın şaşırdığı bir yerde,
Günâhlara özr bulmak nerede?

Nasîhatların başı şudur ki, islâmiyyetin sâhibine -aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye- uymak lâzımdır. Resûlullaha uymıyanlar, âhıretde azâbdan kurtulamaz. Bundan sonra, dünyânın süslerine düşkün olmamak, varlığına ve yokluğuna aldırış etmemek lâzımdır. Çünki, Allahü teâlâ dünyâyı sevmez, ona kıymet vermez. Bunun için, kulun dünyâlığı olmakdansa, olmaması dahâ iyidir. Dünyânın kimseye fâide vermediğini ve elden çabuk çıkdığını herkes bilmekde, hattâ görmekdedir. Dünyânın malına, mevkıine düşkün olanların, bunlara kavuşmak için uğraşıp da, ânsızın hepsini bırakıp gidenlerin hâlini görerek ibret alınız! Allahü teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin en üstününe -aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm- uymakla şereflendirsin!

Âmîn.


***
RABBANÎ MEKTUB - 75

Bu mektûb, yine Mirzâ Bedîuz-zamân'a -rahmetullahi aleyh- yazılmışdır.

Mahlûkların en üstününe uymağı, önce itikâdı düzeltmeği, sonra fıkh bilgilerini öğrenmeği bildirmekdedir:

Allahü teâlâ, size selâmet ve âfiyet versin!

Dünyâ ve âhıret saâdetlerine kavuşmak için, dünyâ ve âhıretin efendisine -aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmâtü etemmühâ ve ekmelühâ- uymak lâzımdır. Ona uymak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak, önce itikâdı düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, o büyüklerin Kurân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp bildirdikleri halâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mubâh ve müştebeh [şübheli] bilgilerini öğrenmek ve bütün işlerini bunlara uygun olarak yapmak lâzımdır. Bu iki itikâd ve amel kanadları elde edildikden sonra, eğer ezelde mesûd olmuş ise, mukaddes âleme uçmak nasîb olur. Bu iki kanat olmadan yükselmek olamaz. Bu alçak dünyâ, arkasından koşmağa değmez. Bunun, malının, mevkıinin değeri yokdur ki özenilsin. Değerli, kıymetli şeyleri aramalıdır. Allahü teâlâ, herşeyi bir sebeble yaratdığı, gönderdiği için, kendisine kavuşduran sebebi, o vesîleyi Ondan istemelidir.

Fârisî mısra tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçdir.

Bu fakîrlere -rahmetullahi aleyhim ecmaîn- yakınlık göstererek yardım istiyorsunuz.

Size müjdeler olsun! Sağlam olarak ve kazanarak geri dönersiniz. Fakat, bir şartı gözetmek lâzımdır. O da, kalbi yalnız bir yere bağlamakdır. Kalbi birkaç yere bağlamak, insanı harâb eder. (Bir yerde olan, her yere kavuşur. Heryere dağılan hiçbir yer bulamaz) sözü meşhûrdur.

Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın nûrlu caddesinde bulundursun.

Doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâmın izinde bulunanlara selâm olsun!


En son rabbani tarafından 25.01.10, 15:08 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 25.01.10, 14:53 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
RABBANÎ MEKTUB - 80

(Abdulkadir AKÇİÇEK Tercumesi)

MEVZUU: a) Yetmiş üç fırka arasındaki fırka-i naciycin; ehl-i sünnet vel-cemaat fırkası olduğunun beyanı..
b) Bid'atrı fırkalara iltifatı ve onların arasına karışmayı engellemek.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı..

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Fethullah Hakim'e yazmıştır.

***

Allah-ü Taâlâ, size ve bize Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde doğru yürümek nasib eylesin.. O şeriatın sahibine salât, selâm ve tahiyyet..

Bir mısra:

Asıl iş bu, ötesi boş..

***

Yetmiş üç fırkadan her biri, tek tek: Şeriata tabi olduklarını iddia edip kendilerini necat bulan zümreden sayarlar.

— «... her fırka ellerindeki ile böbürlenir..» (23/53)

Mealine gelen âyet-i kerime onların halini doğrular.. Elde ettiklerini beyan eder..

Resulûllah S.A. efendimizin beyan buyurduğu, fırka-i naciyeyi diğerlerinden ayırd eden delil şudur:

— «... onlar, ben ve ashabımın üzerinde olduğumuz hal üzere olanlardır..»

Şeriat sahibi Resulûllah S.A. efendimiz, kendisini anlatması yeterli iken; ashabını zikretmesi, bu mahalde şu manayadır:

— Benim yolum, ashabımın gittiği yoldur.. Kurtuluş yolu, onların yoluna tabi olmaya bağlıdır..

İşte, Resulûllah S.A. efendimiz, bunu ilân etmektedir..

***

Bir âyet-i kerimede, Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Resul'e itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur..» (4/80)

Bu manadan çıkar ki: Resulûllah S.A. efendimize asi olup baş kaldırmak, ayniyle Yüce Mukaddes Allah'a asi olup baş kıldırmaktır.

Ayrıca, Yüce Allah, Resulûllah S.A. efendimize itaat etmeden Allah'ın taatında olduklarını sanan cemaatın halinden de anlattı ve onların küfürlerine hükmetti:

— «Allah ile Resulünün arasını açmaya çalışırlar ve derler ki:

— Biz, bazısına iman ederiz; bazısına da küfrederiz..» (4/150)

***

Resulûllah S.A. efendimize tabi olmak iddiası; ashabın yoluna tabi olmadan boş bir davadır. Hatta, Resulûllah S.A. efendimize olan böyle bir ittiba, ayniyle, Resulûllah S.A. efendimize hakikatta masiyet sayılır. Ona salât ve selâm.. Hal böyle olunca, bu yolun yolcularına necat bulmak nasıl mümkün olur?. Meali şu olan âyet-i kerime bunların halini tam bir şekilde anlatır:

— «Kendilerini bir şey üzerinde sanırlar; dikkat ediniz, onlar yalancılardır.» (58/18)

***

Hiç şüphe yoktur ki: Resulûllah S.A. efendimizin ashabı yoluna devamlı gidenler, ehl-i sünnet velcemaattır. Allah bunların sayini meşkûr eylesin, işte: Fırka-i Naciye bunlardır.

***

Şia ve haricîler gibi, Resulûllah S.A. efendimizin ashabına taan edenler, onların yoluna tabi olmaktan elbette mahrumdurlar.

Mutezile için dahi aynı hüküm verilir. Bu, kendi başına sonradan çıkan yeni bir yoldur. Bunların başları: Vasıl b. Ata olup, Hasan-ı Basri'nin talebelerinden idi.. Küfürle iman arası bir vasıta isbatına kail olduğundan, Hasan-ı Basrî onun için şöyle dedi:

— Bizden ayrıldı..

Ehli sünnet yolunda olmayan sair fırkalar dahi, aynı kıyasa tabidir.

Ashaba taan etmek, Resulûllah S.A. efendimize taan etmektir. Ashabına tazim etmeyen, hakikatta; Resulûllah S.A. efendimize iman etmemiş demektir.. Onları kötülemek, dolayısı ile, onların sahibinin kötülüğüne çekilir.. Böylesine kötü bir itikaddan Allah'a sığınırız..

Kaldı ki: Kur'an ve hadis yollarından bize ulaşan şeriat hükümleri; ancak ashabın nakli ile ulaştı. Bunlara taan edilince, naklettiklerine dahi taan edilmiş olur.. Bu nakil işi de, bir kısmına mahsus olan ve bir başka kısmma mahsus olmayan bir şey de değildir. Zira onların her biri; adalette, doğrulukta ve tebliğ işinde aynı seviyededir.

Hulâsa: Hangisi olursa olsun; onlardan birine taan etmek, dine taan etmek sayılır. Böyle bir şeyden, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a sığınmak lâzımdır.

Ashaba taan edenler şöyle bir şey söyleyebilir:

— Biz, onlara tabi oluyoruz. Ancak, tabi olmamn taHakkuku için; bütününe tabi olmak lâzım gelmez. Hatta bu, onların yollarının değişik, görüşlerinin birbirini nakzeder durumda olması icabı mümkün değildir.

Bu sözü diyene şu cevabı verebilirim:

— Onlardan bir kısmına tabi olmanın faydası, ancak, kalanları inkâr etmedikçe olur. Ne zamanki, bazısını inkâr taHakkuk eder; o zaman, diğer kısmına tabi olmak taHakkuk etmez..

Hazret-i Ali r.a. diğer halifelerden üçüne de, tazim ve tevkir ederdi. Onlara uyulması hak olduğunu bilerek, onlarla biat etti. Durum bu olunca, diğerlerini inkâr edip Hazret-i Ali'ye tabi olmak iddiasını yapmak, katıksız bir yalandır; sırf iddiadan ibarettir. Haki katta, diğerlerini inkâr etmek, Hazret-i Ali efendimizi r.a. inkârdır. Sözünü ve işini açıktan reddir. Allah'ın arslanı için; inandığım açığa vurmayıp bir başka şekilde, devre uygun biçimde görünme yolunu benimsemek, cevazını vermek aklın gayetle bozuk oluşunu gösterir. (Böyle bir şey nifaka benzer.)

Sıhhatli ve sağlam bir akıl cevaz vermez ki: Allah'ın Arslanı. otuz yıla yakın bir zaman, üç halifeye olan buğzunu gizlesin de, onun aksini izhar edip nifak üzere onlarla arakadaşlık etsin.. Asla böyle bir şey olmaz. Kaldı ki, nifakın böylesi, Müslümanlardan en alt derecede olandan dahi tasavvur edilemez.. Böyle bir işin şenaatini teemmül edip düşünmek lâzımdır. Zira böyle bir şeyin olması: Allah'ın Arslanı için, yakışmayan büyük bir zaaftır; çok düşüklüktür; cok kötü bir hiledir.. Allah ondan razı olsun.

Muhali kabul etmek kabilinden; bir an için böyle iki yüzlü bir davranışa cevaz verelim. Pekâla, Resulûllah S.A. efendimizin, ölümünden sonuna kadar; üç halifeye iyi davranıp ağırlamasına ne diyecekler?. Kaldı ki, Resulûllah S.A. efendimiz için, inandığının aksini göstermek yolu yoktur. Zira Resul'e S.A. hak olanı tebliğ etmek, vacipdir. Bü manada iki yüzlü davranmak yolunu caiz bulmak, zındıklığa kadar götürür.. Bu mana, şu âyet-i kerimede pek güzel anlatılır:

«Ey Resul, Rabbından sana indirileni tebliğ et; yapmazsan risaletini tebliğ etmiş olmazsın..» (5/67)

Ancak, kâfirler şöyle derdi:

— Muhammed, kendisine uygun gelen vahyi açıklıyor; kendisine aykırı düşeni de gizliyor..

Kesin karar şudur ki: Peygamberin hata üzere olması caiz değildir; aksi halde şeriatı bozulur..

Resulûllah S.A. efendimizin, üç halifeye tazim ve tevkir edip ağırlamadığını kabul edelim.. Ama, onlara tazim ve tevkir edip ağırlamaya aykırı bir şey de kendisinden zuhur etmemiştir. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin..

İşte, anlatılan manadan bilindi ki: Resulûllah'ın S.A. onlara tazim ve tevkir edip ağırlaması, hatadan masun, zevalden mahfuzdur.

***
Biz yine esas sözümüze dönelim. Onların itirazlarını, yani: Şüphelerini öncekinden daha açık ve daha belli bir şekilde açıklayalım.. Deriz ki:

— Dinî usule göre, ashabın tümüne tabi olmak vacibdir. Zira, dinî esaslarda, aralarında ihtilaf yoktur. Onların ihtilafları ancak, teferruattadır.. Bu manadandır ki, onlardan birine taan eden kimse, tümüne tabi olmaktan mahrumdur.

Ashabın sözleri, her nekadar aslında ittifaklı ise de, bu din büyüklerini inkârın şumluğu, onları ittifaktan ihtilafa çekmektedir.. Hatta, söyleyeni inkâr, söyieneni inkâra kadar götürmektedir.

***

Tekrar edelim..

Daha önce de anlatıldığı gibi, şeriatı tebliğ edenler ashabın tümüdür. Zira ashabın tümü adalet üzeredir. Onların her birinden, şeriatın bir şeyi bize ulaşmıştır.

Aynı şekilde, Kur'an âyetleri, onların her birinden bir âyet alınarak biraraya gelmiştir. Hatta bazan bir âyetten daha fazlası dahi alınmıştır.

Bu durumda, onlardan bir kısmını inkâr etmek, Kur'an-ı Kerim'i tebliğ edenleri inkâr etmektir.

Durum anlatıldığı gibi olunca, inkâr eden kimse Hakkında şeriatın tatbiki mümkün değildir. Böyle olunca, onun necat ve refahı nasıl olur?.

Bu manada şu âyet-i kerime Önemlidir:

— «Kitabın bazısına inanıyor, bazısına da küfür mü ediyorsunuz?» (2/85)

Bununla beraber biz şöyle deriz:

— Kur'an-ı Kerim'i Hazret-i Osman cem etti. Hatta Hazret-i Ebu Bekir cem etti ve hatta Hazret-i Ömer cem etti. Hazret-i Ali'nin derleyip topladığı bu Kur'an'dan başkadır.. (1)

Teemmül edip düşünmek gerekir.. Ki: Bu büyükleri inkâr etmek, hakikatta Kur'an-ı Kerim'i inkâra götürür. Böyle bir inkârdan Allah'a sığınırız.

Bir şahıs, Şia içtihatçılarından birine şöyle sordu:

— Kur'an-ı Kerim'i Hazret-i Osman cem etti. Bu durumda Kur'an üzerinde itikadın nedir?.

O içtihatçı cevab olarak şöyle dedi:

— Onu inkârda bir yarar görmüyorum. Zira onu inkâr etmek, tamamiyle dini yıkmak sayılır..

***

Şu bir gerçektir ki..

Aklı başında olan bir kimse, Resulûllah S.A. efendimizin ashabına; onun bu âlemden göçmesi üzerinden bir gün geçmeden batıl bir iş üzerinde birleşme yolu bulamaz.

şu da ikrar edilmiş bir durumdur ki:

Resulûllah S.A. efendimiz bu âlemden göçtüğü gün, ashabının mikdarı, OTUZ ÜÇ BİN (33.000) idi. Bunların hepsi de, isteyerek ihtiyarı ile Hazret-i Ebu Bekir'e biat etti. Mana böyle olunca, Resulûllah S.A. efendimizin cümle ashabının dalâlet üzere birleşmesi muhal işler cümlesindendir. Kaldı ki, Resulûllah SA. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Ümmetini, dalâlet üzerinde birleşmez..»

İşin başında, Hazret-i Ali'nin biati ertelemesi; ancak kendisini danışma meclisine davet etmediklerindendir.. Bu manada, bizzat kendisi şöyle demiştir:

— Kızmamız, ancak, danışma meclisinden geri bırakılmamızdandır; yoksa, Ebu Bekir'in bizden hayırlı olduğunu biliyoruz...

Hazret-i Ali'yi r.a. danışma meclisine davet etmemeleri, bir yarara mebni olabilir.. Meselâ: Anlatılan isabetin sarsıntısından ötürü, hane halkının yanında bulunup kendilerini teselli etmesini temin gibi bir hal.. Veya buna benzer bir faydaya mebni..

Ashab-ı kiram arasında vuku bulan ihtilafa gelince., bunun kaynağı nefsanî arzular değildir. Zira onların nefisleri kötülük yaptırma durumundan temizlenip pâklanmıştır. Emmarelikten kurtulup mutmainne olmuştur. Onların arzuları böylece, şeriata tabi olmuştur. Hatta bu içtihadın binası, içtihad ve ilâ-i haktır.. Müçtehidlerden her biri için, doğru ise on; hatalı ise, Allah katında bir derece vardır.

Durum anlatıldığı gibi olunca; dili, onlara karşı ezalı cefalı söz etmekten korumak uygun düşer.. Bu manada İmam-ı Şafiî rh. şöyle dedi:

— O bir kandı ki, Allah ellerimizi ondan temizledi; biz de dillerimizi tutup temizleyelim..

Bir başka sözünde ise, şöyle dedi:

— Resulûllah S.A. efendimizin vefatından sonra; insanlar mustar durumda kaldı. Görünen sema altında, Hazret-i Ebu Bekir'den hayırlısını bulamadılar.. Bunun üzerine, başlarına onu tayin ettiler..

İşbu cümle; Hazret-i Ebu Bekir'e biatta, Hazret-i Ali'nin rızası olduğunu ve içi dışına uymaz biçimdeki davranışı, açıktan atar

Allah onlardan razı olsun..

Yazılması maksad olan bir bakiye kaldı.. Şöyle ki:

Şeyh Meyan Ebulhayr'ın oğlu Meyan Seyden kibarzadedir. Refakatınızda, Dekkân'a doğru yola çıkacaktır. Onun Hakkında iltifatınız ve yardımınız temenni edilir..

Aynı şekilde, Mehmed Arif dahi ilim talibi kibarzadedir. Babası âlim bir kimsedir.. Maaş işi için yardımı istemeye geldi. Onun için dahi, teveccüh temenni edilir..

Selâm ve ikramlar..

***


(1) Siyah yazılan ibare biraz muğlak gibi... Ama biz imkân nisbetinde bir yanlışlıga yer bırakmamak için ibareye sadık kaldık. Bu siyahlı kısım Müstakimzadenin tercümesinde alınmamış; onun yerine şöyle bir cümle var:
— Hazret-i Emir (Ali) dahi, ol cem'e (toplamaya) kaildir.
En doğrusunu Allah bilir.


***

RABBANÎ MEKTUB - 85

(Abdulkadir AKÇİÇEK Tercumesi)


MEVZUU : Yararlı emelleri işlemeye; bilhassa, namazları cemaatle kılmaya teşvik etmek..
Bu münasebetle bazı hususların beyant..

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Fethullah Hakim'e yazmıştır.

Noksan sıfatlardan münezzeh Allah, sizleri razı olduğu işleri yapmaya muvaffak eylesin..

***

Bilmiş olasın ki,

İnsana, itikadlannı düzeltmek nasıl gerekli ise., bunun gibi, yararlı salih amelleri yapması da gereklidir..

İbadetlerin en toplusu, taatlann en yaklaştırıcısı: Namaz kılmaktır. Bu manada, Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Namaz, dinin direğidir. Onu yerine getiren, dinini yerine getirmiş, onu bırakan dinini yıkmış olur..»

Bir kimse, namazını devamlı olarak kılmaya muvaffak olursa.. kötülüklerden ve uygunsuz işlerden kendisini korumuş olur.. Allah-ü Taâlâ, bu manada şöyle buyurdu:

— «Namaz, kötü ve uygunsuz işlerden alır..» (29/45)

İşbu âyet-i kerime, sözümüzü teyid etmektedir..

Bir namaz ki, anlatılan mesabede değildir. Yani: Sahibini kötülüklerden ve uygunsuz işlerden almaz; o namaz; Surettir, hakikati yoktur. Ancak, taa, hakikat hasıl oluncaya kadar namazı terk etmemek gereklidir. Zira, hepsi elde edilmezse de, hepsini terk etmek olmaz.. Hiç uzak görmemeli: Keremliler keremlisi Yüce Allah ona da değer verir; hakiki namaz yerine kabul eder.

***

Cemaatle namaz kılmaya devam etmeniz gereklidir. Hem de, huşu ve huzur ile.. Zira, böyle bir namaz necatın ve felah bulmanın sebebidir. Bu manada, Allah-ü Taâlâ, şöyle buyurdu:

— «Namazlarında huşu (korku ve huzur) üzere olanlar iflah oldu.» (23/1)

Anlatılan manaya göre, uygun düşer ki: Tehlikeden ve red korkusunun varlığı düşünülerek amel edile..

Görmez misin ki: Düşmanın saldırdığı vakit, az atışları, küçük hareketleri dolayısı ile; askerlerin kendilerine çok itibar edilir..

Bu ibadetlerle, gençlere itibar edilmesinin sebebi var. Çünkü onlar: Nefsani şehvetlerinin ağır basmasına rağmen, nefislerine ibadet yükünü vurur; salâh yolunu tercih ederler..

Ashab-ı Kehfin nailiyetini görelim. Allah katında bütün haşmete ve azamete kavuşmalarının sebebi: Din muhaliflerinin elinden bir defa hicret edip kaçmaları olmuştur. Bu manada bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu:

— «Herc ü merc (fitne fesat) içinde ibadet etmek, bana hicret etmek gibidir.»

Bu durumda, menfi bir tutum; hakikatta ibadete teşvik mahiyetindedir.

***

Bundan daha başka ne yazayım ki?.

Fukara ile sohbet etmek, (Yani: Allah adamları ile..) oğlum Bahaeddin'e göre, rağbet edilir bir şey değil.. Hatta onun meyli ve cezbesi, servet sahibi zenginleredir. Bilmez ki: Onlarla sohbet etmek, öldürücü zehirdir. Yağlı ballı lezzetli yemekleri, batında zulmettir; kalbe karalık verir. El-hazer.. el-hazer.. onlardan çok çok sakınmak lâzımdır.. Bu hususta, Resulûllah S.A. efendimizin bir hadis-i şerifi şöyledir:

— «Bir kimse; zenginliği için birine tevazu gösterirse., dininin üçte ikisi gider.»

Yazıklar olsun, zenginlikleri için onlara tavazu gösterip önlerinde boyun bükenlere..

Bu yolda basan ihsan eden noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tır..

***


RABBANÎ MEKTUB - 202

(Abdulkadir AKÇİÇEK Tercumesi)


MEVZUU : Bu Tarikat'a girdikten sonra, sebepsiz yere bundan çıkanların zemmidir.

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu. Mirza Fethullah Hakim'e yazmıştır.

***

Sübhan Allah bize ve size Tarikat-ı Müstakime-i Marziyye-i Mustafaviye'de sebat ihsan eylesin.. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet..

***

Bilesin ki,

Bir gün söz, Meşayih-i Nakşibendiye'nin kıskançlıkları üzerine açıldı. Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın..

Bu esnada söz, şu demeğe getirildi:

— Şu cemaatın hali nasıl olacaktır ki; kendiliklerinden bu büyük zatların müridleri olma yoluna girmişler; kendilerini onların tabii kılmışlar, o büyükleri kabul etmişlerdir. Bundan sonra da, bu büyüklerden kesilmiş; hiç mucib bir sebeb ortada yokken de, onların sohbetlerini terk etmişlerdir. Zan ve tahimine dayalı bir yoldan, bir başkalarının eteklerine tutunmuşlardır.

Bu arada, sizin isminiz ve Kadı Senam'ın ismi anlatıldı.

Bu müzakere bir lemha uzadı mı yoksa, uzamadı mı bilemiyorum?. Bununla beraber, sözün sebebi ve akışı bu müzakere üzerine oldu..

Sonra..

Allah bir güç vermesin ki, Fakir'in muradı bir Müslüman'a ziyet ola; yahut ona karşı kalbinde kini buluna.. Bu cihetten hatır-ı şerifinizi hoş tutunuz.

***

Sizin de malumunuzdur ki, bizim tarikatımız Esma daveti yolu değildir. Bu tarikatın büyükleri, bu isimlerin müsemmasmda istihlâki tercih etmişlerdir. Onların teveccüh iptidası, sırf ehadiyettir. İsimden ve sıfattan yana, zat dışında bir şey taleb etmezler. Hiç şüphe edilmesin ki, anlatılan sebepten ötürü: Onların nihayetleri bidayetlerine dere edilmiştir.

Bir mısra:

Gör gülistanımı, kıyas eyle baharımı..

***

Üstte anlatılan müzakereyi naklettim; sebebi şu ki: Nakiller çok olur; elden ele dilden dile dolaşarak bir başka şekil alır. O şekle gelir ki, bu canipten bir başka tevehhümler meydana gelir. Şunun için, bu kelimeleri yazdım ki: O tevehhümler ortadan kalksın..

***

Bilesin ki.

Sizin sevginiz, bize bir şey artırmayacağı gibi; sevginizin olmayışı dahi bizden bir şey eksiltmez. Lâkin:

— Zarara rıza, müstaHakk-ı nazar değildir.

Darb-ı meseli dahi meşhurdur.

Şuna yakinin olsun ki: Bu Fakir, sizin zararınızı hiç istemedi; isteyemez de.. înşaallah bu böyle gider. Bu söylenen kelâm, dervişlerde bulunan kıskançlık yollu söylenmiştir. Bir münasebetle ve söz gelişi oldu. Bu, gönlünüze ağır gelmesin..

***

Bilesin ki.

Kendisini Hazret-i Ebu Bekir Sıddık'tan üstün gören bir şahsın hali, şu iki şeyden hali değildir:

a) Tam manası ile zındıktır..

b) Tam manası ile cahildir..

Bu Fakir, sana senelerce evvel bir mektup yazdı. O mektupta, fırka-i naciye olan ehl-i sünnet vel-cemaatı beyan etti. Asıl şaşılacak durumm şu ki: O mektubu mütalaa ettikten sonra, bu gibi kelimeleri tecviz ediyorsunuz.

Bir kimse, Hazret-i Ali'nin r.a. dahi, Hazret-i Ebu Bekir'den daha faziletli olacağını söylese; yine ehl-i sünnet vel-cemaat dairesinden çıkar. Kendisini Hazret-i Ebu Bekir'den üstün gören kimsenin hali şöyle dursun..

Bu evliya katında mukarrer durum şudur ki: Bir salik, kendisini Köpeklerden ve sineklerden üstün görecek olsa; o kimse, bu büyüklerin kemalâtlarından mahrum kalır.

Selef-i salihin zatlar, toplu olarak; Hazret-i Ebu Bekir'in, peygamberlerden sonra, insanların en faziletlisi olduğu üzerinde fikir birliğine varmışlardır. Onlara salât ve selâm olsun..

Bu toplu kararı parçalamak isteyen kimsenin hamakatının şiddetine bir bak..

Bu Fakir, kitaplannda ( veya mektuplarında), risalelerinde hep yazdı: Hazret-i Hamza'nın r.a. katili Vahşî, Hayr'ül-beşer Resulûllah'ın S.A. tek sohbetine nail olduğu için; tabiinin en faziletlisi olan Veys'el-karanî'den daha faziletlidir.

Durumu anlatılan, akıldan uzak kimselerden gelen, bu gibi hayalî sözleri tahayyül et.

Uygun düşer ki: İnsanlara, anlatılan vehmi doğuran ibareler için (bize) müracaat edesin; bu şekilde de, hakiki muameleye muttali olasın..

Mücerret taklidde haset sahipleri için, ne gibi bir bağlantı kurulabilir?.

Bazı meşayihten, sekr hallerinde, uygun olmayan bazı cümleler sudur etmiştir. Meselâ, Bayezid-i Bistamî Hz. nin şu kavli gibi:

— Sancağım Muhammed'in sancağından yüksektir.

Ancak, bu ibareden girip vehmin daha faziletlilik davasına gitmesine cevaz yoktur. Böyle bir şey, zındıklık olur. Haşa ve kellâ ki: Fakir'in ibarelerinde böyle bir şey anlatıla..

Vesselam..

***


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 25.01.10, 14:56 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
RABBANÎ MEKTUB - 178

(Abdulkadir AKÇİÇEK Tercumesi)


MEVZUU : a) Bir şalısın tavsiyesi..
b) Resulûllah S.A. efendimize tabi olmaya teşvik..

***

NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Muzaffer'e yazmıştır.

***

Allah-ü Taâlâ, ecrinizi artırsın; kadrinizi yüce eylesin; işlerinizi kolay getirsin; gönlünüzü genişletsin.. Seyyid'ül-mürselin hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm..

***

Ahlâk-ı Nebeviye ile mütahallik olmaya delâlete ne hacet?. Bilhassa ihsan ve hüsn-ü muaşeret babında.. Hatta, böyle bir delâlet su-i edep sınıfına dahildir.

***

Burada anlatılacak husus şudur ki:

İhtiyaç içinde olduğu zaman bir insan; her hakire ve nakire teşebbüs eder ve kendisine her zaif nahiften teselli arar.

Üstte anlatılan mana icabı olarak, iş sahiplerini teselli için baş ağrıtma işini yapıyoruz..

Ey Mahdum-u Mükerrem,

İyilik etmek, her yerde güzeldir; ama komşuluk Hakkı bulunanlara iyilik bilhassa hepsinden güzeldir. Zira Resulûllah S.A. efendimiz, komşu Hakkı üzerinde o kadar durdu ki: Onun böyle buyurmasından ötürü ashab-ı kiram, komşunun komşuya varis olacağını sandı.

Mesnevi:

O kadar yaklaştık ki birbirimize biz; Sanki sen, bir güneşsin biz dahi gölgeyiz.

Acep n'ola ey gariplerin yardımcısı; Kavuşsa çevreye lütfunuz kereminiz..

Vesselam..

***


RABBANÎ MEKTUB - 178

(Abdulkadir AKÇİÇEK Tercumesi)

MEVZUU: Mihnetler, beliyyeler, dostların hatalarına kefarettir. Tazarru edip yalvararak, Allahu Teala'dan af ve afiyet dilemek gerek.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Mirza Muzaffer'e yazmıştır.

***

Sübhan Allah, şahsınıza uymayan şeylerden sizlere selâmet ihsan eyle-

sin Elem, mihnet, beliyyeler dostlarda hatalara kefaret sayılır. Tazarru edip

Allahu Taala'ya yalvararak, onun mukaddes zatından af ve afiyet talep edilmelidir. Ona iltica ve inkisarla münacaat etmelidir. Taa, icabet eseri görülünceye kadar. Fitnelerin sükunet bulduğu dahi malum oluncaya kadar bu yalvarmalar devam etmelidir. Her ne kadar, ahbab ve nasihatçılar bu iş üzerinde durmakta iseler de, bu muamelenin sahibi onu yapmaya dahi muhtaçtır. Zira, ilaç kullanmak ve perhizkâr olmak, hastalık sahibinin vazifesidir. Kardeşlerden diğerlerine gelince, hastalığın izalesine yardımcı olmaktan başka bir şey yapamazlar.

Yapılacak işin hakikati odur ki, hakiki Mahbub'dan her ne gelir ise, onun güleryüz ve gönül hoşluğu ile karşılanması gerekir.

Mahbub zat katında murad olan ar husulü, muhibb yanında onun zail olup kendi nefsinin arzusu yerine gelmesinden daha faziletlidir. Eğer bir muhibde (sevende) bu mana hasıl olmaz ise, o kimse mahabbette noksandır. Hatta onda yalancıdır.

Bir şiir:

Bırakıyorum arzumu, onun arzusuna;

Razıyım rızasına, nefsim feda yoluna...

Merci-i şeriatmeab seferden dönüp sefer hallerini ve misafirlerin sıkıntılı hallerini beyan etmiş. Onların selâmetine ve afiyetine dua edip Fatiha okuduk.

Dua makamında iki ayet meali:

"Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak, bizi muaheze eyleme. Rabbimiz, bizden evvelkilere yüklediğin ağırlığı bize de yükleme... Rabbimiz, takatimizin yetmediğini bize taşıtma... Bizi affeyle; Sen Mevlâmızsın, kâfir kavme karşı bize yardım eyle."(2/286)

"İzzet sahibi Sübhan Rabbin onların yaptıkları vasıflardan yana yücedir. Resullere selâm... Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun."(38/180)

***


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 25.01.10, 15:04 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
326. MEKTUP

MEVZUU:

a) Bir mektubuna cevap..

b) Zahir ulemanın nasibi, sofiye-i aliyyenin nasibi, enbiyanın varisleri olan rasihun ulemanın nasibi beyanındadır. Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hz. Mirza Şemseddin'e yazmıştır.

Allah'a hamd olsun. Onun Resulüne salât ve selâmlar olsun. Sizlere dahi dualar etmekteyim.

***

Bilinsin ki, kerem olarak sadır olan mübarek mektubu, aziz kardeşim Muhammed Tahir ulaştırdı. Onun gelmesi ile, ferah ve sürür hasıl oldu. Ona dere edilmiş ki: Mülakat zamanına kadar, mektuplar vasıtası ile nasihatler edile.

***

Ey Mükerrem Mahdum,

Din nasihattir; Seyyid'ül-mürseline tabi olmaktır. Ona ve âline salâtların en faziletlisi, tahiyyatın dahi ekmeli olsun.

Zahir ulemasının dinden ve Seyyid'ül-mürselin Resulullah'a tabi olmaktan yana nasipleri; itikadı da tashih ettikten sonra, Şeriatın ilimleri ve ahkâmı olup bu ilim muktazasına göre de amel etmektir.

Sofiyenin nasibi ise... o ulemaya nasib olanlarla beraber, hallerdir, vecidlerdir, ilimler ve maariftir.

Rasihun ulemanın nasibi ise... -Ki bunlar enbiyanın varisleridir; onlara salât ve selâm olsun-, zahir ulemanın nasibi olan ve sofiyenin de imtiyazında bulunan nasiplerle beraber sırlardır ve inceliklerdir. Bu sırlara ve remzlere, Kur'an'ın müteşabihatında işaret edilmiştir. Tevil yollu onlara dere edilmiştir.

Bu son anlatılan zümre, mutabaat işinde kemal üzere olup verasette dahi tahakkuk etmişlerdir. Bu zatlar, enbiyaya has olan devlette ortaklıktır. Has makamın mahremiyetine sahihtirler. Bu manadan ötürü, hiç şüphe yok ki, Resulullah (sav) Efendimizin, şu müjdeli emr-i şerefine de nail olmuşlardır:

"Ümmetimin uleması, Beni İsrail'in enbiyası gibidir."

***

Seyyid'ül-mürselin ve Habib-i Rabb'il-alemine mutabaat üzere olunuz.

Resulullah Efendimize, bütün nebilere, resullere, mukarreb meleklere ve tüm taat ehline salâvat ve tahiyyat olsun.

Bu mütabaatınız; ilim, amel, vecd ve hal olaraktan da devam etsin. Ta ki: Saadet derecelerinin nihayeti olan veraset husulüne vesile ola...

***

RABBANÎ MEKTUB - 363

(Abdulkadir AKÇİÇEK Tercumesi)


MEVZUU : a) Şeriatın bir sureti, bir de hakikati vardır; iptidada ve intihada (önünde sonunda) mutlaka şeriat lâzımdır.
b) Nübüvvet mertebesinde kalbin temkini, nefsin itminanı, kalıbın itidali.. Ve.. bu münasebetle bazı hususların beyanı..

***

NOT : ÎMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Şemseddin'e yazmıştr.

***

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm..

***

Bilesin ki, Şeriatın bir sureti, bir de hakikati vardır.

Şeriatın sureti: Allah'a, Allah'ın Resulüne, Allah katından gelenlere iman ettikten sonra, şeriat hükümlerini yerine getirmektir.

Nefs-i emmarenin münazaası, tuğyanı, yaratılışında bulunan inkârın varlığı olmasına rağmen iman etmek, imanın suretidir.

O nefsin, anlatılan sıfatları ile beraber kılınan namaz ve tutulan oruç dahi namazın ve orucun suretidir.

Şeriatın diğer hükümleri dahi aynı kıyasa tabidir.

Nefis ki, insanın umdesidir; bu nefis, her ferd için:

? Ene.. (Ben..)

Sözü ile küfründe ve inkârında devam etmektedir. Onun durumu böyle olunca, kendisinde imanın hakikati ve salih amellerin hakikati nasıl tasavvur edilir?.

Sübhan Allah'ın rahmeti icabıdır ki: Sırf surette yapılan amelleri kabul buyurur ve cennete girme müjdesini verir. O cennet ki, onun rıza ve rahmet mahallidir.

Yine Sübhan Hakkın ihsanındandır ki: îmanın kendisi için, kalbin tasdiki ile yetinmiş; nefsin iz'anım teklif etmemiştir.

Evet., cennetin dahi bir sureti ve bir hakikati vardır.

Suret erbabı, cennetin sureti ile haz almaktadır; hakikat erbabı ise., cennetin hakikatinden hazzını alır.

Suret ve hakikat erbabından her biri, cennet meyvelerinden bir meyveyi yemektedirler. Suret sahibi, ondan lezzet alır; ama, hakikat erbabı bir başka lezzet almaktadır.

Müminlerin Anaları Resulüllah S.A. efendimizin pak zevceleri; Resulüllah S.A. efendimizle bir cennette olacaklardır. Onunla beraber bir meyveden yiyeceklerdir. Amma, herkesin lezzet alıp nimetlenmesi kendine göre olacaktır.

Müminlerin Anası sayılan Resulüllah S.A. efendimizin zevceleri, Resulüllah S.A. efendimizden sonra, bütün âdemoğullarından daha faziletlidir. Bu manadan şu da lâzım gelir ki: Bir şahıs, bir başka şahıstan daha faziletli ise., onun hanımı dahi, aynı şekilde o şahıstan daha faziletli ola.. Zira, zevce (hanım) zevci (kocası) ile imtizaç ve ihtilât etmiştir.

Üstteki mana açısından bakılarak, şeriatın sureti dahi istikametin olması şartı ile.. uhrevî olan necatı ve felahı gerektirir; cennete girmeyi sağlar. Nitekim bu mana daha önce de geçti.

Şeriatın sureti ki, sağlandı: Umumî manada velayet sağlanmış olur. Bu manada bir âyet-i kerime şöyledir:

? «Allah, iman edenlerin velisidir. (yardımcısıdır.)» (3/68)

***

Bu vakitte salik müstaiddir (istidad sahibidir) ki: Ayağını tarikata bastıktan sonra, has velayete adımını ata ve tedricen dahi nefsini emmarelik vasfından çekip itminan sıfatına götürebile..

Şunun bilinmesi yerinde olur ki: Bu velayete vusul menzilleri, şeriat amellerine bağlıdır. Zikr-i ilâhî dahi bu Tarikat-ı Aliyye'de umde olup şer'î emirler arasında sayılır.

Yasaklardan kaçınmak dahi, bu Tarikat-ı Aliyye'de zarurî olarak riayet edilmesi gerekli ameller arasında sayılır.

Farzların edası, yakınlık sağlayan ameller arasındadır.

Tarikatta irfan sahibi, ona hidayet yolu gösteren, bir şeyhi taleb etmek, vesile olabilmesi için şer'î emirler meyanında sayılır. Bu manada, Allah-ü Taâlâ, şöyle buyurdu:

? «Ona vesile arayınız.» (5/35)

***

Hülâsa., şeriatın sureti ve hakikati olmak lâzım gelir. Zira, cümle nübüvvet velayet kemallerinin anaları, şer'î hükümlerdir.

Velayet kemalleri, şeriat suretinin neticeleridir. Nübüvvet kemalleri ise.. şeriat hakikatinin semereleridir. Nitekim, bu mana ileride anlatılacaktır.

***

Velayetin mukaddimesi şeriat olup Allah-ü Taâlâ'nın dışında her matlup ondan nefyedilmiştir. Maksud olarak, gayr ve gayriyet ondan kaldırılmıştır.

Şanı Büyük Allah'ın fazlı ile, ondan başkası ki, tamamen nazardan atılıp ağyarı görmek namına bir nam ve bir nişan kalmaz, işte o zaman fena hâsıl olur; tarikat makamı da sona erer; seyr-i ilellah dahi tamam olur. Bundan sonra, isbat makamına şüru edilir. Ki bu isbat makamından:

? Seyr-i fillah..

Diye tabir edilir, işte burası, beka makamı olup hakikat yeridir ve en üstün gayedir. Yani: Velayette..

Fena ve beka olan bu tarikat ve hakikat ile, velayet ismini almak doğru olur ve emmare dahi mutmainne durumuna girer; küfründen ve inkârından dönmek sureti ile Mevlâsından razı kalır. Şanı Yüce Mevlâ dahi ondan razı olmaktadır. Onun cibilletinde (yaratılışındaki) kerahet dahi zail olur. Bu nefis üzerine demişlerdir ki:

? Nefis itminan makamına vâsıl olsa dahi, azgınlığından ve tuğyanından geri dönmez..

Bir şiir:

Nefis itminana erse de nihayet; Lâkin, azgınlığına gelmez nihayet..

Resulüllah S.A. efendimizin bir hadis-i şerifinde buyurduğu:

? «Biz, küçük cihaddan büyük cihada döndük..»

Hadis-i şerifinde murad olan mana için dediler ki:

? Nefisle olan cihattır.

Ancak, bu Fakir'in keşlinde kendisine zahir olan, vicdanında bulunan, alışılan bu mananın hilafınadır. Zira, ben: Nefiste itminan husulünden sonra; onda tuğyan ve inat bulamıyorum. Hatta onu inkiyad makamında yerleşmiş görüyorum. Hatta onu, öyle yerini bulan bir makamında görmekteyim ki: Masivayı, gayr ve gayriyet görüşünden, bilgisinden fariğ olarak unutmuştur. Makam, riyaset sevgisinden, lezzetten ve elemden dahi halâs olmuştur. Bu durumda muhalefet nerede?, inat kime?.

Şayet onun için; itminan husulünden evvel tuğyandan ve azgınlıktan yana, isterse değişik hallerinden ve televvününden dolayı olsun; bu kadar dahi isbat etmiş olsalar yeri vardır. Böyle bir şeyde bizim için niza yoktur. Amma, itminan husulünden sonra, muhalefete ve tuğyana yer yoktur.

Fakir, bu babda derin görüşe daldı, mutaalasını yaptı. Bu muammanın hallinde büyükler katındaki manaya muhalif olduğu için teemmül etti; derin fikre daldı. Lâkin, Allah'ın inayeti ile mutmainne olan nefiste kıl kadar muhalefet ve matlaşma bulmadığı gibi, onda istihlâk ve izmihlalden gayrı bir şey de görmedi.

Bir nefis ki, kendisini Mevlâsı yolunda feda eder; onda muhalefet mecali nasıl olsun?. Nefis ki, Yüce Hazret-i Hak'tan razıdır; Yüce Hak ki, ondan razı olmuştur onda tuğyan nasıl tasavvur edilir?. İşbu tuğyan rızaya aykırı düşmektedir. Yüce Hakkın razı olduğu şey, bir başka manada razı olmadığı olamaz; hem de hiç bir şekilde..

Mümkündür ki:

? «C i h a d -ı e k b e r ..»

Manasından murad: ? Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır? Kalıb ile olan cihaddır. Zira o, muhtelif tabiatlerden mürekkeptir. Şöyleki: O tabiatlerden her biri, bir işi iktiza ettirir ve bir işten de kaçırır.. Şehvet ve gazap kuvvetlerinden her biri, kalıptan neş'et etmektedir. Sair hayvanatı görmez misin ki: Kendilerinde nefs-i natıka olmamasına rağmen, bu rezil sıfatlar onlarda vardır. Hemen hepsi de şehvet, gazap, hırs ve tamahla muttasıftır.

İşte anlatılar manada bir cihad daima vardır. Onu, ne nefsin itminanı durdurabilir, ne kalbin temkini kaldırabilir.

Anlatılan manadaki cihadın bekasında çok faydalar olup kalıbın temizlenip pâklanmasını tazammun eder. O kadar ki: Bu dünyanın kemalâtı, öbür dünyanın muamelesi asaleten bu cihada (veya kalıba) bağlıdır.

Bu dünyanın kemalâtında kalıp tâbî olup kalb ise.. metbudur. öbür âlemin kemalâtında ise.. iş tersine olur: Kalb tabi kalıb ise.. metbu olarak kalır.

Bu dünya hayatında, bozukluk vaki olduğu; öbür âlemin dahi zuhur mukaddimesi belirdiği zaman, bu cihad biter. Bu kıtal dahi kalkar.

Sübhan Allah'ın fazlı ile, nefis ki: itminan makamına ulaştı; Şanı Büyük Allah'ın hükmüne boyun eğdi.. işte o zaman, hakikî İslâm müyesser olur ve imanın hakikati dahi hâsıl olur. Bundan sonra da her ne yapar ise.. hakikat olur.

Namazını eda eder ise.. bu namazın hakikati olur.

Oruç tutar ise. bu tuttuğu orucun hakikati olur.

Eğer hacca gider ise.. bu hac dahi haccın hakikati olur.

Şer'i hükümlerin kalanları dahi, bu kıyasa tabi tutulabilir.

Tarikat ve hakikat vazifelerinden her biri; şeriatın sureti ile hakikati arasında bir mutavassıttır. (Aracıdır.)

Bir kimse, has velayetle müşerref olmadıktan sonra, mecazî manadaki İslâm'dan kurtulup hakikî manadaki İslâm'a kavuşamaz.

Sübhan Allah'ın fazlı ile şeriatın hakikatına göre mana güzelliği bulunup hakikî manada İslâm dahi müyesser olur ise.. artık nübüvvet kemalatından bolca nasib olmaya müstaid olur.. Yani: Enbiyaya tebaiyet ve onlara veraset yolu ile.. Onlara salât ve selâm olsun.

Şeriatın sureti, velayet kemalâtına bir mübarek ağaçtır. Bu velâyet kemalâtı dahi o suretin meyveleridir.

Şeriatın hakikati dahi aynı şekilde nübüvvet kemalâtına mübarek bir ağaç olup bu nübüvvet kemalâtı dahi o hakikatin meyveleridir.

Velayet kemalâtı, suretin meyveleri olduğu için; nübüvvet kemalâtı dahi o suretin hakikatinin meyveleridir. Bu manadan ötürü de zarurî olarak, velayet kemalâtı, nübüvvet kemalâtının suretleri olur. Zira bu nübüvvet, o suretlerin hakikatleridir.

Şunun bilinmesi yerinde olur ki: Şeriatın sureti ile hakikati arasındaki fark, nefis cihetinden neş'et etmektedir.

Nefs-i emmare surette tuğyan sahibi olup inkârına devam etmektedir. Amma, hakikatte, mutmainnedir ve Müslüman'dır.

Suretler gibi olan velayet kemalâtı ile, hakikatler gibi olan nübüvvet kemalâtı arasındaki fark dahi buna benzer; bu dahi kalıp cihetinden neş'et edip gelmektedir. Zira, kalıp parçaları, velayet makamında tuğyanından, inadından dönüp çekilmemiştir.

Misal olarak, şöyle anlatabiliriz:

Ateşe bağlı parça, nefsin itminanı olmasına rağmen; daha hayırlı olma davasından dönmemiş; kibrinden vaz geçmemiştir.

Toprağa bağlı olan parçası dahi, hasislikten ve denaetten dönüp pişman olmamıştır.

Kalıbın sair parçaları dahi bu kıyasa tabi tutulabilir.

Nübüvvet kemalâtında ise.. kalıbın parçaları, itidal haddine gelmiştir. İfrattan ve tefritten kendini almıştır. Mümkündür ki, Resulüllah S.A. efendimizin şu hadis-i şerifi bu manaya ola:

? «Şeytanım Müslüman oldu..»

Afakta nasıl şeytan var ise.. enfüste dahi şeytan vardır ve bu: Ateşe bağlı parçadır. Ki bu: Hayırlı olduğunu iddia edip büyüklüğüne ve üstünlüğüne hükmeder. Bütün bu sıfatlar, ondaki sıfatların en düşükleridir. Onun İslâm olması dahi, bu rezillerin de rezili sıfatlarının zeval bulup gitmesidir.

Nübüvvet kemalâtında kalbin temkini ile nefsin itminanı ve kalıp cüzlerinin itidali vardır.

Velayette ise.. kalbin temkini olup şöyle böyleden sonra, nefsin itminanı gelir. Burada:

? Şöyle böyle..

Tabirini şu mana icabı kullandık; zira, bir zorlama olmadan, kemal üzere nefsin itmiman bulması ancak kalıp cüzlerinin itidalinden sonra olmaktadır. Bu mana icabı olarak, velayet erbabı, mutmainnenin beşerî sıfatlara dönmesine cevaz verdiler. Bunun sebebi de, kalıp cüzlerinin itidal bulmamasıdır. Nitekim bu mana bahsin evvelinde geçti..

Kalıp cüzlerinin itidalinden sonra nefse hâsıl olan itminan ise.. beşerî sıfatlara dönmekten yana emin ve beridir.

Nefsin rezilliklere dönmesi ve dönmemesi üzerinde ortaya çıkan ihtilâf nefsin makamlarına ve görüşlere göredir. Zira, her şahıs kendi makamından konuşur ve vicdanında bulduğunu söyler.

***

Burada şöyle bir soru ortaya çıkabilir:

- Kalıp cüzleri itidal haddini bulup inadından ve tuğyanından alındıktan sonra, onunla cihad nasıl tasavvur edilir? Bu durumda ondan cihadın kalkması gerekir.

Üstteki soruya şu cevabı veririm:

? Mutmainne ile bu cüzler arasında fark vardır. Mutmainne, istihlâk ve izmihlale sahib olup emir âlemine katılmıştır. Kemal manada istihlâk ve sekir ile de muttasıftır. Bu cüzlerin ise., sekir ve istihlâk ile bir münasebeti yoktur.. Bunun sebebi de, şer'î hükümleri yerine getirmektir. Zira, şer'î hükümleri yerine getirmenin binası ayıklık üzerinedir, istihlâke varanın dahi, muhalefete mecali yoktur. Kendisinde ayıklık hali bulunan kimse de, bazı işlere göre her ne-kadar kendisinden muhalefet sudur eder ise de, bu dahi bazı yararları ve menfaatleri icabı olur ki: Caizdir. Lâkin umulan odur ki: Allah'ın fazlı ile bu muhalefet, müstahapları terkten yukarı çıkmaya.. Tenzihe bağlı kerahetten fazlasını dahi artırmaya..

Üstte anlatılan manalar açısından bakılınca, mutedil cüzleri ile kalıp mertebesinde tasavvur edilir. Amma, mutmainnede cihada cevaz yoktur.

Bu bahsin tahkiki, tarikat beyanında, büyük oğluma yazılan birinci ciltteki mektupta vardır. Eğer burada gizli bir yan kalırsa., oraya müracaat edilsin.

***

Nübüvvet kemalâtı nihayet bulup ?ki bunlar, şeriat hakikatinin neticeleri ve semereleridir? Allah'ın fazlı ile sona geldiği, yani: Tamam olması hâsıl olduğu zaman., terakkiler, amellere bağlı olmaz.. O yerde muamele sırf Allah'ın fazlına kalır. Orada itikadın bir tesiri olmadığı gibi, ilmin ve amelin dahi bir hükmü yoktur. Orada fazl içinde fazl vardır; kerem içinde kerem vardır.

Bu makam, önce anlatılan makamlara nisbetle cidden yüksektir. Onun için tam bir genişlik vardır, nuraniyet vardır ki; geçen makamlarda bu anlatılanlardan yana bir eser yoktur. Bu makam, asaleten ülü-zam peygamberlere mahsustur. Onlara saîât ve selâmlar olsun. Tebaiyet ve veraset yolu ile de, kendisine inayet yetişen herkese ihsan gelir; onunla şerefyab olur.

Bir mısra:

Ne zorluğu o işte, olunca kerem sahipleri ile..

***

Burada, hiç bir şahıs yanılmaya ki: Üstte anlatılan makamda, şeriatın suretinden ve hakikatından yana istiğna hâsıl olur ve şer'î hükümleri yerine getirmeye hacet kalmaz. Zira biz şöyle diyoruz:

? Şeriat bu işin aslı ve bu muamelenin esasıdır.

Bir ağaç ne kadar yükselirse yükselsin; bir bina ne kadar uzarsa uzasın ve üzerine köşkler, ayvanlar kurulsun bunların hiç biri kökten ve temelden müstağni olamazlar. Kendilerinden, zatî olan ihtiyaçları gitmez.

Misal olarak bir evi ele alalım. Ne kadar yükselip çıkarsa çıksın, alt kattan yana kendisine bir lüzumluluk kalmasa dahi, yine de ondan ihtiyaçsız olamaz.. Faraza alt kata bir halel gelecek olsa, bundan üst kat dahi mütessir olur; ona da aynı şekilde halel gelir. Altın kayması, üstün kaymasını da gerektirir.

Hülâsa.. şeriat, bütün hallerde lâzımdır; bütün vakitlerde gereklidir. Her şahıs, onun hükümlerini yerine getirmeye muhtaçtır.

Allah'ın fazlı ile bu yerden muamele terakki edip bir fazilet olarak, is mahabbete döndüğü zaman; o manada cidden yüksek bir makam karşılar. Bu makam dahi, asaleten Hatem'ür-risalet Resulüllah S.A. efendimize mahsustur. Ona ve diğerlerine salâtlar ve selâmlar. Kendisi için bu makam murad edilen herkes dahi tebaiyet ve veraset yolu ile müşerref olur.

Gayet yüksekliğinden dolayı bu makam nazarda dar görünmekte ise de.. veraset yolu ile Hazret-i Sıddık'ı taa, o makamın ortasına dahil buluyorum. Hazret-i Faruk dahi aynı şekilde bu devlete ermiştir. Müminlerin analarından (Resulüllah'ın S.A. zevcelerinden) dahi, izdivaç alâkasından dolayı Hazret-i Hatice ve Hazret-i Âişe'yi r.a. dahi o makamda onunla beraber görüyorum. Resulüllah S.A. efendimize ve âline dahi salâtlar ve selâmlar. Emir Sübhan Allah'ındır.

***

Pek değerli kardeş maarif sahibi Abdülhayy senelerce sohbette kaldıktan sonra, vatanına döndü. O makam için taalluku olduğundan, zaruri olarak birkaç satır yazıp müşarünileyhin ahvaline muttali eyledik.

Nerede olurlarsa olsunlar; ehlüllahın varlığı ora sakinleri için bir ganimettir.

Aynı makamda pek aziz kardeş Şeyh Nur Muhammed dahi ikamet etmektedir. Orada vaktini fakir ve namurad (arzusuz) olmakla geçirmektedir.

O makama gıpta. edilir ki: Orada onlar gibi ehlüllahtan iki kimse bir araya gelmiştir; iki saadet bir arada olduğu tahakkuk etmiştir. Vesselam..

***


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 25.01.10, 15:05 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
RABBANÎ MEKTUB - 219

(Abdulkadir AKÇİÇEK Tercumesi)


MEVZUU: Bir insanın, kendisine lâzım olan şeyleri bırakıp lâzım olmayan şeylerle uğraşması onun cehaletinden ve gafletindendir.

***

NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Ebrec'e yazmıştır.

***

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, zararınıza olan şeylerden sizi korusun; size yakışmayan şeyleri yapmaktan saklasın.

Seyyid'ül-evvelin vel-âhirin hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm..

***

Ey Said Necib,

Bir insana zahiri marazlardan biri gelse, azalarından birine bir âlet uğrasa, çok çok çalışır ki: O marazı kendinden def ede; âfeti kendinden gidere..

Halbuki onu: Kalbi marazlar istilâ etmiştir. Ki bu marazlar: Yüce Hakkın gayrına kalbin alâka duymasıdır. Öyle bir yoldan ki: Nerede ise., kendisini ebedî ölüme götürecektir; sonsuz azaba atacaktır. Ne var ki o: Bunun izalesini hiç düşünmemektedir. O yolda hiç bir çalışma yapmamaktadır.

O kimse, eğer böyle bir alâkanın hastalık olduğunu bilmiyorsa o kimse sefihtir. Eğer bildiği halde, umursamaz bir durumda ise., sırf geri zekâlıdır.

Anlatıldığı manadaki hastalığın idrâki için, akl-ı maad lâzımdır. Zira, akl-ı maaş böyle bir şeyi tefekkür etmekte kusurludur. Onun idrâki ancak zahire varır; batını işlere geçemez..

Akl-ı maaş manevi marazı nasıl idrâk edemiyorsa., yahut onu nasıl maraz olarak görmüyorsa., ki: Bu durum, onun fani lezzetlerle iptilâsı, onların içine dalıp gitmesi sebebi ile olur. Akl-ı maad dahi: Uhrevî sevaplara dalıp gitmesi sebebi ile; surî marazları hissetmez ve onlan hastalıktan saymaz..

Akl-ı maaşın nazarı kısırdır.

Akl-ı maadın basireti keskindir.

Akl-ı maad peygamberlerin ve velilerin nasibidir. Onlara salât ve selâm olsun.

Akl-ı maaş ise., zenginlerin ve dünya erbabının rağbet ettiği bir şeydir.

İkisi arasmda o kadar fark var ki..

Akl-ı maadı hazırlayan sebepler arasında şunlar vardır:

a) Ölümü hatırlamak..

b) Âhiret hallerini düşünmek..

c) Âhiret düşüncesini taşıma devleti ile müşerref olan cemaatle oturup kalkmak..

Bir şiir:

Gösterdim sana hazinenin yolunu; Ben eremedim, sen yetişip bul onu..

***

Bilinmesi gerekir ki: Zahirde hastalıklar, şer'i hükümlerin edasında, zorlamayı ve sıkıntıyı getirir. Batın marazı dahi aynı şekildedir.

Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

— «Kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere pek ağır geldi..» (42/13)

Bir başka âyet-i kerimede ise.. Allah-ü Taâlâ, şöyle buyurdu:

— «Bu (sabır ve namaz) elbette ağırdır.» (2/45)

Anlatılan manada zahirde meydana gelen zorluk, kuvvelerin ve cevahirin zaafa uğramasıdır.

Batıni manadaki zorluk ise., yakin zaafı ile iman noksanlığıdır.

Halbuki, şer'î tekliflerin hiç birinde zorluk yoktur. Hatta, hemen hepsinde tahfif ve suhulet (kolaylık) vardır. Nitekim, bu manada Allah-ü Taâlâ, şöyle buyurdu:

— «Allah size kolaylık murad eder; sizin için zorluk dilemez..» (2/185)

— «Allah, ağır teklifleri sizden alıp hafiflemenizi murad eder.

Zira insan zaif yaratılmıştır.» (4/28)

Bu iki âyet-i kerime, anlatılan manalara iki adil şahittir.

Bir şiir:

Güneşe ne zarar duha vakti ufukta doğar; Göremez hiç aydınlığını gözü yoksa bakar..

Anlatılan marazın izalesi lâzım olduğuna göre; nazik tabibler iltica farz olur.

— «Elçinin vazifesi ancak tebliğdir.» (5 99)

Vesselam vel-ikrâm..

***


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Devrin İktidar Sahiplerine Yazılan Rabbani Mektublar
MesajGönderilme zamanı: 25.01.10, 15:07 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
RABBANÎ MEKTUB - 89

(Abdulkadir AKÇİÇEK Tercumesi)

MEVZUU : Taziye Hakkındadır:

***

NOT : İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Ali Can'a yazmıştır.

Noksan sıfatlardan münezzeh Allah, şeriat caddesinde sizlere istikamet nasib eylesin.. O şeriatın sahibine salât, selâm ve tahiyyet..

Bilmiş olasın ki,

Ölüm, insan için kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Hakları şu kavlini tasdik gerek:

— «Her nefis, ölümü tadacaktır.» (3/185)

Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu:

— «Saadetler olsun o kimseye ki, ömrü uzun olur; ameli çoğalır..»

Ölüm, iştiyaklı kimselere bir tesellidir. Sevgiliyi sevgiliye kavuşturan bir vesiledir. Şu âyet-i kerime bu manadadır:

- «Kim Allah'a kavuşmayı arzularsa, şüphe yok ki, Allah'ın tayin ettiği o vakit herhalde gelecektir.» (29/5)

Evet..

Acizlerin halleri, huzur devletinden, vasıl olanların erdiği yere varmaktan, Hakka yabancı bağlardan temize çıkmaktan yana mahrum olanlar harap ve pek beterdir.

***

Merhume, sizin için bir nimet kaynağıdır; şu sıralarda sizin için bir ganimetti. Şimdi size gereken, iyiliğe iyilikle karşılık vermektir. Saat saat, duâ edip sadaka göndermektir.

Bir hadis-i şerif nde Resulûllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Meyyit, denizde boğulmak üzere olana benzer; babadan, anadan, dosttan gelecek kendisini tutacak bir duâ bekler..»

Aynı şekilde şu da uygun düşer ki: Onun ölümünden ibret alasınız. Kendi ölümünüzü hatırlayasınız. Tamamen, Yüce Hakkın rızası bulunan işlere dönesiniz.. Dünya hayatını, gurur verip aldatan bir matahtan başka bir şey yerine koymayasınız. Eğer dünya ve içindeki şeylerin kıl kadar değeri olsaydı; kâfirler ondan faydalanamazdı ve şerlilere ondan hiç bir şey verilmezdi,

***

Sübhan olan Yüce Allah, bize ve size zatının gayrı sayılan şeylerden yüz çevirmeyi nasib eylesin.. Mukaddes zatına dönük eylesin.. Seyyid'ül-mürselin hürmetine.. Ona ve âline salâtlann en faziletlisi, selâmların ekmeli.

Selâm ve ikram..

***


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 9 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye