Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 20 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 12.11.09, 11:38 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
293. MEKTUP

MEVZUU : a) Resulûllah SA. efendimizin buyurduğu:
— «Benim Allah ile bir vaktim olur ki..»
Hadis-i şerifin manası..
Ebu Zer-i Gıffarî dahi aynısını söylemiştir,
b) Abdülkadir Geylâni Hz. nin söylediği:
— Şu ayağım her velinin boynundadır.
Cümlesinin manası.. Ki bu cümleyi başkası dahi söylemiştir.
Bu cümle ile murad, asrında bulunan bütün velîler midir, yoksa mutlak her velî midir?. Bu münasebetle bazı hususların beyanı..

***

NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Şeyh Muhammed Çeterî'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm, Allah'ın seçmiş olduğu kullarına..

Mübarek mektubunuzun gelmesi ile, sürura ve neşeye gark oldum. O kimsenin nimeti nekadar büyüktür ki: Uzakta kalıp inkıtaa uğrayan Allah'ın velî kullarını hatırlar.

***

O mektuba, Resulûllah S.A. efendimizin buyurduğu:

— «Benim, Allah ile öyle bir vaktim olur ki..»

Manasına gelen ve devamı bulunan hadis-i şerif de derc edilmiştir. Kaldı ki, buna benzeyen bir cümle Ebu Zer'den r.a. dahi rivayet edilmiştir.

Ayrıca, Şeyh Muhyiddin Abdülkadir Geylâni Allah sırrının kudsiyetini artırsın; şöyle demiştir:

— Bu ayağım, her velinin boynundadır.

Buna benzeyen bir cümleyi başkası dahi söylemiştir.

Bunları yazdıktan sonra şöyle diyorsunuz:

— Üstte anlatılan iki cümle zaman zaman münazaaya sebeb olmaktadır. İnayetinizden taleb ederiz ki, bir mektup yazasınız; bu iki cümleyi içine ala ve onlardan murad olan mananın ne olduğu anlatıla ve aralarındaki fark bilinmesi için bize gönderile..

Bu mektup dahi tam teveccühle yazüsın; lehte ve aleyhte sözü şümulüne alsın. Bu garibin anlayacağı şekilde dahi açık olsun..

Ey Mahdum,

Bu Fakir, risalelerinde yazdı ki: Resulûllah S.A. efendimizin devamlı olarak, vakitleri aynı olmasına rağmen, nadirattan olan bir başka vakti dahi vardı. O nadirattan olan vakit ise., namazın edası sırasında olmakta idi.. Herhalde şu hadis-i şerifleri işitmiş olacaksın:

— «Namaz, müminin miracıdır.»

— «Beni rahatlat ey Bilâl..»

Üstte anlatılan iki hadis-i şerif, bu babda iki âdil şahittir. Yani: Anlatılan mananın isbatında..

İhtimal ki: Ebu Zer-i Gifari r.a. dahi aynı devlet ile müşerref olmuştur. Yani: Veraset ve tebaiyet yolu ile.. Çünkü: Resulûllah S. A. efendimizin her tabiine onun bütün kemalâtından bolca nasip vardır. Yani: Veraset yolu ile..

Gelelim, Hazret-i Şeyh Muhyiddin Abdülkadir Geylânî'nin söylemiş olduğu şu cümleye:

— Şu iki ayağım, her velînin boynundadır. Yahut, bütün velilerin.

Demiştir. Allah sırrının kudsiyetihi artırsın.

Sahib-i Avarif, Şeyh Ebünnecib Sühreverdî hazretlerinin müridi olup onun terbiyesinde yetişmiş idi. Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin de mahrem-i esrarından ve onun yakın arkadaşlarındandı. Anlatılan cümle için görüşünü şöyle belirtti:

— Bu kelime, o kelimelerdendir ki; sekir halinin bakiyesi sebebi ile meşayihten ilk hallerinde sudur eder.

Nefehat adlı eserde anlatıldığına göre; Şeyh Hammad Hazret-i Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin şeyhlerinden idi. Bu zat, feraset yollu şöyle buyurdu:

— Bu Acemî'nin ayağı kendi vaktinde bütün velîlerin boynundadır. Ve, kendisi elbette:

— Ayağım bütün Allah'ın velî kullarının boynundadır.

Demeye memurdur.

Elbette böyle dedikten sonra, bütün velîlerin boynuna ayağını basacaktır. Yani: Tavazu ve hudu ile., herhalde.. Kaldı ki: Hazret-i Şeyh bu sözünde haklı idi.. İster sekir halinde, isterse ayık halinde söylemiş olsun; bir şey değişmez. İster bu manayı izhar etmekle memur olsun; isterse olmasın.. Zira, o vakitte, bütün velîlerin boynunda onun ayağı vardı. Hepsi, onun kademi altında idi..

Ancak, şunun bilinmesi gerekir ki: Bu hüküm, o vaktin velilerine mahsustur, öncekilere ve sonrakilere değil.. Zira, onlar bu hükmün dışında kalırlar. Nitekim, Şeyh Hammad'ın cümlesinden anlaşılan mana dahi budur. Yani: Onun kademi, kendi zamanında bulunan bütün velilerin boynunda idi.

Anlatıldığına göre, Bağdad'da bir gavs vardı. Şeyh Abdülkadir, İbn-i Saka ve Ebu Said Abdullah onun ziyaretine gittiler. Bu zat, feraset yolu ile şeyh Abdülkadir Geylânî Hazretlerine şöyle dedi:

— Senin, Bağdad'da minbere çıktığını ve orada şöyle dediğini görüyorum:

— Şu ayağım, her Allah'ın velîsinin boynundadır.

Zamanındaki bütün velileri dahi görüyorum ki: Sana tazim, sana saygı için boyunlarını büküp kademinin altına koymaktadırlar.

İşbu gavsün kelâmından da anlaşılıyor ki: Anlatılan hüküm, o vaktin evliyasına mahsustur.

Sübhan Hak bir kimseyi keskin görüşlü basiret sahibi kılarsa., görecektir ki: O vaktin evliyası onun kademi altındadır. Yani: Adı geçen keskin nazarlı gavs gibi açıkça görecektir.

Anlatılan hüküm, o vaktin dışında kalan velilere geçerli değildir. Bu hüküm, geçmişteki velilere nasıl geçerli olsun ki., onlar arasında ashab-ı kiram da vardır. Ki onlar, yakinen Hazret-i Şeyh'ten daha faziletlidirler. Sonra gelenlere nasıl bu hüküm yürüyebilir ki: Onlar arasında Mehdî aleyhisselâm vardır. Resulûllah S.A. efendimiz onun kudümünü ve vücudunu müjdelemiş; şöyle buyurmuştur:

— «O, Allah'ın halifesidir.»

Aynı şekilde İsa a.s. dahi onlar arasındadır. Resulûllah efendimize ve ona salât ve selâm.. İsâ a.s. ülül-azm peygamberlerden olup sabikundandır. Resulûllah S.A. efendimizin şeriatına tabi olmak sureti ile, onun ashabı arasına katılacaktır.


İhtimal ki, Resulûllah S.A. efendimizin buyurduğu:

— «Bilinmez, bu ümmetin evveli mî hayırlıdır; yoksa âhiri mi?.»

Hadis-i şerif bu ümmetin sonradan gelecek olanların üstün şanındadır.

Hülâsa:

Hazret-i Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin velayette büyük bir şanı vardır; yüksek derecesi vardır. Sır yolu ile, velâyet-i Hassa-i Muhammediye'nin son noktasına ulaşmıştır. Böylece, bu dairenin halka başı olmuştur.

Amma vehm'olunmayan ki: Hazret-i Şeyh, Velâyet-i Muhammediye dairesinin halka başı olunca; bütün velilerden daha faziletli olması gerekir. Çünkü: Velâyet-i Muhammediye tüm nebilerin velâyetlerinin üstündedir. Resulûllah S.A. efendimize ve onlara salât ve selâm..

Biz şöyle diyoruz:

— Sır yolu ile hâsıl olan Velâyet-i Muhammediye'nin halka başıdır.

Ki bu cümle yukarıda da geçti. Ama, mutlak olarak, o velayetin değil.. Ki o yoldan daha faziletli oluşu gereksin.

Bu manada şöyle de diyebiliriz:

— Velâyet-i Muhammediye'nin halka başı olmak, mutlak surette daha faziletli olmayı gerektirmez. Zira, mümkündür ki: Bir başkası ondan kıdem olarak daha faziletli bulunsun. Yani: Tebaiyet ve veraset yolu ile Kemalât-ı Nübüvvet-i Muhammediye'de.. O zaman, bu kemalât cihetinden fazilet, onun için sabit olur.

Hazret-i Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin müridlerinden bir cemaat, onun Hakkında galeyana gelip mahabbette ifrat tarafına geçmişlerdir. Tıpkı: Hazret-i Ali'yi r.a. ifrat derecede sevenler gibi..

Bu cemaatın sözlerinden ve sarf ettikleri cümlelerin fehvasından anlaşılmaktadır ki: Onlar, Şeyh'in mütakaddimin ve müteahhirin evliyadan daha faziletli olduğuna itikad etmektedirler. Hiç bilinmemektedir ki: Onlar, Hazret-i Şeyh üzerine, peygamberlerden başka birini daha faziletli görsünler.. Onlara salât ve selâm olsun. İşbu durum, ifrata varan mahabbetten ileri gelmektedir.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

— Hazret-i Şeyh'ten zuhur eden kerametler ve harikulade haller, asla bir başka veliden zuhura gelmemiştir. Böyle olunca da fazilet onun olur.

Bu soruya şu cevabı verebilirim:

— Harikulade hallerin zuhurunda, daha faziletli olmaya delâlet yoktur. Hatta mümkündür ki, kendisinden asla bir harika hal zuhur etmeyen; kendisinden harikalar ve kerametler zuhur edenden daha faziletli durumda ola..

Avarif, adlı eserde meşayihin harikulade hallerini ve kerametlerini anlattıktan sonra, Şeyh-i Şuyuh şöyle dedi:

— Bütün bunlar, Allah-ü Taâlâ'mn mevhibeleridir. Bir kavme bunlar, keşif yollu ihsan edilir. Ama, bunların bulunmadığı bir kimse, bu hallere sahip olanlardan üstün olabilir. Zira bunlar, yakin halinin takviyesi içindir. Bir kimseye, katıksız yakin hali ihsan edilince, bunlardan hiç birine ihtiyacı kalmaz. Bütün bu kerametler, zikrin kalbde bir cevher haline gelmesinden daha alttır.

Harikulade kerametlerin çok olmasını daha faziletli olmaya delil eylemek; Hazret-i Ali'den zuhur eden çok faziletli hallere ve menakıb dolayısı ile kendisini Hazret-i Sıddık'tan daha faziletli bilmeye delil eylemek gibidir. Zira, Hazret-i Sıddık'tan, onunki kadar fazilet ve menakıb zuhur etmemiştir. Allah onlardan razı olsun.

Bir başka şiir:

Nice güzel var ki sevilmez ama zıddı;
Makbul olur yerine gözü dudağı haddi..

Ey Kardeş, dinle..

Harikulade kerametler iki çeşittir.

a) Bu kısım, ilimler ve maarif-i ilâhiyedir. Bunlar da, Vâcib Taâlâ'nın zatı, sıfatları ve fiilleri ile alâkalıdır. Aynı zamanda bunlar, aklın görüş zaviyesinin dışındadır. Alışılan mutad şeylerin de haricindedir. Sübhan Hak, has kullarını onlarla imtiyazlı kılmıştır.

b) Bu kısım ise., mahlukat suretlerini keşfedip âlemle alâkalı muğayyebattan haber vermektir.

Üstte birinci kısımda anlatılan, ehl-i Hakka ve marifet erbabına mahsustur.

İkinci kısım ise., hem haklıya hem de batıla şamildir. Zira o, istidraç ehline dahi hâsıl olmaktadır.

Birinci kısımda anlatılanın, Hak katında şerefi ve itibarı vardır. Zira, o kendisinin evliyasına mahsustur. Düşmanlarının, onunla bir ortaklığı yoktur.

İkinci kısımda anlatılanın ise., avam halk arasında itibarı vardır. Onların nazarında mükerrem ve muazzezdir. O kadar ki: Onlar istidraç ehlinde zuhura gelmiş olsa dahi, cehaletlerinden dolayı neredeyse ona tapacak ve önünde boyun eğip itaat edecek duruma gelirler. Kuru yaş neyi emrederse onu yapacak olurlar. Yasak ettiğini de yapmaz olurlar. Bunlar mahcuplardır. Birinci kısımda anlatılanı, harikulade hallerden ve kerametlerden dahi saymazlar. Bunlara göre, harikulade hal, ancak ikinci kısımda anlatılandır. Kerametler ise., bunlara göre mahlukatın suretlerini keşfetmek ve kendilerine göre muğayyebat sayılanlardan haber vermektir. Bunların durumu, akıldan o kadar uzaktır ki.. Mahlukatın hallerini bilmenin şereflilik ve keramet neresinde?. İster hazırı olsun; isterse gaibi.. Belki de münasib olan, böyle bir ilimden geçip cahil kalmaktır. Ta ki: Mahlukatı ve hallerini unutmak hâsıl ola.. Asıl şerefli olmaya ve keramet sayılmaya lâyık olan Yüce Mukaddes Hakkın marifetidir. Aziz bilmeye ve ihtirama o müstahaktır.

Bir şiir:

Melek yüzlüdür o işvede, nazda şeytan;
Akıl gidiyor bu şaşırtıcı oynaştan..

***

Anlattığımıza yakın manada, Şeyh'ül-İslâm Herevi İmam-ı Ansari Menazilüs-Sâirin ve onun şerhinde şöyle dedi:

— Bana göre tecrübe ile sabit olan marifet ehlinin feraseti şu yolda olmaktadır: Yüce Allah'a lâyık olanı onun zatına lâyık olmayandan ayırd etmek.. Onlar, Yüce Allah ile meşgul olan, cem mertebesine ulaşan istidad sahiplerini tanırlar. İşte marifet ehlinin feraseti budur.

Riyazet ehlinin feraseti ise., açlıktır, halvettir ve batın tasfiyesidir. Bunların, Yüce Hak canibine vuslatı yoktur.

Bu son anlatılanların feraseti; suretlerin keşfi, halka mahsus olan muğayyebattan haber vermektir. Bunlar, ancak halktan haber verebilirler. Zira, Yüce Hak'tan mahcup durumdadırlar.

Marifet ehli olanlara gelince., bunların iştigali. Yüce Hak'tan gelen maarif varidatı iledir. Dolayısı ile, bunların vereceği haber, ancak Yüce Hak'tan olacaktır.

Alem halkının ekserisi, inkıta ehlidir; mana olarak Sübhan Hak'tan kopmuş durumdadırlar. İştigalleri de dünya iledir. Dolayısı ile, bunların kalbleri; suretleri keşfedip mahlukatın ahvali cinsinden gaipte bulunanları anlatanlara meyil eder. Bunlara tazim edip kendilerini ehlûllah ve onun has kulu kabul ederler. Hakikat ehlinin keşfinden iraz edip onları itham ederler. Bilhassa, Sübhan Hakka dair verdikleri haberlerde.. Derler ki:

— Eğer bunlar zannettikleri gibi, ehl-i hak olmuş olsalardı; bizim hallerimizden ve mahlukatın hallerinden haber verirlerdi. Mahlukatın hallerini keşfe güçleri yetmediğine göre, bunların daha âlâsına nasıl güçleri yeter?..

Bu şekilde, üstte anlatılan fasit kıyas ile onları tekzib ederler; dolayısı ile sağlam haberler onlara kapalı kalır. Ama, şunu bilmezler ki: Allah-ü Taâlâ onları halkının mülâhazasından korumuştur. Kendisine has kul edip onları himaye ile kıskanıp zatından gayrı ile meşgul olmaktan almıştır. Eğer onlar, halkın ahvali kendilerine arz edilen kimselerden olsalardı; Sübhan Hakka yararlı olmazlardı.

Kaldı ki, biz, şunu da görmekteyiz: Ehl-i Hak olan kimseler, en az bir şekilde suretlerin keşfine iltifat edecek olsalar, başkalarının idrâkten aciz kaldığı şeyleri idrâk ederler. Bunu, marifet ehli için sabit olan ferasetle yaparlar. Bu öyle bir ferasettir ki, Sübhan Hakka ve onun yakınlarına taalluku vardır. Ama, hariçte kalan safa ehlinin halka taalluk eden feraseti ile Sübhan Hakka hiç taalluku yoktur. Keza, ona yakınlık bulan zatlara da taalluku yoktur. Zira bunda, Müslümanlar, Nasara, Yahud ve sair taifeler müşterektir. Dolayısı ile, öyle bir şeyin Sübhan Hakkın katında hiç bir şerefi yoktur. Onu uygun bulduğu kimselere verir.

***


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 12.11.09, 11:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
380. MEKTUP

MEVZUU:
a) İslâm'ın beş erkânı ile beraber, ehl-i sünnet vel-cemaat akidesinin beyanı.
b) Hak kelimeyi duyurmaya teşvik. Yani zamanın sultanına duyurmaya.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hanıcihan'a yazmıştır.
***
Rahman Rahim ve Allah'ın adı ile.

Allah'a hamd olsun. Selâm olsun, onun seçmiş olduğu kullarına.

İnkıtaa uğrayan dervişlerin adına ikram ve iltifat olarak yollanan mübarek mektup ulaştı. Bu iltifat için Allah'a hamd o Isun.
Bu şüphe ve karışıklıklarla dolu zamanda, kendileri ile münasebet kurulmadığından ellerinde bir şey olmayan bu dervişlere, saadet sahibi zenginlerin tevazuu, onlara inanmaları, bu taifeye karşı güzel yaratılıştı olmaların-
Bunun böyle olması ne kadar büyük bir nimettir. Şöyle ki: Çeşitli alâkaların bulunması, bu devletin husulüne mani olmamış ve dağınık teveccühler onları bu veliler zümresine mahabbetten alıkoymamıştır. Bu durumda yerinde olur ki, tam olarak, bu büyük nimetin şükrü eda edile. Bu arada:
"İnsan sevdiği ile beraber olacaktır" manasına gelen hadis-i nebeviden dahi ümidvar olunmalıdır.
***
Ey necib Said,
İnsanı, öncelikle itikadını düzeltmesi gerek. Bu düzeltme de, fırka-i naciye olan ehl-i sünnet ve'l-cemaatın görüşlerine uygun olarak yapılmalıdır. Allah onların hepsinden razı olsun. Zira onlar, süvad-ı azamdır; cemm-i gafirdir.
Evet, itikad anlatılan manada tashih edilmeli ki, uhrevi felah, ebedi necat tasavvur edile...
Kötü itikad ki, ehl-i sünnet inançlarına muhalefettir; öldürücü zehir durumundadır ve ebedi ölüme, sonsuz azaba götürür.
Amelde müdahane ve onda gevşeklik işinde bir mağfiret ümidi vardır; amma itikadda müdahane işinde asla mağfiret yeri yoktur.
Bir ayet-i kerime meali:
"Allah, kendine şirk koşanı bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar."(4/48)
***
Şimdi, kısa ve öz bir lisanla, ehl-i sünnet itikadlarını sıralayacağız; bunların muktazasına göre, itikadı düzeltmek gerek. Tazarru edip Sübhan Hakka yönelerek, bu devlet üzerine istikamet taleb edilmelidir.
Bilesin ki,
Yüce Allah, kadim zatı ile mevcuttur. Sair eşya ise, onun verdiği vücud ile mevcuddur. Onun yaratması ile, ademden vücuda gelmiştir.
Sübhan Allah kadimdir, ezelidir. Eşyanın tümü ise, yoktan var edilmiştir. . O zat ki, kadim ve ezelidir; baki ve ebedidir. Her ne şey ki, sonradan yaratılmıştır ve geçmişinde adem (yokluk) vardır, o dahi fani ve müstehlektir. Yani zevale yüz tutmuştur.
O Sübhan Zat, birdir, şeriki yoktur; ne vücud vücubunda, ne de ibadet istihkakında. Vücud vücubu, (yani varlığının gerekli oluşu) başkasına lâyık olmadığı gibi, onun gayrına ibadet edilme hakkı dahi yoktur.
O yüce Allah'ın kâmil sıfatları vardır; onlardan bazılan şunlardır: Hayat, ilim, kudret, irade, sem, basar, kelâm, tekvin... (Sırası ile: Diri olmak, bilmek, güçlü olmak, dilemek, işitmek, görmek, konuşmak, yaratmak). Bunların hepsi de kıdem ve ezeliyetle muttasıf olup yüce mukaddes Hazret-i Zat ile kaim bulunmaktadır.
Hadisenin taallukatı, sıfatların kıdemine halel getirmez. Hudusün mutaallıkı dahi, onların ezeliyetine engel olamaz.
Felsefeciler, akıllarının noksanlığından, mutezile ise, körlüklerinden ve azgınlıklarından ötürü mütaallakın hüdusunu, (yani ilgili şeyin) mütaallakın hüdusuna delil saydılar. Kâmil sıfatları nefyederler.
Allahu Teala'nın ilminin cüzi'yata geçmesi tagayyürü gerektirdiği içindir. Bu tagayyür dahi, hüdus emmarelerindendir.
Bilmezler ki, sıfatlar ezeli olur. Onların taallukatı dahi, hadis mütaallakat sebebi ile hadistir. Sıfatların noksanlığı dahi, onun zatından atılmıştır.
Allahu Teala, cevher, cisim, araz sıfatlarından ve onların levaziminden münezzehtir.
Yüce Allah'ın zatında zamanın, mekânın, cihetin yeri yoktur. Zira, bütün bunlar, onun yarattıklarıdır.
Allahu Teala'dan haberi olmayan bir cemaat zannetti ki, Allahu Teala, arşın üstündedir. Böylelikle, onun için üst yanda bir mekân isbat ettiler. Arş ve ondan başkası, onun ihtiva ettikleri tümden hadis olup Allahu Teala'nın mahlukatıdır. Hadis ve mahluk olan bir şey için ne mecal vardır ki; kadim olan yaratıcıya mekân ola, onun için karargah ola. Amma, arş, Allahu Teala'nın en şerefli mahlukudur. Nuraniyet ve safa, mümkinattan diğerlerine nazaran, onda daha ziyadedir. Dolayısı ile, hiç şüphe edilmeye ki, onun için, yüce mir'atiyet hükmü vardır. Yani yüce Yaratıcı'nın azametini izhar etmek için, yüce Zat'ın kibriyası onda açık bir şekilde zuhura gelmiştir. Bu zuhur sebebi iledir ki, onun için şöyle derler:
-Allah'ın arşı...
Halbuki, arş ve diğerleri tümden, Allahu Teala'ya nisbetle aynıdır. Hepsi de onun mahlukudur. Ne var ki, arşta gösterme kabiliyeti vardır; diğerlerinde bu gösterme kabiliyeti yoktur.
Görmez misin ki, bir ayna insanın suretini gösterir; amma o insan için:
-Aynadır, denemez.
Zira, bu insanın aynaya oîan nisbeti, onun aynadan başka eşyalara olan nisbeti gibidir. Yani kendisinin karşısına gelen eşyalara. Aradaki değişiklik, ancak gösterme kabiliyetinin olup olmamasındandır. Şu cihetten ki, aynada sureti alma kabiliyeti vardır; amma bu kabiliyet, ondan başka şeylerde yoktur.
Allahu Teala bir cisim ve bir cisme bağlı değildir. Bir cevher ve bir araz dahi değildir. Ne mahduddur, ne mütenahi. Ne uzundur, ne de enli. Ne kısadır, ne de dar. Elbette, Allahu Teala vasidir. Amma onun bu vüs'atı, bizim fehimlerimizde idrak ettiğimiz vüz'at cinsinden değildir. O her şeyi ihata etmiştir. Amma, bizim idrakimizle anlaşılan bir ihata değil. Allahu Teala, yakındır; amma bizim akıllarımızın aldığı biçimde bir yakınlık değildir. Allahu Teala, bizimledir; amma onun bizimle oluşu bilinen bir beraberlik değildir.
Biz inanıyoruz ki Allahu Teala, vasi, muhit, karib ve o bizimledir. Ne var ki, bu sıfatların keyfiyeti nasıldır, onu bilemiyoruz. Bunlardan yana her ne bilecek olsak biliriz ki, onun için mücessime mezhebinde bir basamağı vardır. Yani o bileceğimizin...
Allahu Teala, hiçbir şeyle ittihat etmediği gibi; herhangi bir şey dahi onunla ittihat etmiş değildir.
Allahu Teala'ya hiçbir şey hulul etmediği gibi; Allahu Teala dahi hiçbir şeye hulul etmiş değildir.
Yüce mukaddes Hakkın zatında, tecezzi, tabauz (bölünüp parçalanma)
iki muhal iştir.
Tahlil ve terkibi dahi o yüce Zat hakkında iki memnun şeydir.
Allahu Teala'nın dengi, kadını, çocuğu yoktur.
Allahu Teala, zatında ve sıfatında keyfiyetten, benzerlikten, misalden münezzehtir. İlmimizin ulaştığı odur ki, Allahu Teala, zatını sena edip vasfettiği kâmil sıfatlan ve isimleri ile mevcuddur. Onlarla mevsuftur. Ne var ki, fehimlerimizle, idrakimizle idrak ettiğimiz, akıllarımızla tasavvur ettiğimiz her şeyden Allahu Teala, ylücedir, münezzehtir. Nitekim, bu manalar daha önce de anlatıldı.
Bir ayet-i kerime meali:
"Gözler, onu idrak edemez."(6/103)
Bir şiir:
Bilgin, masivayı hüccet tutanlar boş;
Mevcud odur, ondan gayrı rabb yok boş...
***
Bilinmesi yerinde olur ki, Allahu Teala'nın isimleri tevkifiyedir. Yani onların ıtlakı, şeriat sahibinden duyulduğu üzeredir.
Hangi isim ki, onun Hazret-i Hakka ıtlakı şeriatte varid olmuştur; işte onun Hazret-i Hakka ıtlakı caizdir. Şayet şeriatta varid olmamış ise, onun ıtlakı da Hazret-i Hakka caiz değildir, isterse o isimde kemal manası münderic olsun. Bu manadan ötürü, şeriatta varid olduğu için:
-Cevvad... ıtlakı caizdir. Amma, şeriatte gelmediği için SAHİ ıtlakı caiz değildir.
***
Kur'an, Allahu Teala'nın kelâmıdır. Harf ve ses libasına girerek, Resulullah Efendimize inzal edilmiştir. Allahu Teala, onunla kullarına emirlerini ve yasaklarını bildirmiştir.
Bizler, nefsi kelâmımızı, ağız ve dil vasıtası ile- harflerin ve seslerin limasında izhar ederiz. Böylelikle de, gizli maksatlarımızı zuhur meydanına çıkarırız. Aynı manaya benzer bir şekilde, Sübhan Hak dahi, nefsi kelâmını kâmil kudreti ile dilin ve ağzın tavassutu olmadan, harf ve ses libasında kullarına kelâmını izhar eder. Gizli emirlerini ve yasaklarını harf ve ses zımnında zuhur meydanına getirmiştir.
Kelâmın her iki kısmı da haktır. Yani nefsi ve lafzi olanları. Her iki kısma da, kelâm ıtlakı hakikat yolludur. Nitekim bizim iki kısım olan nefsi ve lafzi kelamımız dahi hakikat yollu kelâmdır. Birinci kısım hakikat, ikinci kısım kısmın dahi mecaz olduğu manası yoktur. Mecazın nefyi caizdir; ona Allahu Teala'nın kelâm olduğu halde, lafzi kelâmı inkâr etmek küfürdür.
Sair kitaplar ve sahifeler dahi, geçmişteki peygamberlere inzal olunmuşlardır. Resulullah (sav) Efendimiz ve onlara salât ve selâm. O kitapların ve sabitelerin hemen hepsi, Sübhan Allah'ın kelâmıdır.
Kur'an-ı Kerim'e, o kitaplar sahifelere her ne ki dere edilmiştir; onların hepsi Allahu Teala'nın hükümleri olup vakitlere ve zamanlara göre, onları kullarına teklif etmiştir.
***
Hak Teala'yı mü'minlerin, cennette görmeleri cihetsiz, mukabelesiz ve ihatasız olarak haktır. Biz, bu uhrevi rüyete inanırız. Amma onun keyfiyeti ile meşgul olmayız.
Allahu Teala'yı görmek, bir keyfiyete bağlı değildir. Keyfiyet ve misal erbabına onun hakikatinden yana bir şey zahir olmaz. Ondan yana da, imandan başka nasipleri olmaz.
Felsefecilerin, mutezilenin ve diğer bid'atçıların hüsranı ne kadar büyüktür ki, körlükten, mahrumiyetten ötürü, uhrevi olan rüyeti inkâr ederler.
***
Allahu Teala, nasıl kulların yaratanı ise, onların fiillerinin de yaratanıdır. Onlann fiileri ister hayır olsun, ister şer. Bunların hepsi de, Allah'ın takdiri iledir.
Lâkin, Allahu Teala, hayırdan razıdır; serden razı değildir. İsterse, her ikisi de onun iradesi ve istemesi ile olsun. Lâyık olan odur ki, edep icabı, tek başına şer, Allahu Teala'ya bağlanmaya... Meselâ,
-Şerrin halikı, denmeye... Şöyle demek yerinde olur
-Hayrın ve şerrin halikı...
Nitekim ulema, Allahu Teala için şöyle söylenmesine kail olmuştur:
-Allahu Teala, her şeyin halikıdır.
Amma, şöyle demenin yakışmayacağını anlatmışlardır:
-Kazuratın ve hınzırların yaratıcısı.
Zira, yüce mukaddes Hakkın zatına karşı edebe riayet böyle dememeyi gerektirir.
Mutezile, kendilerindeki seneviyetten (bir manada Mecusilik) ötürü, sandılar ki, kulların fiillerinin halikı, kulların kendileridir. Hayrı ve şerri dahi, onlara bağladılar. Halbuki şeriat ve akıl onları tekzib etmektedir.
Evet, ehl-i sünnet uleması, kulun gücünün, yaptığı fiilde dahilini gördüler; onun için, kulda kesbi isbat ettiler. Amma, mürteiş (titreşim-bir manaya göre robot) hareketi ile, muhtar olarak (serbest, hür) hareket eden arasında fark vardır. Zira, irtiaş hareketinde, kudretin ye kesbin dahli yoktur. Amma ihtiyari harekette her ikisinin de dahli vardır. İşte bu kadar farktır ki, muahazeye sebep oldu ve sevabın ve ikabın isbatına yetti.
İnsanlardan pek çoğunun; kudretin, kesbin ve ihtiyarın kulda varlığı üzerine tereddütleri vardır. Sanırlar ki, kul aciz, mustar bir durumdadır. Halbuki onlar, ulemanın muradını anlayamamışlardır. Zira, kudretin ve ihtiyarın kulda, şu manaya gelmez:
Kul, her istediğini yapar; her istemediğini de yapmaz.
Zira, böyle bir şeye kail olmak, kulluktan uzaktır. Onun asıl manası şu demeye gelir:
-Kul, kendisine emir verilen bütün işlerin uhdesinden gelmeye güçlüdür.
Meselâ, beş vakit namazı eda etmeye gücü yeter. Malının kırkta bir zekâtını vermeye gücü yeter. On iki aydan bir ay orucunu tutabilir. Azık ve yol işlerine gücü yeter ise, ömründe bir defa hacca gitmeye gücü yeter.
Üstte anlatılan kıyas, diğer şeri'i hükümler üzerinde yürütülebilir.
Allahu Teala, tam manası ile şefkat ve merhametinden ötürü kulunun zaafına ve iktidarının azlığına bakarak, onun için suhulete ve kolaylığa gitti.
Üstte anlatılan manada gelen ayet-i kerimeler şöyledir:
"Allah, sizin için kolaylığı murad eder; zorluğu murad etmez. "(2/18 5)
"Allah sizden hafifletmeyi diler; insan zaif yaratılmıştır."(4/28)
Yani Allahu Teala, güç ibadet tekiflerini size hafifletmek murad eder. İnsanın yaratılışı zayıftır; şehevi arzularına karşı sabredemez. Ağır tekliflere de gücü yetmez.
***
Peygamberler, Sübhan Hakkın elçileridir. Halka gönderilmişlerdir ki, onları yüce Zatına davet edip onları dalâletten çıkarıp hidayet yoluna götü-reler. Onların davetini kabul eden herkesi, cennetle müjdelerler. Kendilerini inkâr edenleri dahi, cehennem azabı ile tehdid ederler.

Onların yüce Hak tarafından tebliğ edip bildirdikleri doğrudur; haktır. Onda yalan şaibesi yoktur.
Peygamberlerin sonuncusu, Allah'ın Resulü Muhammed'dir. Onun getirdiği din dahi, geçmiş dinlerin hepsini neshedip hükümsüz bırakmaktadır. Onun getirdiği kitap geçmiş kitapların en faziletlisidir.
Onun şeriatı mesholmaz; kıyamete kadar bakidir.

İsa (as) yere inecek ve Resulullah (sav) Efendimizin şeriatı ile amel edecektir; onun ümmeti arasına girecektir.
Resulullah (sav) Efendimizin ahirete dair verdiği haberlerin hepsi haktır. Meselâ, kabir azabı, lahd sıkıntısı, orada Münker Nekir'in sorgusu. Bu arada; alemin fena bulacağını, semaların yarılacağım, yıldızların döküleceğini, yerin ve dağların zevalini, onların parçalanmalarını, haşri, neşri, ruhun cesede iadesini, kıyamet sarsıntısını, kıyamet günü sıkıntılarını, amellerin hesabını yapılan amellere duyguların şehadetini, sağdan soldan gelecek iyi kötü amel defterlerini, artık eksik yanlarının bilinmesi için iyiliklerin ve kötülüklerin tartılmasına mizan kurulmasını sayabiliriz. Hasenat gözü ağır gelir ise, necat alâmetidir; hafif gelir ise, hüsrana alâmettir. O mizanın ağırlık ve. hafiflik değerlendirilmesi dünya mizanı değerlendirilmesinin aksinedir. Orada yüksekte kalan göz, ağır olur; aşağı düşen göz ise, hafif kalır.
***

Başta enbiyanın, ikinci olaraktan da; salih kulların mü'minlerin asilerine Malik-i Yevmiddin olan yüce Sultan Zat'ın izni ile şefaatları sabittir. Bu manada Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir."
***

Sırat köprüsü, cehennem üstüne kurulacaktır. Mü'minler, onun üzerinden geçip cennete gideceklerdir. Kâfirlerin dahi, ayaklan kayar; oradan cehenneme düşerler.
***

Cennet mü'minlerin nimetlendirilmesi için hazırlanmıştır. Cehennem dahi, kâfirlere azab edilmesi için hazırlanmıştır. Her ikisi de, şu an yaratılmışlardır. Sonsuzlara kadar da baki kalacaklardır; fani olmazlar.
Mü'minler muhasebe edildikten sonra, cennete girince orada daim kalırlar; oradan çıkarılmazlar.
Küffar dahi, cehenneme girdikten sonra, orada daim kalırlar. Sonsuzlara kadar orada azab görürler. Onlar için azabın hafifletilmesi caiz değildir. Bu manada bir ayet-i kerime şöyledir:
"Onun içinde ebedi kalacaklardır. Onlardan azabı hafifletilmez. Kendilerinin yüzlerine de bakılmaz."(2/162)
Kalbinde zerre miktar imanı olan bir kimse, masiyette ifratı sebebi ile cehenneme girerse, isyanı kadar orada azab görür. Sonunda çıkar. Kâfirlerinki gibi onların yüzleri kararmaz. İmanına hürmeten, kendisine bukağı ve zincir vurulmaz. Yani kâfirlere olduğu gibi.
***

Melekler, Sübhan Allah'ın mükerrem kullandır. Allahu Teala'nın onlara emrettiği şeye asi gelmezler. Emrolunduklarını yaparlar. Kadınlık, erkeklik vasıflarından beridirler. Tevalüd ve tenasül onlar hakkında yoktur.
Allahu Teala, onlardan bazılarını, elçilik vazifesi için seçmiş; vahiy tebliği ile şereflendirmiştir. Enbiyanın kitaplarını ve sahifelerini getiren bunlardır. Onlara salât ve selâm olsun.
Bunlar, hatadan ve halelden mahfuzdurlar, düşmanın hilesinden ve mekrinden masumdurlar.
Onların, Allah tarafından tebliğ ettiklerinin hepsi de doğrudur; tamamdır. Onda hata ve şüphe ihtimali şaibesi yoktur.
Bu büyükler, yüce Hakkın azametinden korkarlar. Onlar için, yüce Allah'ın emrini yerine getirmekten başka meşguliyet yoktur.
***
İman, kalb ile tasdik, dil ile de ikrardır. Yani tevatür ve zaruret olarak, dinden yana bize tebliğ edilenlere.
Duygularla amel etmek, imanın kendisinden hariçtir. Lâkin, bu ameller imanda kemali artırır; ona güzellik getirir.
İmam-ı Azam Kûfi (rh) şöyle dedi:
-İman, ziyadeyi ve noksanı kabul etmez.
Zira, kalben tasdik, kalbin yakininden ve onun iz'anından ibarettir. Onda ziyadelik ve noksanlık için bir değişiklik olma mecali yoktur. O ki, tefavüt kabul eder; o şey, zan ve vehim dairesine dahildir.
İmanın kemali ve noksanı taat ve hasenat itibarına göredir. Taat arttıkça, imanın kemali de artar.
Avam mü'minlerin imanı, enbiyanın imanı gibi olamaz. Onlara salât ve selâm olsun. Zira, onların imanı, kemal zirvesine ulaşmıştır. Bu da, taata iktiran sebebi iledir.
Avamın imanı, kemalin kendisinden nice merhale uzaktır; onun zirvesine ulaşmak şöyle dursun; isterse, her iki zümrenin imanı da tasdikte müşterek olsun. Ne var ki, enbiyanın imanı, taata geçtiğinden bir başka hakikat arız olmuştur. O kadar ki, avamın imanı, o imanın sanki bir ferdi dahi değildir. Her iki iman arasında bir benzerlik ve ortaklık dahi yoktur.
Görmez misin ki, her ne kadar insaniyetin kendisine, avam mü'minlerin enbiya ile iştiraki olmasına rağmen; bir başka kemalât, enbiyayı yüksek derecelere ulaştırır. Onlar için, bir başka hakikat isbat eylemiştir. O kadar ki onlar, müşterek oldukları hakikatin dışındadırlar. Belki de asıl insan onlardır. Onlara göre avam ise, NESNAS hükmündedir.(NESNAS: Bir manaya göre, denizde veya bir adada bulunan mahluktur. Şekli insan şekline benzer. Amma, onlardan her birinin bir eli, bir ayağı, yarım başı ve bir gözü vardır. Bu kelime burada şu manaya kullanılmış olabilir: Yarım adam...)
***

İmam-ı Azam şöyle dedi: -Ben, hakka (gerçekten) mü'minim. İmam-ı Şafii ise, şöyle dedi: -İnşaallah ben mü'minim.
Allahu Teala her ikisine de rahmet eylesin. Her iki cümlenin de, bir tevil ciheti vardır. Hal itibarı ile caizdir ki:
-Ben, hakka (gerçekten) mü'minim, söylene... Sonuç ve gelecek itibarı ile de:
-İnşaallah ben mü'minim, demek sahih olur. Ne var ki, hangi şekilde olursa olsun, istisna suretinden kaçınmak gerek.
Masiyetleri intikap etmek, büyük günah olsa dahi, mü'mini imandan çıkarmaz; küfür dairesine sokmaz. Şöyle anlatıldı:
-İmam-ı Azam, ulemadan bir topluluk ile oturuyordu. Bir şahıs geldi ve şöyle dedi:
-Haksız yere babasını öldürüp başını koparan, onun kafa tasında şarab içtikten sonra anası ile de zina eden fasık bir mü'min için ne dersiniz? Bu kimse, mü'min midir, yoksa kâfir mi?
Ulemadan her biri tek tek konuştu. Amma doğru olmayan bir şekilde. Hepsi de yanıldılar. Bu arada İmam-ı Azam şöyle dedi:
-O kimse mü'mindit. Bu büyük günahları işlemek, onu imandan çıkarmaz.
İmam-ı Azam'ın bu sözü, ulemaya ağır geldi. Kendisine dil uzatıp sataştılar. Ne var ki, İmam-ı Azam'ın sözü doğru olduğundan, sonunda hepsi de kabul edip o sözün gerçek olduğunu itiraf ettiler.
Asi olan mü'min, can boğaza gelmeden evvel tevbeye muvaffak olur ise, tevbenin kabulü vaad edildiği için, onun için büyük bir necat ümit ederiz. Eğer tevbe edip Allah'a dönmek şerefine nail olmazsa, onun için Allah'a kalır; dilerse affedip cennete koyar, dilerse masiyeti kadar onu cehennem azabına veya başka bir azaba atar. Ne var ki, onun işi, sonunda necata vanp geleceği de cennettir. Zira, ahirette Allah'ın rahmetinden mahrum kalmak, müfür ehline mahsustur. Amma, zerre miktar imanı olan, mağfirete ve rahmete müstahak olur. Her ne kadar masiyet illeti sebebi ile kendisine başta rahmet ulaşmasa da, Sübhan Allah'ın inayeti ile sonunda rahmet şümulüne girer.
Bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra kalblerimizi kaydırma... Katından bize rahmet hibe eyle. Sen hibesi en bol olansın."(3/8)
***
İmamet ve hilâfet bahsi, ehl-i sünnet katında her ne kadar dinin asıl meselelerinden değil; itikada dahi taalluk etmemekte ise de; lâkin Şia bu babda azıtıp ifrata ve tefrite düştüklerinden dolayı ehl-i sünnet uleması bu bahsi zaruri olarak, kelâm ilmine katıp işin hakikatini beyan ettiler.
Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizden sonra hak üzere imam, mutlak halife Hazret-i Ebu Bekir Sıddık, sonra Hazret-i Ömer'ül-Faruk, sonra Osman Zinnureyn, daha sonra Ali b.Ebi Talib'dir. Allah onların hepsinden de razı olsun. Bunların daha faziletli oluşları dahi, bu hilâfet tertiplerine göredir.
Hazret-i Ebi Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli oldukları, sahabenin ve tabiinin icma kararı ile sabittir. Nitekim, böyle olduğu, imamların büyüklerinden nakledilmiştir. Onlardan biri de, İmam-ı Şafii'dir.
Ehl-ü sünnetin reisi, Şeyh Ebü'l-Hasan Eş'ari şöyle dedi:
-Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in kalan ümmet üzerine daha faziietli olduğu kafidir. Bunu, ya cahil olan inkâr eder yahut mutaassıp.
Allah onlardan razı olsun.
Hazret-i Ali (ra) dahi söyle dedi:
-Bir kimse, beni Ebu Bekir ve Ömer üzerine daha faziletli görür ise, o müfteridir. İftiracıların dövüldüğü gibi, onu kamçı ile döverim.
Şeyh Abdülkadir Geylani Allah sırrının kudsiyetini artırsın, dahi GUNYE adlı kitabında, Resulullah (sav) Efendimizden naklederek şöyle dedi:
"Semaya çıkarıldığım zaman, Sübhan Allah'tan diledim ki: Benden sonra, Ali b.Ebi Talib'i halife kıla... Bunun üzerine, melekler şöyle dedi:
-Allah'ın dilediği olur; senden sonra halife Ebu Bekir'dir."
Hazret-i Ali'nin (ra) dahi şöyle dediğini Hazret-i Şeyh anlattı:
-Resulullah (sav) Efendimiz, dünyadan ayrılmadan evvel, benden şu yolda söz aldı:
"Benden sonra Ebu Bekir halife olur; sonra Ömer, sonra Osman, ondan sonrada sen olacaksın."
Allah onların hepsinden razı olsun.
İmam-ı Hasan, Imam-ı Hüseyin'den daha faziletlidir. Allah ikisinden de razı olsun.
Ehl-i sünnet uleması, Hazret-i Aişe'yi, Hazret-i Fatıma'dan ilim ve içtihadda daha faziletli bulunmaktadır. Şeyh Abdülkadir Geylani, -sırrı mukaddes olsun- GUNYE adlı eserinde Hazret-i Aişe'yi Hazret-i Fatma'dan önde görmektedir. Allah onlardan razı olsun.
Fakir'in inancı da odur ki: Hazret-i Aişe, ilimde ve ictihadda daha ileri olup, Hazret-i Fatıma dahi zühdde ve inkıtada daha kıdemlidir. Bunu mana icabı olarak, Hazret-i Fatıma için:
-Betul, denmiştir. Bu lâfız, inkıtada müblağayı ifade eder.
Hazret-i Aişe, ashabın fetva mercii idi. Bilmek işinden, onlar her ne gibi bir müşkilleri olsa, onun halli Hazret-i Aişe'de idi. Allah onların hepsinden razı olsun.
Cemel ve Sıffıyn muharebesi gibi, ashab-ı kiram arasında vukubulan münazaa ve muharebelere gelince, yerinde olur ki, bunlar, doğru yoldan iyiye yorula... Bu hususta, ashab-ı kiram, nefsani hevseten ve taassuptan (batıl saplantıdan) uzak görüle... Zira, o büyüklerin nefisleri, Resulullah'ın (sav) sohbeti ile heva ve hevesten tezkiye edilmiştir; kinden ve hasetten dahi temizlenmiştir.
Eğer onlardan bir musalâha vaki olmuş ise, Hak içindir. Şayet onlardan bir münazaa ve çekişme zuhur etmiş ise, bu dahi yine Sübhan Hak içindir.
Onlardan her fırka, kendi içtihadının muktazasına göre amel etmiştir. Heva ve taassup şaibesi olmadan muhalif işleri kendi nefislerinden atmışlardır.
Onlardan her kim, içtihadında isabetli ise, onun için sevab olarak iki derece vardır. Hatalı olan için dahi, sevab olarak bir derece vardır. Bu içti-had işinde, yanılan dahi, yanılmayan gibi ayıplanmaktan uzak görülmektedir; hatta onun için, sevab derecelerinden bir derece vardır.
Ulema, bu manada şöyle dedi:
-Bu muharebelerde, hak Hazret-i Ali tarafından idi. Muhaliflerde dahi, doğrudan bir tarafta idiler.
Durum böyle olunca, taana uğramayacakları gibi; onları ayıplamanın yeri de yoktur.
Onlar küfür ve fısık nisbeti bir yana. Nitekim, bu manada, Hazret-i Ali (ra) şöyle dedi:
-Kardeşlerimiz bize karşı geldiler; amma onlar ne kâfir idi ne de fasık. Çünkü, onlardan küfrü ve fışkı atacak tevil yolları vardı. Bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Bilhassa, ashabım arasında geçenlere karsı kendinize sahip olunuz."
Yerinde oldu ki, Resulullah (sav) Efendimizin tüm ashabına tazim edile. Onların hepsi de hayırla anıla... Onlardan hiçbirine kötü zan beslenmeye. Onların münazaası, başkalarının müsalahasından daha faziletli görüle... işte necat ve felah yolu budur.
Zira, Resufullah'ın (sav) ashabına karşı beslenen sevgi, Resulullah (sav) Efendimize olan sevgi sebebi iledir. Onlara beslenen buğuz ise, Resulullah (sav) Efendimize buğza çeker. Bu manada, büyüklerden biri şöyle dedi:
- Resulullah (sav) Efendimizin ashabına tazim etmeyen, Allah'ın Resulüne iman etmemiştir.
***

Muhbir-i Sıddık Resulullah (sav) Efendimizin haber verdiği kıyamet alâmetlerin hepsi haktır. Onlarda yalan ihtimali yoktur. Onlar arasında şunlar vardır:

Alışılmışın aksine, güneşin mağripten doğması,
Mehdinin zuhuru,
Ruhullah İsa'nın nüzulü. Resulullah Efendimize ve ona salât-ı selâm.
Deccalin çıkması,
Ye'cuc ve Me'cuc'un zuhuru,
Dabbe-i arzın çıkması,

Semadan bir dumanın zuhuru ile, insanlan kaplayıp onlara elim bir azab ile azab etmesi. O kadar zorlanacaklardır ki, artık insanlar şöyle diyecekler:
"Rabbimiz, bizden azabı aç; biz mü'minleriz."(44/12)

Kıyamet alâmetlerinin sonuncusu odur ki, Aden tarafından bir ateş çıkacaktır.

Cehaletten dolayı, Hindistan ehlinden bir şahıs, kendisi için:
-Mehdi, iddiasında bulundu diye, onu vaad edilen mehdi sandılar.

Onların zannına göre, mehdi vefat etti; geçti gitti. Onun kabrinin dahi Kurre'de olduğunu iddia ederler. Halbuki, bu babda gelen sahih hadis-i şerifle meşhurdur. Hatta, tavatür-ü manevi derecesinde olup taifenin sözlerini tekzib etmektedir.

Resulullah (sav) Efendimizi, Mehdi'nin alâmetlerini beyan etmiştir. Bu alâmetler, o şahısta olmadığı halde, onu Mehdi sanmaktadırlar.

Bir hadis-i şerifte şöyle gelmiştir:

"Mehdi çıkacaktır. Başının üstünde de bir parça bulut olacaktır. Orada da bir melek bulunacak ve şöyle nida edecektir:
-Bu şahıs, Mehdi'dir kendisine tabi olunuz."

Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Tüm olarak, yeryüzünün meliki dört tanedir. Onların ikisi mü'minlerden, ikisi de kâfirlerdendir.
Zülkarneyn ve Süleyman mü'minlerdendir.
Nemrud ve Buhtunnasır ise kâfirlerdendir.
Yere, beşinci olarak ehl-i beytimden biri sahip olacaktır."
Yani Mehdi.

Resulullah (sav) Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:
"Allahu Teala, ehl-i beytimden birini çıkarmadıkça, dünya çökmeyecektir. Onun ismi ismime uyan babasının ismi dahi babamın ismine uyar. Daha önce zulüm ve adaletsizlik dolduğu gibi, onun gelmesi ile dünya adalet ve hakların yerini bulması ile dolar."

Bir başka hadis-i şerifte ise, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Ashab-ı kehf, İsa'nın yardımcıları olacaklardır.

İsa (as) Mehdi zamanında yere inecektir.
Mehdi, Deccalin katlinde İsa'ya (as) muvafakat eder.


Onun saltanatı zamanında, Ramazan ayının on dördünde güneş tutulacaktır; o ayın ikisinde ise, ay kararacak. Bunların oluşu, âdetin ve müneccimlerin hesabı hilâfına olacaktır.

Şimdi, insaf edilmelidir. İnsaf nazarı ile bakılmalıdır. Bu alâmetler, o ölü şahısta var mıdır, yok mudur?

Muhbir-i Sadık Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından bildirilen, daha çok alâmetler vardır ki, anlatılanlardan başkadır.

Şeyh İbn-i Hacer, Mehdi'nin alâmetleri üzerine bir risale yazdı ki, onlar iki yüz alâmeti bulur.

Vaad edilen durumu, bu açık bir şekilde iken, son derece cehaletlerinden ötürü bir cemaat dalâlete saplandı. Sübhan Allah onlara doğru yolu göstersin.
***
Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"İsrailoğullan, yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Onlardan biri müstesna, hepsi de cehennemdedir.
Ümmetim dahi, yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Onların da hepsi cehennemdedir; ancak biri müstesna..."
Dediler ki:
-Bu fırka-i naciye kimdir, ya Resulallah?
Bunun üzerine, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Onlar, ben ve ashabımın üzerinde bulunduğu hal üzere olanlardır."

Burada anlatılan fırka-i naciye, ehl-i sünnet ve'l-cemaattır. Onlar, Resulullah (sav) Efendimizin mütabaatını ve onun ashabının mütabaatını bırakmayanlardır.
Allah'ım, ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadı üzerine bize sebat ver. Bizi onların zümresi ile öldür; bizi onlarla haşreyle...
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle. Çünkü, hibesi en çok olansın."(2/8)
***
İtibadı, anlatılan manada düzelttikten sonra; mutlaka emirlere ve yasaklara imtisal etmek lâzımdır. Bunlar, şer'i olup amele taalluk eden işlerdir.
Beş vakit namazını, cemaatle, tadil-i erkânına riayet ederek, eda etmelidir.
Küfürle İslâm arasını ayırd eden, bu namazdır. Namazı, sünnet olduğu üzere eda etmek müyesser olur ise, dinde sağlam bağa yapışmak hasıl olur.
Namaz, İslâm dininin beş esasından ikincisidir.
Birincisi, Allah'a ve Resulüne iman olup ikincisi namazdır. Üçüncüsü zekât vermektir. Dördüncüsü, Ramazan ayı orucunu tutmaktır. Beşincisi, Allah'ın beytini haccetmektir.
Birinci asıl, itikada taalluk eder. Kalan dört asıl ise, amele taalluk etmektedir.
Tüm ibadetlerin en şümullüsü, toplu mana ifade edeni, en faziletlisi namazdır.
Kıyamet günü, ilk hesap, namazdan olacaktır. Namaz işi tamam olduktan sonra; kalanların hesabı Allah'ın yardımı ile kolay geçer.
İmkân nisbetinde, şer'an mahzurlu olan şeylerden sakınmak gerekir. Yüce Mevlâ'nın razı olmadığı şeyleri, öldürücü zehir görmelidir.
Taksirat maddelerini, daima göz önünde bulundurmalıdır. Onları irtikab ettiğinden ötürü, daima utanır ve içten ezilir bir durumda olmalıdır; yani o masiyetleri irtikab ettiğinden ötürü. O yersiz işleri yapıp ettiği için, pişman ve mütahassir olmalıdır. Kulluk yolu budur. Bu yolda başarı ihsan eden Allahu Taala'dır.
O kimse ki, hiç sakınmadan Mevlâ'sının yasak ettiği işi irtikab eder; bu yaptığı işten iç ezikliği duyup utanmaz; o kimse, şerli ve itaatsiz bir kimsedir. Onun bu ısrarı ve itaatsizliği başını İslâm bağından sıyırmaya ve kendisini düşmanlar dairesine sokmaya kadar gider.
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize katından rahmet hibe eyle. İşimizde, bizim için bir çıkar yol hazırla."(18/10)
***

O devlet ki, Sübhan Allah seni onunla mümtaz kılmıştır; insanların pek çoğu ondan gafildir. Hatta onu, sen dahi aynı şekilde bilmiyorsun. Şöyle ki: Vaktin Sultanı, yedinci ceddinden itibaren Müslüman ve ehl-i sünnet olup aynı zamanda Hanefi Mezhebine mensuptur.
Her ne kadar talebe-i ulumdan bazıları senelerden beri iç habasetinden dolayı tamah şumluğu dolayısı ile emirlere ve sultanlara şu zamanlarda yaklaşsalar da -ki bu zaman, kıyametin yaklaştığı, nübüvvet zamanından dahi bir hayli uzaktır- mutayebe ve müdahene yolu ile Dini-i Metin'de onları şekke düşürüp onda şüpheler izhar ettikten sonra akılsız ahmakları yoldan saptırmış olsalar dahi; böyle şanı büyük bir sultan sizin sözünü iyi dinleyip kabul ettiği için, büyük bir devlet saymak gerek. Hak kelimesi, yani İslâm kelimesi ona tebliğ edilmelidir. Bu kelime, Allah çalışmalarını şükrana lâyık eylesin ehl-i sünnet akidesi uyarınca sarahaten veya işaretle sultanın kulağına duyurulmalıdır. İmkân nisbetinde ehl-i hakkın kelâmı ona arz edilmelidir.
Hatta, hak mezheb ehlinin kelâmını bu arada söyleyebilmek için, daima fırsat kollayıp gözetmek gerek. Ta ki İslâm'ın hakikati açığa çıkıp ve küfrün butlanı ve şenaati belli ola... Küfür öyle bir şeydir ki, batıl olduğu bellidir. Asla bir akıl sahibi onu iyi görmez.
Üstte anlatılan mana dolayısı ile yeter ki, küfrün batıl olduğu hiç sakınmadan açığa vurula; hiç durmadan onların batıl putları atıla; hiç tereddüd etmeden yerin ve semaların yaratıcısı Hak İlâh isbat edile...
Hiç duyulmuş mudur ki, onların batıl putları bir sinek yaratabilmiş ola... İsterse, hepsi bir araya gelsin... Hatta, bir sivrisinek onları ısırıp eza etse, kendilerini ondan korumaya dahi güçleri yetmez; başkalarını korumak şöyle dursun.
Kâfirler, bu işin şenaatini düşünerek, şöyle derler:
"Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır."(10/18)
"Bunlara, bizi Allah'a daha fazla yaklaştırmaları için tapıyoruz."(29/3)
Halbuki, bu mecnunlar bilmezler ki, bu cemadatın şefaat etmeye mecalleri yoktur. Ve Sübhan Hak, kendisine şerik olanların şefaatini, tapanlar hakkında kabul etmez. Zira onlar, hakikatta Allahu Teala'nın düşmanlarıdır.
Bu manada, misal olarak, sultana karşı çıkan birini verebiliriz. Birtakım ahmaklar gelip o sultana kıyam edenden imdad isterler ki, kendilerine sultan katında şefaatçi ola... Yani sıkışık zamanda, ona tevessül ederek, sultana yaklaşmak isterler. Onların en büyük ahmaklıkları vardır ki, o azgına hizmet ederler ve onun şefaati ile sultanın affını talep ederler. Onunla sultana yaklaşmaya çalışırlar. Acaba neden onu kırıp sultanın hizmetine girerek yakınlık ve hak ehli olmaya bakmazlar. Böylece, emniyette olup korunurlardı.
Bu mecnunlar, elleri ile taşı yontarlar ve senelerce ona taparlar. Bu arada ondan, bir şey ümid ederek, vukuat beklerler.
Hulasa, küfrün batıl olduğu açıktır.
O kimseler ki, Müslüman oldukları halde hak yoldan ve sırat-ı müstakimden uzaklaşmışlardır; onlar nefsani heva ve bid'at ehli kimselerdir.
Asıl doğru yol, Peygamberin (sav) ve Hulefa-i Raşidin'in (ra) yoludur.
***

Şeyh Abdülkadir Geyiani -sırrının kudsiyeti artsın-, GUNYE adlı eserinde şöyle anlattı:
1. Hariciler taifesi...
2. Şialar...
3. Mutezile...
4. Mürcie...
5. Müşebbihe...
6. Cühemiye...
7. Dırariye...
8. Neccariye...
9. Kilâbiye...

Resulullah (sav) Efendimizin zamanında ve Hazret-i Ebu Bekir'in (ra), Hazret-i Ömer'in (ra), Hazret-i Osman'ın (ra), Hazret-i Ali'nin (ra) zamanında bu taifelerin ihtilhafı ve tefrikası yoktu. Ancak, sahabenin, tabiinin, ye
di fukahanın vefatından sonra bunlar meydana geldi. Allah onların hepsinden razı olsun.
Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"İçinizde, benden sonra yasayan çok ihtilâf görecektir. O durumda, size gereken, sünnetime ve benden sonra Hulefa-i Raşidin'in sünnetine tabi olmaktır. Ona tutununuz ve azı dişlerinizle yapışınız. Bilhassa, yeni icadlardan sakınınız. Zira, her yeni icad bid'attır ve her bid'at dahi dalâlettir. Benden sonra her ne ihdas edilir ise, o reddir."
Yani makbul değildir.
Resulullah (sav) Efendimizin ve Hulefa-i Raşidin'in zamanından sonra ortaya çıkan mezhep itibardan düşüktür ve itimada şayan değildir.
Sübhan Hakkın büyük nimetine şükretmek gerek. Şundan dolayı ki: Kemal-i kereminden ve fazlından ötürü, bizleri fırka-i naciyeye dahil kıldı. Ki onlar ehl-i sünnet ve'i-cemaattır. Bizleri, bid'at ve heva ehli fırkalarından eylemedi. Bizleri onların fasit ikatlan ile iptalâya uğratmadı. Yine bizleri, Al-lahu Teala'nın en has sıfatında, kulu kendisine ortak edenlerden eylemedi.
O bozuk itikad sahipleri sanırlar ki, kulun fiillerinin yaratıcısı, kulun kendisidir.
Ayrıca onlar, dünya ve ahiret saadetinin başı olan uhrevi rüyeti (Allah'ı görmeyi) inkâr ederler.
Böylece, Vacib Taala'dan kâmil sıfatlan nefyederler.
Ayrıca, Allahu Teala, Resulullah (sav) Efendimizin ashabına buğzeden ve din büyüklerine kötü zan besleyenlerden de eylemedi.
Onlar sanırlar ki, o büyükler birbirine düşmanlık ederler. Gizli buğuzla içten hasetle birbirlerini itham ederler. Halbuki Sübhan Hak onlar için şu manayı anlatmıştır:
"Onlar aralarında birbirlerine karşı merhametlidirler."(48/29)
Adı geçen bu iki taife, Sübhan Hakkın kelâmını dahi tekzib edip onlann arasında, düşmanlık, buğuz, çekememezlik isbatına kalkarlar.
Allahu Teala, onlara doğru yo!a gitme başarısı versin ve sırat-ı müstakimi kendilerine göstersin.
Yine Allahu Taala'ya şükürler olsun ki, bizi ona yüce Hak için, mekân ve cihet isbat edenlerden eylemedi. Bunlar o yüce Zatı, cisim ve cismani sanırlar. O Vacib Kadir zat için, hüdus ve imkân emareleri isbatı cihetine giderler.
Sonra,
Biz yine esas kelâmımıza gelelim. Deriz ki:
Sizin de bildiğiniz gibi, sultan ruh gibidir; sair insanlar dahi ceset. Eğer ruh yararlı ise, beden de yararlı olur. Şayet ruh bozuk olursa, beden de bozuk olur. Bunun için, sultanın ıslahına çalışıp çabalamalıdır. Zira, sultanın ıslahına çalışmak, cümle ademoğullarının ıslahına çalışmaktır.
Asıl ıslaha çalışmak, İslâm kelimesini izhardadır. Amma, vaktin müsaadesi nisbetinde ne şekilde olursa olsun.
İslâm kelimesini izhar ettikten sonra da, onun kulağına ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadını duyurmak vardır. Bunu, zaman zaman yapmalıdır. Muhalif mezheplerin dahi reddine çalışmalıdır.
Eğer anlatılan bu devlet müyesser olur ise, enbiyadan büyük bir veraset
hasıl olmuş olur.
Bu devlet, sizin için meccanen hasıl olmuştur. Onun kadrini bilmek gerek.
Bu manada daha ne kadar durayım... İsterse mübalağa ile üzerinde durmak iyi olsun.

Başarı ihsan eden Sübhan Allah'tır.


( Mektubât-ı Rabbanî, Abdulkadir Akçiçek Tercemesi, Cild: 2 )


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 12.11.09, 11:45 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
381. MEKTUP

MEVZUU:

a) Amud-u Nurani.
b) Şark tarafından doğan kuyruklu yıldız.
c) Kıyamet alâmetleri ve kıyametin kopma şartlan. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hace Şerafeddin Hüseyin'e yazmıştır.
***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile.

Bir ayet-i kerime meali:
"Allah'a hamd olsun, hidayet ederek bizi buna kavuşturdu. Eğer Allah, bize hidayet etmeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. And olsun, Rabbimizin resulleri gerçeği getirmişlerdir."(7/43)
O resullere salât ve tahiyyat olsun.
***
Mevlâna Ebülhasan'ın getirdiği pek değerli oğlumuzun mübarek mektubu gelmekle sürür verdi.
Mükerrer olarak, şark canibinden doğan amud-u nuraniden (nurlu sütundan) sormaktasınız.

Bilesin ki,

Ashabın verdiği habere göre, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Vaad edilen Mehdi'nin zuhur mukaddimeleri olan Abbasi Melik Horasan'a vardığı zaman, şark tarafında iki dişli münevver bir boynuz çıkar."

Bu rivayetin yapıldığı haşiyede yazıldığına göre, o sütunun iki başı vardı.

Bu sütunun ilk doğuşu, Nuh (as) kavminin helaki zamanında oldu. Aynı şey, ibrahim (as) peygamberi ateşe attıkları sırada dahi doğdu. Firavun'un ve kavminin zamanında dahi doğdu.

Bir de, Yahya (as) peygamberin katledildiği zaman doğdu.

Her kim onu görür, fitnelerin şerrinden Allah'a sığınsın.

Şark tarafında meydana çıkan o beyazlık; önceleri nurlu bir sütun halinde idi. Sonra, ona bir eğrilik geldi; boynuz şeklini aldı.
İhtimaldir ki, onun için:
-iki başlı, isminin verilmesi, şu itibara göre ola: Her iki tarafında da bir incelik olup dişe benzerler; bunun için, her iki tarafta baş itibar edilmiştir. Nitekim, bir süngünün de her iki tarafı incelik taşısa, onun için de:
-İki başlı, tabirini kullanır.
Kardeşim Şeyh Muhammed Tahir Bedahşi Confor'dan geldi. Şöyle anlatıyor:
-O sütunun üst tarafında da iki başı var; iki dişe benziyor. İkisi arasında da kısa bir ayrılık var.
Bu mânanın teşhisi sahrada hasıl oldu.
Aynı haberi, bir başka topluluk da verdi.

Halbuki bu doğuş, Mehdi'nin zuhuru zamanında olacak zuhur değildir.
Zira, onun zuhuru, yüz başlarında olacaktır. Şu anda dahi, yüz başını, yirmisekiz sene geçmiş vaziyettedir.


Hadis-i şerifte, Mehdi'nin alâmetleri hakkında şöyle anlatılmıştır:
"Şark tarafında bir kuyruklu yıldız doğup aydınlık verecektir."


Bu yıldız dahi doğmuştur. Amma o mudur, yoksa onun bir benzeri midir?

Bu yıldıza:
-Kuyruklu yıldız, adının verilmesi, ihtimal ki, şu anlatmalara dayanıyor:
-Sabitlerin seyri, mağribden meşrikadır...
Bu yıldızın durumu da, onun seyrine göredir. Yani yüzü meşrik canibine doğru, arkası dahi, mağrib tarafınadır. Bu uzun beyazlık dahi, onun arka tarafındadır. Bu mana icabı oülarak, ona:
-Kuyruk... isminin verilmesi yerindedir.
Onun her günkü irtifı ise, meşrikten mağribedir. Ancak o, kısri (kendine has durumunda ağırlık taşıyan) seyri ile felek-i azamın seyrine bağlıdır.

Hakikat-i hali, en iyi bilen Sübhan Allah'tır.
***

Hulasa, Mehdi'nin zuhur zamanı yakındır.
Onun zuhur zamanı olan yüz (asır) başına gelinceye kadar nice mebde'ler ve mukaddimeler zuhur edecektir. Allah ondan razı olsun.


Onun zuhur mebde'leri ve mukaddimeleri, Resulullah (sav) Efendimizin nübüvveti zuhurundan evvel zuhura gelmiştir. Nitekim, bu manada şöyle anlatmışlardır:
-"Muhammed Resulullah'ın sureti olan Abdullah'ın nutfesi, Amine'nin rahmine düştüğü zaman, bütün putlar yüzüstü yere yıkıldılar. Bütün şeytanlar, vazifelerinden alındılar. Melekler, iblisin tahtını alt üst edip denize attılar. Kendisine dahi kırk gün azab ettiler.
Resulullah (sav) Efendimizin doğduğu gece, Kisra'nın sarayı sallandı; ondört şerefesi de yıkıldı.
Mecusilerin ateşi söndü. Halbuki, o ateş bin seneden ben yanardı; bu müddet içinde hiç sönmemişti.

Mehdi dahi, büyüktür. Onun sebebi ile, İslâm'a ve Müslümanlara büyük takviye gelecektir.
Onun velayetinin dahi, zahir ve batın büyük tasarrufu vardır. Nice harika hallerin ve kerametlerin sahibi olacaktır.
Onun zamanında, nice hayret veren haller zuhur edecektir.


Üstte anlatılan manalar icabı olarak, yerinde olur ki, onun vücudunun zuhurundan evvel, âdet harici harika haller meydana gele...

Tıpkı Resulullah (sav) Efendimizin nübüvvetinden evvelki irhasat gibi. Bu zuhura gelen işler dahi, onun zuhur mebde'leri olalar.
Nitekim, anlatılan manalar hadis-i şeriflerden de anlaşılmaktadır.

Bilesin ki,
Bir hadis-i şerifte, Resulullah (sav) Efendimiz söyle buyurmuştur:
"Küfür her yanı istilâ edip hükmü cemiyet içinde aşikâre işlenmedikçe, Mehdi zuhur etmez."

Bu vakitte, vaki olan ise, küfrün istilasıdır. Onun kuvvetidir. İslâm'ın ve Müslümanların dahi zaafıdır.

Bu vakit, Resulullah (sav) Efendimizin, ehl-i İslâm'ın garib düşeceklerini anlattığı devirdir. Onlara ne mutlu. Ayrıca, Resulullah (sav) Efendimiz onları müjdelemiştir.

Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Fitne zamanında ibadet etmek, bana hicret etmek gibidir."

Malumunuzdur ki, fitnenin istilâsı zamanında askerlerden küçük bir cesaret görülecek olsa; fitnenin yatıştığı zaman, hiç itibarı olmasa dahi, o zamanda çokça kendilerine itibar hasıl olur. İsterse, fitne sükûnet buluşundan sonra, ondan çok çok fazla hareketler sudur etsin. Zira, amelin vakti ve vukuu kabul yeridir. Bu dahi fitne zamanıdır.
***

Yerinde olur ki, nefis Allah'ın rızasına harcana... Sünnet-i seniyeye mütabaattan başka bir şey tercih edilmeye... O sünnet-i seniyyenin sahibine salât ve selâm olsun. Eğer makbul olanlar arasında haşrolmak niyetinde iseniz anlatılanı yapmalısınız.

Ashab-ı Kehf'i görüyor musunuz? Tek hicretle en yüksek dereceye ulaştılar.
Halbuki siz, Muhammedilersiniz, Ümmetlerin hayırlısı olan ümmetine dahilsiniz. Vakitlerini, oyun oyalanma ile geçinmeyiniz. Çocuklar gibi, cevize ve muza aldanmayınız.

Bir şiir:
"Gaye hazinemden gösterdim sana nişan;
Ümidimsin, ona varıp bulmalısın inan...

Bu kuyruklu yıldızın zuhurundan önce doğan nurlu sütuna gelince...
Onda bir zulmet ve karalık görülmedi. Görünürde hayırdan başka bir şey zuhur etmedi.
Kuyruklu yıldıza gelince... Onda sıkıntı şaibesi vardır. Amma öyle anlatıldığı gibi değil, elbette fayda veren ve zararı meydana getiren Sübhan Allah'tır. Bir şahsın doğumu, ölümü ve hayatı ile yıldızların bir işi yoktur.

Kur'an-ı Mecid'den anlaşılan, yıldızların varlığından maksad üçtür:
a) Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Onlar, yıldızlarla ihtida ederler."(16/16)
Yani onlar, yıldızlarla, deniz ve kara seferlerinde yollarını bulurlar.
b) Bir başka ayet-i kerimede ise, Aliahu Teala, şöyle buyurdu:
"Biz semayı, yıldızlarla süsledik; onlan şeytanlara atılan (taşlar) eyledik."(67/5)
c) Şeytanlara atılan taşlardır.
Ta ki, oradan kulak hırsızlığı etmeyeler...

Bu üç maksadın dışında her ne söylenir ise, o sabit değildir. Hatta vehimler ve hayalât hanesine dahildir. Zan ise, gerçekten yana hiçbir şey getiremez. Hatta deriz ki:
-Zannın bazısı günahtır.
***

Pek değerli oğul'a mükerreren yazıldı ki, tevbe ve inabe zamanı, her şeyi gönülden atıp bir inkıtaa varmak zamanı geldi.
Bu zaman, fitnelerin geldiği zamandır. O halde ki, fitneler nerede ise, nisan yağmura gibi yağıp bütün alemi kaplayacaktır.

Seyyidina ve Nebiyyina Sadık ve Masduk (Efendimiz Peygamberimiz Doğru Sözlü, Sözünün Doğruluğu Tasdik Edilen) Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Kıyamete yakın fitneler olacak ve karanlık gece gibi saracaktır. İnsan, mü'min olarak sabahlar; kâfir olarak akşamı eder. Mü'min olarak akşamlar; sabaha kâfir çıkar. O sıralarda oturan, ayakta durandan hayırlıdır; yürüyen, koşandan hayırlıdır. O sıralarda yaylarınızı kırınız. Oklarınızı parçalayınız. Kılıçlarınızı taşa çalınız. O zamanda, sizden birinizin dahli, Ademoğullarının hayrı için olsun."

Bir başka rivayette ise, Resulullah (sav) Efendimize sordular ki:
-O zaman için, bize emriniz nedir?
Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Evinizde oturunuz."
Bir başka rivayette ise, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Evlerinizin içinde kapanınız."

Herhalde, malumunuzdur: Dar-ı harp kâfirleri Nekregut nahiyelerinde Müslümanlara ne gibi cevr ü sefalar yapmaktadırlar... Yani bugünlerde... İslâm belbdelerinde neler ettikleri dahi sizce malum olmalıdır. Onlardan gelen bu ne ihanettir!.. Allahu Teala, onlan rüsvay eylesin, perişan etsin...

Bu gibi kötü kokulu çiçekler çok olacaktır ve ahir zaman iktizasıdır.

Allahu Teala, bizi ve sizi, bütün mü'minieri Seyyidü'l-mürselin Resulullah Efendimize mütabaatte sebat ihsan eylesin. Resulullah Efendimize ve diğer peygamberlere ve hepsinin âline, mukarreb meleklere salât ve selâm.

( Mektubât-ı Rabbanî, Abdulkadir Akçiçek Tercemesi, Cild: 2 )


Ebu Hanif yazdı:
Tashih: Onsekiz değil Yirmisekiz...

"18 değil, 28 olacak...yanlış tercüme..."

http://www.hakikatkitabevi.com/arabic/13-maktubat2.pdf

Arabça Mektubat 2. cilt 68. mektub...
Alıntı:
18 de olsa 28'de olsa farketmiyor. Zaten 1430'da olduğu için geçmiş durumdayız. Fakat doğru naklinde fayda var. Allah razı olsun.



Resim


En son rabbani tarafından 12.11.09, 11:59 tarihinde düzenlendi, toplamda 3 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 12.11.09, 11:47 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
518. MEKTUP

MEVZUU: Resulullah (sav) Efendimizi rüyada gördüğünün bundan da, büyük müjdelere nail olduğunun beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hazarat-ı Mahdumlara yazmıştır. Sübhan Allah onlara selâmet ihsan eylesin.
***
Keremli evlâdımdan mübarek mektup ulaştı. Sıhhat ve afiyet üzere olduklarından, Sübhan Allah'a hamd olsun.
Bugün, zuhur eden yeni bir muameleyi yazacağım. Onun, iyi dinlenmesi gerek.
Dünkü cumartesi gecesi, Sultan'ın meclisine gittim. Geceden üç saat geçtikten sonra, oradan döndüm.
Hafızdan Kur'an-ı Kerim'in üçte birini dinledim.
Geceden altı saat geçtikten sonra, uyumak müyesser oldu.
Bende gece yorgunluğu olduğundan; sabah halkasından sonra uyudum.
Resulullah (sav) Efendimizi rüyada gördüm; Fakir'e icazet yazdı. Tıpkı meşayihin halifelerine icazet yazmak âdetleri olduğu gibi...
İhlâs sahibi arkadaşlarımdan biri, bu muamelede aracı idi.
Bu esnada zuhur etti ki, icazetin imzasında bir eksiklik var. Bu kesiklik dahi o vakit malum olmuştu. Arkadaşlarımdan bu hizmet için aracı olan o kimse, o icazeti beraberinde alıp Resulullah (sav) Efendimize ikinci kere götürdü. Resulullah (sav) Efendimiz dahi, o icazetin arkasına bir bşaka icazet yazdı; yahut bir başkasına emir verip yazdırdı. Bu işi teşhis edemedim. Lâkin, Resulullah (sav) Efendimize nisbette bu malum.
Yazdıktan sonra; o icazete, mübarek mühürü ile zinet verdi.
O icazette yazılanlar şöyle idi:
-Dünya icazeti yerine, ahiret icazeti verdim. Şefaat makamından dahi bir nasip verdim.
O kâğıt uzunca idi ve ona çokça satırlar yazılmıştı.
Bu hizmet için aracı olandan sordum:
-Bu iki icazetten hangisi birincidir; hangisi ikincidir?
O vakitte ben, Resulullah (sav) Efendimizle bir mahalde bulunuyordum. Baba ile oğul gibi, onunla muaşeret halinde idim. Onun huzurunda ve ehl-i beyt-i huzurunda benim için bir yabancılık yoktu.
Ben, o kâğıdı aldım, düşürdüm.
Bir mahrem evlâd gibi, onun harem-i şerifine dahildim.
Resulullah (sav) Efendimizin huzurunda, Ümmühatü'l-müminin ( Resulullah (sav) Efendimizin zevceleri) bazı hizmetler için bana emir veriyordu. Hem de ihtimamla. Diyordu ki:
-Seni gözetliyorum; şöyle şöyle yapmalısın.
O esnada, ay.lma geldi. Hatırdan o duraklama şekli çıktı. Göz açmaktan daha az bir zaman içinde, o rüyanın hususiyetleri gitti.
Herhalde sizin hatırınızda kalmış olmalı; bu babda ben çok kelâm etmiştim.
Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarına göre zuhur etmez.
Hatıra gelen şu ki: Bunun zuhuru, ahiret için zahire olur; güzel bir bedel müyesser olur.
Bu rüya ile, o tereddüdlerden şifa hasıl oldu.

Vakit, kıyamete yakın vakittir. Ve zulmetlerin teraküm ettiği vakittir. Bunda nasıl bir hayır olur ve ne gibi bir nuraniyet vardır. Meğer ki onu, Mehdî zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye. Allah ondan razı olsun.

Bugün emir verdim: Resulullah (sav) Efendimizin ruhaniyeti için çeşitli yemekler pişireler... Bu da, nimete bir şükür ola... Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin. Ve bir sürür meclisi akd edeler... Mektupları getirenler dahi o yemekten yiyeler...
Sonra bir mektup yazdım. Zuhur eden bir rüyanın beyanında idi. Söyle ki: Arkadaşlardan biri, sizinle beraber, Sultan'ın hizmetini kabul etmedi. Bir zaman sonra, onu kabul ettiği zuhur etti. Bu da, sırf keremle oldu. Kabul eseri de, zuhura geldi..Bunun için ve bütün nimetler için, Allah'a hamd-ü şükürler olsun.
***
Bugünlerde, garib ilimler ve acayip maarif zuhura gelmektedir.
Sanki bu yaprak bir kavme gitmiş; muamele dahi başkasına zuhur etmiş gibi...
Çocuklar uzaktalar; ömür muamelesi dahi yakındır. İş neye müncer olacak?
-Hayır, Sübhan Allah'ın yaptığındadır, diyerek sabrediyoruz.
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, katında!, bize rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla."(18/20)
Hüdaya ittiba edenlere selâm.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 12.11.09, 11:51 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
526. MEKTUP
MEVZUU: a) Vacip Teala'nın sıfatlarının tahkiki.
b) Yüce Allah'ın, kemalâtına ilminin taalluk keyfiyeti.
c) Mana için, aynen kıyamın lâzım olduğu; lâkin mahal isbatında ona ihtiyaç duyulmadığı.
d) Taayyün-ü vücudinin beyanı.
e) Metbu olan enbiyanın tabi olan enbiyanın, melâike-i kiramın taayyünat mebdeleri. Enbiyaya ve onlara salât ve selâm olsun.
f) Enbiyanın, avam müminlerin, küffarın, uhrevi hayat mevcudatının taayyünat mebdeleri.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Muhammed Haşim Kişemi'ye yazmıştır.
***
O sıfatlar ki, Hazret-i Zat mertebesinde isbat edilmektedir; bu isbattan, taayyün ve tenezzül meydana gelmez. Yani o yüce mukaddes Hazret-i Zat'ta... Birinci mertebenin ötesinde, bir başka mertebe de sabit olamaz. Hiçbir şekilde, ondan infikhaki dahi tasavvur edilemez. İkinci mertebe tahakkuk etmedikçe, hiçbir şekilde taayyün ve tenezzül tasavvur edilemez. Hazret-i Zat ve sıfatlar, bir mertebede gibidir. Ziyade varlığına rağmen, sıfatlar, yüce mukaddes Zat'ın aynı gibidir.
Bu sıfatlar, Hazret-i Zat'ta her ne kadar kemalâtın tafsili iseler de; bunların hükmü-sair icmal ve tafsil hükmünden imtiyazlıdır. Zira icmal, o mertebe olur ki, orada tafsil bulunmaya... Hatta tafsil mertebesi, icmal mertebesinden aşağıdır. Halbuki bu mana, O hazrette (makamda) yoktur.
Çünkü orada tafsil, icmal mertebesinin aynınadır. İş bu anlatılan marifet, akıl tavrının dışındadır. Buna, ancak keşfi nazarla erilir.
O mertebede, bu sıfatlara taalluk eden Vacib ilmi, kendi Zatına olan ilmi gibidir. Zatına derc edilen kemalâta olan ilme ise, huzuri ilimdir.
Ve bu sıfatlar, ziyadeliklerine rağmen; alimin aynıdır. Bu ikisinin huzuru ise, (galiba sıfatları ve zatı anlatmak istiyor) alimin kendi huzuru gibidir. Her ikisinin de zat makamındaki ittihadından dolayı, sofiyeden büyük bir topluluk; sıfatlar için, zatın aynı olduğuna kail olmuşlardır. Sıfatların ziyadeliğini de inkâr etmişlerdir. Bu arada:
-O değildir, sözünü men edip: .
-Onun gayrı değildir, sözü isbat edile. Amma:
-O değildir, manasının tasdiki ile beraber. Ziyadeliğin varlığına rağmen; gayriyet dahi selb edilmelidir (yani yabancılık, başkalık aradan çıkarılmalıdır.) Bu anlatılan manadaki kemal, enbiya ilimlerine muvafıktır. Fırka-i naciyenin görüşlerine dahi mutabıktır. Yani ehl-i sünnet ve'l-cemaatın... Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin.
***
Şu hususun da bilinmesi gerekir.
Hazret-i Zat'a ve mukaddes sıfatlara taalluku olan mertebedeki zati inkişaf, huzuri ilim kabilindendir. Zira, mukaddes sıfatlar için dahi Hazret-i Zat hükmü vardır. Bu mana daha önce de anlatıldı.
Üstte:
-Huzuri ilim kabilindendir dedim. Bunu ancak şu manadan ötürü dedim:
-Huzuri ilim, alimin kendisinden ibarettir. Sıfatlar dahi, alimin aynı olmamıştır. Bunun içinde yerinde olur ki; onun ilmi, huzuri ilim olmaya... Lâkin onlardan (yani sıfatlardan) suret ayrılmadığına ve kendilerinin huzuru dahi var olduğuna göre, onların ilmi huzuri ilim kabilindendir.
Sıfat ilmine taalluk eden inkişaf dahi, husuli ilim kabilindendir. Burada:
-Husuli ilim kabilindendir demem, ancak şunun içindir ki; husuli ilim, akılda malumdan hasıl olan suretten ibarettir. Bu manadan, Fakir'e tahkikle inkişaf eden şudur ki:
Yüce Sultan Vacib Teala'nın ilminde, eşyadan hiçbir şeyin suretinin nakşolması yoktur. Yüce Hakkın ilmi, malumat suretlerinden hiçbir suretin mahalli değildir. Yüce Alim'in Zatında suret husulü nasıl tasavvur edilebilir ki? Elbette, Sübhan Allah'ın ilminin maluma taalluku vardır. Onun yüce Allah'a inkişafı ise, ilimde, malumdan yana bir suret sabit olmadandır. İlim makamı dahi, nakışlardan hali olup ilmi suretlerden yana da saftır. Mana böyle iken, "Yüce Allah'ın ilminden: Bir zerre daha kaçamaz; ne yerde, ne de semada."(Yunus suresi, 61. ayet)
Lâkin, keşf olan bir başka mana dahi şudur ki: Yüce Hakkın ilmi maluma taalluk ettiği zaman, bu taalluk sebebi ile, yüce Hakkın ilmi ile kaim olan suret ondan gider. Amma ilimde hulul ve husulden yana bir şey hüdus etmeden. Vakta ki, ilimden taalluk sebebiyle suret ayrılır; ilimle, hatta alimle kaim olur; böylece onun, husuli ilmin kabilinden olması sahih olur.
İlim sıfatı, yüce Hakkın Zatında münderici olan kemalâta taalluk ettiği zaman, bu taallukla o kemalâttan ilmi suretleri çıkarıp ilimle kaim olur. isterse onun (sıfatın) hululü ve husulü ilimde sabit olmasın.
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
-Bu ilmi suretler için, ilim sıfatı ile kıyam isbat eyledin. Lâkin, bu suretlerin sübut mahalli nedir bilinmedi? Çünkü mana için, aynı ile kıyam gerekli olduğu gibi, onun için aynın mahalliyeti dahi gereklidir.
Bunun için şu cevabı veririm:
-Evet, ayn ile kıyam, manaya elbette lâzımdır; lâkin, onun için mahal isbatına hacet yoktur. Zira, mana için, mahal isbatından maksad, ancak onun kıyamına isbattır; kıyam üzerine zait bir iş değildir.
Şayet, o ilmi suretlere zılâl gibi olan mücerred cevherler hakkında denirse:
-O suretler, o cevherlerin taayyünat mebde'leridir. Bunlar için mekân ve mahal sabit olmamıştır; hatta buna hacet de yoktur.
Bundan şaşılacak bir mana çıkmaz. Yani o mücerret suretlerin asılları için bir mahal olmaz ise...
Sakın ha, olmaya ki, bu ilmi suretleri, başkası ile (yani gayr ile) kaim olan arazlar gibi tasavvur edesin. Bu durumda, onlara olan isbat mahallinde seni vehme düşürür. Yani araz ile kıyas sonunda...
Çünkü bu ilmi suretler, arazların kaim olduğu cevherlerin asıllarıdır. Hatta, onların taayyünat mebde'leridir. Böyle olunca, onlar arazlarla nasıl kıyas edilir?
Hatta arazlar hakkında şöyle deriz:
-Onlara mahal isbatından maksad, ancak mahal ile kıyamlarını isbattır; müstakillen maksad olan, mahal değildir.
Bu mananın bir tahkiki de şöyledir:
Bu ilmi suretler, vücup mertebesinde olmaktadırlar ki, orada mahal ve mekân mecali yoktur. Orada kıyamın dışında bir şey de tasavvur edilemez. Sübhan Hakkın hakiki sıfatlarına bakmaz mısın? Bunlar pek mukaddes Hazret-i Zat'ı ile kaimdirler; amma ne haliyet vardır, ne de mahalliyet. Sübut için:
-Harici ve zihni diye anlattıkları manaya gelince: Ancak, imkân mertebesinde sübut bunlara dayanır. O yüce Hazret'te ne ilmin mecali vardır; ne de haricin. Orada ki vücud mecali yoktur; bu vücudun aksamasından sayılan zihni ve harici mananın mecali nasıl olsun? Vücud için, orada ilmin ve haricin zarfiyeti nasıl tasavvur edilir?
Bu ilmi suretler, ilim sıfatı ile kaimdir; ilmi ve harici sübuttan yana bir şey de orada tahakkuk edemez. Hatta ilmi ve harici vücudun onun üzerine gelmesi; imkân sıfatlarından ve hudüs nişanlarından olduğu için ona ardır. Zira onlara göre her mümkin, hadistir. (Sonradan yaratılan mahluktur). Vücud, her ne kadar imkân mertebesinde sabit olsa dahi; o vücud için, ilim ve hariç zarfiyeti tesbit edilmemiştir. Çünkü orada zarfiyetin ve mazrufiyetin mecali yoktur.
***
Şimdi anlatılacaklar iyi dinle:
Malumun sureti, ilmin kendisinden ibarettir. Onun ilimde hululünün ve husulünün manası ne oluyor?
Sofiye-i aliyyeden müteahhirin zatlar demiştir ki:
-İlmi suretler, ayan-ı sabiteden ve mümkinatın hakikatlerinden ibarettir.
Bunların sübutu ise, yalnız ilimdedir, ilmin haricinde ise, ona vücuddan yana bir koku ulaşmamıştır. Ne var ki, o ilmi suretlerin akisleri, hariçte kendisinden başka mevcud olmayan vücudun zahiri aynasına vurunca, onun zahirde mevcud olduğu vehmini vermiştir.
Nitekim, suret bir aynaya aksettiği zaman; onun aynada olduğu tevehhüm edilir.
Keşke hileydim; bu büyüklerin muradı nedir ve suretlerin ilimde husulü manası nedir?
Şahidde (yani açıkta, görünürde) ancak ilmin kendisi vardır. Gaibde ise, yüce Hakkın ezeli kadim, basit (bağımsız, yaygın) vahdani ilmi vardır. Bu ilim, çokça malumata taalluk ettiğinden, bu taalluktan, müteaddid suretler husule gelmiştir. Hem de o malumatı ayırd ederek... Amma onların hulul ve husulünü, o ezeli ilimde sabit eylemeden.
Müteaddid suretlerin onda husulü nasıl olabilir ki? Zira böyle bir şey, parçalanmayı ve mahallin bölünmesini gerektirir. Ve orada, bir şey diğer bir şeyin başkası sayılır. Böyle bir şeyin oluşu dahi, ezeli kıdeme münafi bir terkibi icap eder.
Şaşılacak bir durumdur ki:
Akıl erbabı, malumdan hasıl olan sureti, zihinde isbat eylediler. Bunun da, ilimde değil; zihinde hululüne itikad ettiler. Zira, o suret, onlara göre ilmin aynıdır; ilimde bir halet değildir.
Müteahhirin sofiyenin ibarelerinden anlaşılan odur ki; ilimde hasıl olan o suret:
-Vücudun batını dedikleridir.
En iyi bilen Sübhan Allah'tır.
***
Şunun bilinmesi gerekir ki,
Yüce Hakkın Zati. kemalâtı ile, ilim sıfatının taallukundan sabit olan o ilmi suretler için; keşfi nazarda parladığına göre, onlara hayat ve ilim vardır. Ona dere edilen kemalâta nisbetle, huzuri ilme münasip inkişaf onun için de sabittir.
Bu bahsin tahkiki tafsilatı ile bir mektupta beyan edilmiştir. Bu marifetin garabetinden yana bir gizli yan kalırsa, keşfe ve tefsire ihtiyaç duyulursa, oraya müracaat edilsin.
***
Üstteki beyandan vuzuha kavuştu ki:
Yüce Hakkın pek mukaddes Zatı ve mukaddes sıfatlan bir mertebededir. O makamda, sıfatların vücudunun, zat vücudu üzerine zaid olduklarından dolayı da; asla bir taayyün ve tenezzül meydana gelmemiştir.
Şimdi bilesin ki,
Sıfatlarla bir Hazret-i Zat mertebesi olan bu mukaddes mertebe için; ikinci mertebede ilk zuhur vardır. Amma bir tağyir ve tebdil olmadan. Bu dahi Fakir'in katında, keşif ve şühud üzere sırf hayır olan Hazret-i Vücuddur. Sırf kemaldir. Bu mana icabı olarak; bu mukaddes mertebeye bir ilim taalluk edip daha önce anlatıldığı gibi; onun kemalâtından alacak olsa, o makamdan ilk alacağı şey, Hazret-i Vücuddur. Diğer kemalât ise, bunun tevabiidir.
Üstte anlatılan mana icabı olarak; sofiyeden büyük bir cemaat ve diğerleri sanmışlardır ki, o vücud, zatın aynıdır. Vücud taayyününü dahi, lataayyün zannetmişlerdir.
Bu manadaki pek ileri taayyün; ilmin ve haricin ötesindedir. Nitekim, bu mananın tahkiki, müteaddid yerlerde yapılmıştır.
Bu Hazret-i Vücud, zata ve sıfata bağlı kemalâtı zılliyet yolu ile camidir. Amma icmal olarak. Bu mertebe-i camia-i icmaliyenin tafsili de vardır. Bunun için de şöyle demek mümkündür:
-İkinci taayyün...
Tafsil mertebesinde ilk zuhur eden, hayat sıfatı olup bütün sıfatların anasıdır. Bu zuhur eden hayat sıfatı, yüce Hazret-i Zat mertebesinde bulunan hayat sıfatının zilli gibidir.
-Ne odur, ne de gayrıdır manası, onun hakkında doğru olup bu zil hakkında değildir. Zira o, Hazret-i Zat mertebesi ötesinde zuhur ettiği zaman:
-Gayrı değildir manası, onun için elbette sabit olamaz. Elbette o, gayriyet damgası ile damgalanmış olur.
Hayat sıfatından sonra, ilim sıfatı gelir. Amma zılliyet yolu ile. Hayat sıfatında anlatıldığı gibi.
Bu sıfat, bütün sıfatları camidir.
Kudret, irade ve diğer sıfatlar; müstakil olmalarına rağmen, bunun için cüz gibidirler. Çünkü, bu sıfatın Hazret-i Zat ile bir nevi ittihadı vardır. Bu ittihad ondan başkasına (veya ikisinden, yani hayat ve ilim sıfatından başkasına) yoktur.
Çünkü huzuri ilim suretinde, alim ve malum ittihadı vardır. Halbuki kudret, kadir ve makdur ile ittihad etmemiştir. Bu ittihad, keza iradede dahi yoktur. Ki bu irade iki makdurdan birinin tahsisidir.
Üstteki kıyas devam ettirebilir (yani kalan diğer sıfatlarda.)
***
Bu Fakir'e göre, Halil'in taayyün mebdei, taayyün-ü evveldir. Bu da, vücudi taayyündür. Resulullah Efendimize ve ona salât, selâm.
Cüzlerinin en şereflisi olan bu taayyünün merkezi dahi, Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin taayyün mebdeidir. Amma asaleten. Ona ve âline salât, selâm.
Bu bahsin tahkiki, bir mektupla tafsilatı ile anlatılmıştır.
Halil'in (as) velayeti, Velâyet-i İsrafiliye olduğundan; İsrafıl'in taayyün mebdei dahi, elbette bu taayyün-ü vücudidir.
Asaleten, her nebinin ve resulün taayyün mebdei dahi, bu taayyün-ü evvel-i vücudi (bu ilk vücudi taayyün) hisselerinden bir hissedir.
Şayet ümmetlerden bir şahsın, enbiyaya mütabaatı bereketi ile bu vücudi taayyünden bir nasibi olur ise, o taayyün hisselerinden bir hisse, yahut noktalarından bir nokta olur ise, yani onun taayyün mebdei bu dahi caizdir. Hatta vakidir. Bu taayyünde, taayyün mebdei olmadıkça Hazret-i Zat'a vusul mecali olmaz. Yani asaleten.
Meleklerin taayyünlerinin mebde'lerine gelince... -ki bunlar Hazret-i Zat'ın yakınlarıdır-... Bu vücudi taayyündedir. Böyle olduğu halde, (yani onların yakınlık durumları) yine Hazret-i Zat'a vusul ona bağlıdır.
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,
Vücudi taayyün tafsili mertebesinde zuhur eden ilim sıfatı; her ne kadar o vücudi taayyün hisselerinden bir hisse ise de, lâkin onun camiiyet durumu olduğundan, o hisselerin tümünü cami olan vücudun kendisi gibi olmuştur.
Ayrıca onun, (yani ilim sıfatının) icmali ve tafsili de vardır.
icmal için, merkeziyet hükmü vardır. Tafsil için dahi muhit hükmü vardır.
Bu ilmi taayyün merkezi, -ki o icmaldir- vücudi ile taayyünün merkezinin zilli gibidir. Bu alâka sebebi iledir ki; bir cemaat şu kanaata vardı: Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin taayyün mebdei hazret-i ilmin icmalidir. Halbuki durum hiç böyle değildir. Hatta, bu icmal, Resulullah (sav) Efendimizin taayyün mebdeinin zillidir. Ki onun taayyünü, vücudi ilk taayyünün merkezidir. Nitekim, bu mana daha önce de anlatıldı.
Aynı şekilde, ilim icmalini dahi, ilk taayyün bilmişlerdir. Fevkani mertebeyi dahi lâtaayyün bilip onu Hazret-i Vücud'un aynı zannetmişlerdir. Halbuki o, daha önce de anlatıldığı gibi, taayyüne bağlıdır.
Şu mana gizli kalmamalıdır ki,
Her ne kadar kendisine, dere edilen hisselerine göre ona; enbiya-ı kiramın, melâike-i iliyyin-i izamın taayyün mebde'leri olsa dahi, o mertebede icmal bulunduğundan, onlardan her birinin mebdei kendi başına tafsilatı ile bilinmez. Bir isimle de, isimlendirilmez. Vakta ki ona tafsil arız olur; o zaman her biri ayırd edilir. Her mebde dahi, bu isimle müsemma olur.

Şöyle ki:
O vücudi ilk taayyünden bir hisse hayat ismi ile isimlendirilir.
Bir başka hisse dahi, ilim ismi ile isimlendirilir.
Bu kıyas, böylece, devam edip gider. Şöyle müşahede edilir:
Hayat ismi, camiiyeti itibarı ile melâike-i iliyyin-i izamın taayyün mebdei olur. Onlara selâm.
Ruhullah'ın (İsa'nın) as mele-i âlâ ile münasebeti bulunduğundan; bu makamdan onun nasibi vardır.
Mehdî'nin (ra) Ruhullah ile has bir münasebeti bulunduğundan; bu makamdan ümitlidir.


***

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,
İkinci taayyün mertebesinde tafsil arız olan sekiz sıfattan her biri, kendisine iktida edilen bir şanlı peygamberin taayyün mebdeidir. Meselâ:
İlim: İsa'nın as taayyün mebdeidir.
Tekvin: Adem'in as taayyün mebdeidir.
Anlatılan bu külli mukaddes isimlerin cüz'iyatı; sair enbiyanın taayyünat mebde'leridir.
Bu büyüklerden her taifenin, has bir isimle ve iktida edilen bir nebi ile münasebeti vardır. Böylece, o ismin cüz'iyatı, onların taayyünat mebde'leri olmuş olur.
Kendilerine iktida edilen nebilerden bir nebinin izinde olan evliyanın taayyünat mebdei ise, o iktida edilen nebinin taayyününe mebde olan ismin cüz'iyatının cüz'iyatıdır. Ki bunlar, onun izindedirler.
Küffarın taayyünat mebde'leri ise, MUDİLL isminin taallukudur. Anlatılan taayyünlerden ayrıdır.
***
Mümkinatın taayyünat mebde'lerini anladıktan sonra, şunu da bilesin ki, vücup dairesinin tamamiyeti, bu taayyünatın sonuna kadardır. Bundan sonra sûru, mümkinat dairesindedir.
***
Ne zaman ki Sübhan Hak, kereminin ve ihsanının kemalinden; feyizlerini ve nimetlerini başkasına yağdırmayı, hazinelerini halka açmayı murad etti; vücudunun ve tevabiinin kemalâtından onlara hibeler eyledi. Hem de aradan bir şey kopmadan ve oraya bir şey katılmadan. Zira, böyle bir şeyin olması, noksan nişanıdır. Allahu Teala, böyle bir manadan yana pek yüceliğe sahiptir.
Halkın yaratılmasından maksad, onlara feyizlerin ve ihsanların yağdırılmasıdır. İsimlerin ve sıfatların kemalâtını, onlar vesilesi ile tetmin ve tekmil değildir. Haşa, o Sübhan Zat için böyle bir şey hiç olamaz. Çünkü, yüce Hakkın sıfatlan haddizatında kâmildir. Onların zuhura ve mazhara asla ihtiyaçları yoktur. O şanı büyük makamda hası! olan her kemal, bilkuvvedin bilfiil değildir ki, onun husulü bir işe bağlı ola...
O Sübhan Zat'ın yüce katında bir şühud ve müşahede var ise, her ikisi de kendisinden kendisinedir.
Eğer o Sübhan Hakkın zatında bir ilim var ise o, kendisi ile alim, kendisi ile malumdur.
Aynı şekilde Sübhan Hak, kendi nefsinde (zatında) kelâm eder; kendi nefsi ile dinler.
Bütün kemalât, orada mufassal ve mütemeyyizdir. Lâkin, lâkeyfiyet unvanı ile. Zira, keyfi olanın lâkeyfiye yolu yoktur. Halk ne şeydir ki, Sübhan Hakkın kemalâtına ayna ola...
Bir mısra:
Hangi aynadır ki, onda suret bulur...
Sonra, alem nedir ki, o icmali tafsile getire...
O Hazret-i Sübhan, cemal aynında tafsildir; darlık aynında vüs'attır.
Tafsil ve vüs'at orada lâkeyfi olduğuna göre. tevehhüm edilir ki, onun için tafsil gerekli ola, bu dahi halkın yaratılmasına bağlıdır; o icmalin tekmili dahi bu tafsil ile ola... Halbuki Sübhan Hak, orada hem icmal, hem de tafsildir, Bu mana, daha önce de anlatıldı.
Bir ayet-i kerime meali:
"Allah (her manada) genişliğe sahip bilendir..."(2/247)
***
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,
Bu alemin yaratılması, öyle bir mertebede vaki olmuştur ki, bu mertebe ile o mukaddes mertebe arasında asla bir müzahame ve müdafaa yoktur. İki mevcuddan birinin vücudu, her ne kadar diğerinin vücudunu tahdid etmekte ise de, lâkin bu kaide, orada yoktur. Çünkü, alemin vücudu, bir tahdid ve o pek mukaddes vücuda bir nihayet olarak yaratılmamış ve onda bir cihet ve nisbet asla isbat eylememiştir.
Aynada tevehhüm edilen Zeyd'in suretini görmez misin? O suretin sübutu, öyle bir mertebededir ki, bu sübutla, o suretin aslı olan Zeyd'in sureti sübutu arasında asla bir müzahame ve müdafaa yoktur. Bu suret sübutu dahi, aslının sübutunda bir tahdid ve nihayet meydana getirmemiştir. Ona bir nisbet ve cihet de vermemiştir.
İşte alemin vücudu dahi, vehim mertebesindeki o suretin vücudu gibidir. Kendisi ile, hariçte olan asla bir müzahamesi yoktur. Bu vehmi sübuttan dolayı da, bir tahdid, bir nihayet ve bir cihet de meydana çıkarmamıştır. Yani asılda...
"Vasıfların en yücesi Allah'ındır..."(16/60)
iş bu yapılan tahkikten:
-Alem, vehim mertebesinde sabit olmuştur, dediklerinin manası anlaşılmış olur. Bunun daha açık manası şudur:
-Alem; hariçte mevcud olan aslına bağlı olarak, aynadaki sureti ile sabit kılan vehim mertebesini andıran bir mertebede yaratılmıştır.
Hatta şöyle demek dahi mümkündür:
-O mukaddes mertebede, harici vücud itlakı, teşbih ve tanzir kabilindendir. Zira, orada hariç mecali yoktur. O pek mukaddes mertebeden yana, vücud kusur kalınca; haricin durumu ne olabilir? Zira bu, onun bir fer'i ve bir kısmıdır.
***
HOŞ HATİME
Bu anlatılan taayyünatın tüm mebde'leri, ister vücudi icmali olsun; isterse tafsili. Yani bu dünya hayatının mümkinatına ve bu dünya hayatının mevcudatının vücuduna nisbetle... Keza o taayyünatın teşhisleri de, o yüce mebde'lere bağlıdır.
Uhrevi mevcudata gelince... Müşahede edilen odur ki, onlar bu mebde'lere bağlı değillerdir. Hatta bunların taayyün mebde'leri, bir başka işlerdir. Bu işler dahi, bu Fakir'e göre zati kemalâttır; onların pak eteğine zıllıyet tozu isabet etmemiştir. O pek mukaddes mertebeye dere edilmiştir ve o mukaddes mertebede, mufassal olarak temeyyüz etmiştir. Amma lâkeyfi bir temyiz ve tafsil ile...
O mukaddes zati mufassal kemalâttan her biri; o ahiret mevcudatından bir mevcudun taayyün mebdeidir.
Cennet ehlinin vücudu ise, dünya hayatına taalluk eden icmal ve tafsil olarak vücud taayyünatı ile bir bağı yok gibidir.
O hayatın mevcudatı, o mukaddes mertebe ile yüzyüze gibidir. Amma bu dünya hayatının mevcudatı böyle değildir. Bunların, yüzyüze olmaktan yana nasipleri azdır.
O daimi hayatın, mevcudatından ne beyan edebilirim ki? Zira onun, o mukaddes mertebeden öyle bir hazzı ve öyle bir nasibi vardır ki, vasfı mümkün değil.
Bir mısra:
Mübarek olsun erbab-ı nimete erdikleri...
Bir şiir:
Bundan ötesinin beyanı ince;
Gizlemek pek hoş, pek güzel bence...
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz unuttuk veya yanıldıysak, bizi muaheze eyleme..."(2/286)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 12.11.09, 11:53 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
534. MEKTUP

MEVZUU : Yüce Mukaddes Hakka ulaştıran yolun iki olduğunun beyanı..

***

NOT: İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Nur Muhammed'e yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Allah'a hamd olsun.. Onun seçilmiş kullarına da selâm..
***
Yüce Mukaddes Cenab-ı Hakka ulaştıran yol ikidir...

BİRİNCİSİ: Kurb-ü nübüvvete taalluk eden yoldur.. Nübüvvet erbabına salât ve tahiyyet..
Bu yol, aslın da aslına ulaştırır...
Asaleten bu yoldan ulaşanlar, enbiyadır. Onlara salât ve selâm.. Bir de onların ashab-ı kiramı..
Bir de, Ümmetin büyük evliyasından diğerleridir yani: Kendisi için murad edilenler.. İsterse bu zümre, az; hatta azdan daha az olsunlar..
Bu yolda tavassut ve hail yoktur. Bu büyük vasıllardan her kim feyz alacak ise., asıldan alır. Hem de hiç kimsenin tavassutu olmadan..
Sonra, bunların biri, diğerine hail de olmaz...

İKİNCİ YOL: Kurb-ü velayettir. Aktab, evtad, büdelâ, nüceba ve Allah-ü Taâlâ'nın umum velî kullan bu yoldan vâsıl olurlar..
Sülük tariki da bu yoldan ibarettir. Hatta bilinen cezbe dahi, bu yola dahildir.
Burada tavassut ve hail olma durumu vardır.

Bu yoldan vâsıl olanların muktedası, reisi, o büyüklerin feyiz kaynağı Hazret-i Ali Murtaza'dır. Allah ondan razı olsun.. Bu şanı büyük mansıp ona taalluk eder.
Resulüllâh S.A. efendimizin mübarek ayağı, onun mübarek başı üzerinde gibidir.
Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin dahi; bu makamda onunla ortaktırlar.

Zannım o ki: Hazret-i Ali r.a. unsurî hayatın başlamasından evvel, bu makamın MELÂZ'ı (M E L A Z : Sığınılacak ve baş vurulacak yer, makam manasınadır.. Ancak, bu tabiri; Müstakimzade'nin tercümesinde: ? Mülâzım.. Diye geçer.. Bunun manası da: ? Devamlısı, görevlisi.. Sahibi.. Olabilir.. Her iki mana da yerinde sayılabilir.) idi.. Nitekim, unsurî hayatın başlamasından sonra da; bu yoldan her kime bir feyiz ve hidayet ulaştı ise., onun tavassutu ile ulaşmıştır.
Zira o: Bu yolun son noktasındadır. Bu yolun merkezi dahi, ona mütaalliktir.
Vakta ki, onun devri tamam oldu; bu kadri^ yüce mansıbı; sırası ile, oğullan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'e teslim edip bıraktı.. Allah onlardan razı olsun..
O ikisinden sonra da, tertib ve tafsil ile on iki imamdan her birine geçti..
Bu büyüklerin yaşadıkları asırlarda, hatta ebedî âleme irtihallerinden sonra, her kime bir feyiz ve hidayet ulaştıysa.. bunların tavassutu ve onların heylulet durumu ile ulaştı.. İsterse, kutuplardan ve vaktin nücebasından olsun..
Bütünün sığmağı ve hepsinin mel .bu büyüklerdir. Zira, etrafın mutlaka merkeze katılması gereklidir.
Taa, sıra Şeyh Abdülkadir Geylânî Hazretlerine gelinceye kadar.. Allah onun sırrının kudsiyetini artırsın.. Sıra kendisine gelince, anlatılan bu mansıp ona bırakıldı.. Sırrı mukaddes olsun..
Bu merkez üzerinde, anlatılan imamlarla, Şeyh (Abdülkadir Geylânî Hz.) arasında hiç kimse müşahede olunmamaktadır. Allah sırrının kudsiyetini artırsın..

Şu anlaşılmaktadır ki: Nücebadan olsun; kutuplardan olsun.. her kime feyizlerin ve bereketlerin ulaşması var ise., onun (Abdülkadir Geylânî Hz. nin) mübarek tavassutu ile ulaşmaktadır. Çünkü: Bu merkez, ondan başkasına müyesser olmadı..
Bundandır ki, şu şiiri söylemiştir:

Battı güneşleri evvelkilerin, güneşimiz;
Ebedîdir, ufuklar üzeredir sesimiz.

Burada:
'Güneş'..
Tabirindenm urad, hidayet ve irşad feyizlerinin güneşidir. Onun:
'Battı'..
Tabirinden murad ise.. anlatılan feyzin olmayışıdır.

Önceleri, evvelkilere taalluk eden muamele; vücuda geldikten sonra, Şeyh'e (Abdülkadir Geylânî Hz. ne) taalluk edince; irşadın ve hidayetin ulaşmasına bir vasıta oldu.. Tıpkı: Kendisinden evvelkilerde olduğu gibi.. Feyzin vusulü dahi, aynı şekilde onun tavassutu ile olmaktadır. Tavassut muamelesi baki kaldıkça, onun üstte geçen şiirdeki kavli doğrudur. Yani: Şu şiirindeki:

Battı güneşi evvelkilerin, güneşimiz;
Ebedîdir, ufuklar üzeredir sesimiz.
***
Yukarıda anlatılan manaya göre, şöyle bir soru sorulabilir:

Üstteki hüküm, MÜCEDDİD-İ ELF-İ SANİ manasını nakzetmektedir. İkinci cild mektuplarından birine (İkinci cilt, 4. mektup) MÜCEDDİD-Î ELF-İ SANl manası beyanında şöyle dere edilmişti:

O müddet içinde, ümmete feyiz çeşitlerinden her ne gelir ise., ancak onun tavassutu ile gelir.. Bu vakitte, kutuplar, evtad, büdelâ, nüceba müsavidir.
Bu soruya cevab olarak şöyle derim:

Bu makamda, MÜCEDDlD-İ ELF, Hazret-i Şeyh'in (Abdülkadir Geylânî Hz. nin) yerine naibdir. (Yani: Vekili..) Allah sırrının kudsiyetini artırsın.. Bu muamele dahi, Hazret-i Şeyh'e niyabeten yapılmaktadır. Nitekim, bu manada şöyle demişlerdir:

Ayın nuru, güneşin nurundan istifade yollu gelmiştir..
Durum, böyle olunca, bir mahzur yoktur.
***
Burada bir başka soru da şöyle sorulabilir:
İş müşkil oldu.. Yani: Anlatılan duruma göre, MÜCEDDlD-İ ELF manası..
Zira, anlatılan müddet içinde İsa aleyhisselâm inecek; Mehdi aleyhirrıdvan zuhur edecek.. Yani: O müddet içinde..

Bunların muamelesi dahi, her hangi birinin tavassutu ile feyz almaktan yana üstün ve âlâdır..

Bunun için şu cevabı veririm:

Tavassut muamelesi, anlatılan iki yoldan ikincisine bağlıdır. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir..
Birinci yol ise.. kurb-ü nübüvvetten ibarettir. Tavassut muamelesi orada yoktur. Her kim bu yoldan vâsıl olur ise., onun için arada bir hail ve bir vasıta yoktur. Hatta o, feyizleri ve bereketleri her hangi bir kimsenin tavassutu olmadan alır.. Zira tavassut ve hail, ancak diğer yoldadır. Bu yerin muamelesi ise.. diğerinden ayrıdır. Nitekim bu mana daha önce de anlatıldı.

Îsa aleyhisselâm ve Mehdi aleyhirıdvan ise.. birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar..

Nitekim Şeyheyn (Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer) ‘Allah onlardan razı olsun’dahi, Resulüllah S.A. efendimizin zımnında birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar. Değişik derecelerine göre, onların orada hususî makamları vardır. Allah onlardan razı olsun..
***

BİR T E N B İ H ..
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki..
Bir şahsın, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulaşması sahih olur..
Bu durumda, her iki muameleye de ortaklığı olur.. Enbiyaya uyduluğu ile kendisine, orada bir mahal ihsan edilir.. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu durumda, her iki yolun muamelesi dahi, ona bağlı olur..

Bir şiir:
Allah'a ne zorluğu olur;
Alemi bîr şahsa oldurur..

Bir âyet-i kerime meali:
«Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir.. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir..» (62/4)
***

«İzzet sahibi Rabbm, onların isnad ettikleri vasıflardan yana pek yüce ve münezzehtir. Gönderilen peygamberlere selâm.. Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun..» (37/180 -182)
***

Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun..
Allah-ü Taâlâ, Resullerin efendisi Muhammed'e, tümden âline ve ashabına salât eylesin..

( Mektubât-ı Rabbanî, Abdulkadir Akçiçek Tercemesi, Cild: 2 )


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 13.11.09, 02:06 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Allah gani gani razı olsun.

Nette yayılmış olan Mektubat tercümelerinde Abdulkadir Akçiçek'in 1. yani baştan ve 22. Mektuplar arası ile 314. Mektuptan sonuna yani 534. Mektub'a kadar olan kısmı var idi. Diğer Mektuplar, Hüseyin Hilmi Işık'tan tamamlanıyor idi.

Sufi forum, Nette verilmeyen kısımları da taratarak yayınlamakla büyük bir hizmete imza atmaktadır.

Tekrar Allah razı olsun.

Hatırlatalım, Mektubat okunurken en az (tabi mümkünse) 3-4 ayrı tercümesinden takip edilmelidir. Çünkü her tercümenin eksileri artıları vardır. Bir cümle bir tercümede kapalı kalabilirken, başka tercümede daha anlaşılır çevrilmiş olabilmektedir. Her ne kadar kıyaslayarak okumak zaman alsa da Mektubat'ı doğru anlamak için acizane tavsiye ediyorum.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 13.11.09, 16:48 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Ruhan yazdı:
Allah gani gani razı olsun.

Sufiforum, Nette verilmeyen kısımları da taratarak yayınlamakla büyük bir hizmete imza atmaktadır.

Tekrar Allah razı olsun.



Abdulkadir AKÇİÇEK tercumesi tamamlanmış durumdadır.

Aslında bu konu halidiye'de azizan ile istişare edilip planlanmıştı.

1. cild scan edilmek için kendisine yollanmıştı.

Sonra maalesef halidiye.com bitti; o konu da oylece kaldi...

"seyyahin" dostumuz bu zahmetli işi üstlenerek konuyu halletti.

Mektuplarda scan sırasında olması kaçınılmaz yanlış verilmiş harf konusuna tanık oldugunuzda mektup ve yeri ile iletilirse tashih imkanı olur.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 13.11.09, 21:56 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
sufi7007 yazdı:
Abdulkadir AKÇİÇEK tercumesi tamamlanmış durumdadır.

Aslında bu konu halidiye'de azizan ile istişare edilip planlanmıştı.

1. cild scan edilmek için kendisine yollanmıştı.

Sonra maalesef halidiye.com bitti; o konu da oylece kaldi...

"seyyahin" dostumuz bu zahmetli işi üstlenerek konuyu halletti.

Mektuplarda scan sırasında olması kaçınılmaz yanlış verilmiş harf konusuna tanık oldugunuzda mektup ve yeri ile iletilirse tashih imkanı olur.


Tekraren bu güzel hizmetiniz için emeği geçenlerden Allah razı olsun.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mektubât-ı Rabbanî'deki Mehdi A.S. ile İlgili Yerler
MesajGönderilme zamanı: 19.11.09, 13:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 31.12.08, 09:14
Mesajlar: 764
Alıntı:
Halbuki bu doğuş, Mehdi'nin zuhuru zamanında olacak zuhur değildir.
Zira, onun zuhuru, yüz başlarında olacaktır. Şu anda dahi, yüz başını, yirmisekiz sene geçmiş vaziyettedir.


adnan oktarın iddia etdiği yıldızın mehdinin çıkışına alamet olan yıldız olmadığı aşikar değil mi.? hem bu yıldızı herkes görecek bir delil olarak.!! hem ne deniyor : 28 geçdi. soruyorum şimdi yüzden kaç geçti.? 30 geçti...

hesab neye göre yapılmış imam rabbani r.a tarafından : miladi 'ye göre mi.? hicri ye göre mi..?

Allah'u alem... kalbime gelen o ki : 3-4 sene sorna çok kimselerin yanıldığı ortaya çıkacak... inşallah biz yanılırız da mehdi gelmiş olur...

bu arada efendi hazretlerinden mehdinin çıkışına dair duyulan bir kavil yok...

_________________
Ehl-i Bidat-ı Red ve Tahkir Ediyoruz |


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 20 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye